Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Ve facebook çöker

Cuma, Aralık 17, 2010

Facebook yeni profiliyle galiba büyük bir hata yapıyor.Üstelik şimdilik isteğe bağlı geçişler zamanla kendiliğinden olacak.An itibariyle önce facebook profilim isteğim dışında yenilendi ve çok geçmeden göçtü.Bunu herkese yapmayı mı düşündüler ? Herkese yaptıkları için mi sorun yaşandı bilmiyorum ama 10.sıradan Time'ın yılın adamı seçtiği Zuckerberg'in yine bi işler çevirdiği kesin.
Less is more.. kuralını bildiğinden şüphem yok ama şu son yaptıkların hiç hoş değil adamım.
Elini profilimden çek Zuc.
Şimdi beni yalnız bırak.

Zuckerberg: Şimdi nasıl?
Ben: hala çekmiyo
Zuckerberg:şimdiii?
Ben:çekmiyooo.sağa döndür biraz olacak gibi.
Zuckerberg:şimdi nasıl facebook.
Ben:book gibi.tamam lan in aşşağı
Zuckerberg : Tamam abi kızma.
Ben :İn şu çatıdan sıçtın sitenin içine.

Facebook düzeldiğinde profilim eski haline dönmüştü.Bu da yaşanan problemin tüm kullanıcıların yeni profile geçirilmek istenmesinden kaynaklandığını işaret ediyor.

Tarih düşelim 16.12.2010 :)
Read On 12 Yorum

Çizgi Filmlerin Anavatanları

Pazar, Aralık 12, 2010

Yetişkin insanlar edindiği bilgi birikimi ve aldığı eğitimle birlikte çevreden gelen olumsuz uyarılara karşı daha tedbirli ve dayanıklıdır.Filmde gördüğü bir şeyin yaşayışına ve fikirlerine etkisi bir çocuğa nazaran çok çok azdır.Hepimiz bir dönem çocuktuk ve her çocuk gibi çizgi filmlerle büyüdük.İzlediklerinden etkilenme,gördüklerini öğrenme ve davranış geliştirme açısından çocuklar maksimum hassasiyete sahiptir.Çizgi filmlerin ait olduğu ülkelerin din,kültür ve yaşam biçimlerini yansıttığını düşünürsek hangi çizgi filmin hangi ülkeye ait olduğunu bilmekte fayda var diye düşünüyorum.O yüzden böyle bir yazı yazdım.Öğrenirken eğlenmeniz dileğiyle.



Heidi : Yazmaya başlamadan önce ev hanımlığı yapan İsviçreli bir yazar olan Johanna Spyri'nin kaleminden çıkmış yaklaşık yüzotuz yıllık geçmişe sahip bir kitabın uyarlamasıdır.Yüzyirmibeşinci yılında İsviçre'de bu kadının resminin yer aldığı madeni paralar basılmıştır.Olaylar da İsviçre'nin Alp Dağlarında geçmektedir.Küçüklüğünde bu çizgi filmi izleyipte Heidi'ye gıpta ile bakmayan yok gibidir.Baklavamıza,Hacivat-Karagözümüze ve daha bir çok değerimize sahip çıkan komşu AB üyesi Yunanistan gibi Almanlar da AB üyesi olmayan İsviçre'den Heidi yi sahiplenmeye çalışmaktadır.Yemezler.


Tom ve Jerry :Şu anda tüm hakları, merkezi ABD'nin Kaliformia eyaletinde bulunan Warner Brothers(Warner Kardeşler) bilinen adıyla Warner Bros'a aittir.Fakat ilk Tom &Jerry animasyonu bundan yaklaşık 70 yıl önce Hanna-Barbera ikilisi tarafından yapılmıştır.1961-62 yılları arası Çek asıllı Gene Deitch ile birlikte Amerika'dan uzaklaşan çizgi film çok geçmeden Bugs Bunny, Duffy Duck,Coyote ve Road Runner 'ın da yönetmenliğini yapmış Chuck Jones ile birlikte anavatanına dönmüştür.Aslında çok uzaklaştığını da söyleyemeyiz.Çünkü Çek asıllı dediğimiz Gene Deitch de Amerika doğumludur.Kısacası Tom ve Jerry halis muhlis Amerikan yapımıdır.


Casper : Hepimizin sevdiği ve sevebileceği tek hayalettir kendisi.İnsan dostudur.Tabiatına aykırı hareket ettiği için dışlanmıştır dünyasında.O da sevgiyi dostluğu, insanlarda aramaktadır. Kendini insan gibi görmekte bazen hayalet olduğunu unutmaktadır.Sevimli Hayalet Casper olarak nam salmıştır.Casper izlenirken gerçek duygular gün yüzüne çıkarılmaz,çünkü filmi bizimle izleyen hayaletler Casper'a duyulan hoşgörüden cesaret alıp karşımıza çıkabilirler diye düşünülür.Neyse ya da öyle bişey.Bu animasyonun da tarihi eski.Seksen küsür yıl az değil çünkü.İlk ortaya çıkışı Seymour Reit ve Joe Oriolo ile oluyor.Karakter tasarımını ve hikayeyi 1930larda yapan ikilinin Oriolo'nun İkinci Dünya Savaşı yüzünden ayrılmak zorunda kalması yüzünden çocuk kitabı olarak basılan eserin tüm hakları Amerika'nın en köklü yapım şirketi Paramount Pictures a satılıyor.Burada geliştiriliyor,yeni hikayeler yazılıyor çok ünleniyor.Daha sonra bu ünlü çizgi roman karakterinin tüm hakları Amerikan çizgi roman yayıncısı Harvey Comics tarafından Paramount Pictures'tan satın alınıyor. Harvey Entertainment sayesinde 1930 larda yaratılan bu karakter, çizgi filmleri ile televizyonda görünmeye başlıyor.Yine bir Amerikan yapımı çizgi filmin kabaca hikayesi böyle.


Pokemon : Amerikanın bu kadar etkin olması sizin de canınızı sıkmıştır eminim.Şöyle biraz ara verelim.Ama maalesef tekrar dönmek zorunda kalacağız.Pokemon furyası vardı bir dönemler.Neydi öyle değil mi? Ben pek izlemezdim aslında.Bir kaçının adını bilirdim sadece.Ama resim dersinde Pikachu ve Ash'i öyle güzel çizmiştim ki resim öğretmenim bana bu çizgi filmin çocukların ruhsal yapısını bozabildiğini,çocukları intihara sürüklediğini bu vakaların son dönemlerde arttığını anlatıp benim de kendimi fazla kaptırmamam gerektiğini tembihlemek zorunluluğu hissetmişti.Oyun kartları,sakız çıkartmaları,oyuncakları,video oyunları derken aldı başını gitti bu pokemon denen anime.İzleyenler menşeinin Japonya olduğunu çizimlerden anlayabilir zaten.Bir oyun programcısı olan Satoshi Tajiri'nin küçüklükten gelen böcek toplama fantazisinden yola çıkarak meydana getirdiği bir video oyununu dünyanın en büyük oyun konsolu ve oyun geliştiricisi olan Kyoto merkezli Japon firması Nintendo'ya sunması ile başlıyor bu animenin hikayesi.İlk başlarda Nintendo ilgi duymuyor bu fikre ancak bir süre sonra oyunu geliştiriyorlar ve çok tutuyor.Bir Japon kanalıyla anlaşıp animesini yapıyorlar.Animenin nasıl tuttuğunu da hepimiz biliyoruz.Müziklerini yapmak üzere bir grup bile kurulmuş o dönemde.Adı da Pokerap.Şu anda tüm işleriyle Nintendo ya bağlı bir firma olan The Pokémon Company ilgileniyor.


Ninja Kaplumbağalar : Ve yine döndük yüzümüzü Amerikaya.Napalım hacı yapmış adamlar.Ağlarsa anam ağlar gerisi ninja kaplumbağalar.Teenage Mutant Ninja Turtles müziği ile de gönülleri fethetmiş bir çizgi filmdir.Bol kahramanlı bol kötü adamlı heyacanlı aksiyonlu tam bir Amerikan yapıtıdır. Şu anda Heavy Metal dergisinin editörlüğünü yapmakta olan Kevin Eastman ile Eastman gibi çizgi roman sanatçısı olan Peter Laird'ın birlikte ortaya çıkardığı Kaplumbağaların ilk baskısı siyah beyaz kalitesiz bir kağıt kullanılarak dergi formatında piyasaya çıktı .Sonra yaptıkları bu işten memnun olup Kaplumbağalar için özel çaba harcadılar.Ama profesyonel bir sanat stüdyosuna ihtiyaç vardı.Mirage adını verecekleri bir stüdyo kiraladılar.Ve 80'lerin ilk yarısında Kaplumbağalar bu stüdyodan parlamaktayken tüm dünyanın daha iştahla pizza yemesini sağladı.


Taş Devri : YaabaDabaDuuuu.Taş Devri ile Çocuklar duymasın bir kaç yönden birbirine benzer ama kesinlikle Taş Devri bir markadır.Sevimlidir.Hayal gücü vardır işin içinde ve eğlencelidir.Büyük küçük herkes izlemiştir.Teknolojinin tarihsel gelişimi açısından düşündürücü etkiye sahiptir.Bence mükemmel seslendirmesiyle de övgüleri haketmiştir.Sevilmeye layık görülmüştür.Fred ve Barney ile Vilma ve Betty yabancı olmadığımız dostluklara örnektirler.Çoğu kadın Fred gibi bir kocası olduğunu söyler,çoğu adamın Barney gibi bir dostu vardır ve çoğu kadın Vilma veya Betty gibi bir komşuya sahiptir. Tom ve Jerry gibi bu da Hanna-Barbera patentlidir.Amerika bu işi bilmektedir.


He-Man : Zamanında "Gölgelerin gücü adınaaa" diye bağırdığında biz "neden gölge lan" bile demeden gaza gelir "güüüüç ben de artık" diyerek sadece biraz daha koyu renk vücuda sahip olduğu değişim sürecinde üzerindeki pembe elbiselerin nereye kaybolduğunu dahi sorgulamaz,küçük bir renk değişikliğiyle tanınmaz olduğunu varsaydıktan sonra iskeletora gününü göstermeye giderken zaten ölmüş birine daha ne yapılabileceğini pek düşünmeden bu işi olmuş bilirdik.Filmin sonunda da en karizmatik haliyle öğütler verirdi.Bir de bunun bacısı vardı.She-ra.Allah var güzel hatundu şimdi.Yalan mı yani.Hem tarlanın daşlısı kızın gardaşlısı.Həm cengeylemeye gederken straples geymiş olması belə başlı-başına cəsarət istəyirdi :) azerice nə yaxşı bir dil çox xoşlayıram vallah.Neyse bu çizgi film de tahmin edeceğiniz gibi Amerikan yapımı.Şimdilerde adını sanını duymadığımız yanlış bilmiyorsam piyasadan çekilmiş Filmation adlı bir animasyon şirketi tarafından yapılmıştı.



Red Kit : Gölgesinden hızlı silah çekmesiyle ünlüdür ki "Bunda ne var hacı ?" dedirtir bana.Ne yani gölgen senden hızlı çekse daha mı normal? Ama gölgesini öldürmesi hiç hoş değil tabi.Emektar atı düldülü ve dönek tembel ama akıllı köpeği rin tin tin ile sevgimizi kazanmıştır.Daltonlar ayrı ayrı incelenmelidir.Bunlar azılı banka soyguncularıdır.Aslında kimsenin canını yakmak istemezler.Para pul derdinde de değillerdir ha.Tek zevkleri vardır bunların o da banka soymak.Bazen Red Kit'ten de akıllılardır.Grubun akıl ortalaması en küçük kardeş Joe ile ayakta durmaktadır aslında.Zira en uzunları Avarel çanı baya aşağı çekecek kapasitededir.Joe'yi Red Kit ve Rin tin tin den daha çabuk sinirlendirebilir.Kardeş olduklarına dua etmelidir.Olaylar her ne kadar Vahşi Batı hikayeleri olsa da bu çizgi filmin doğuşu Belçikalı karikatürist Morris ile olmuştur.Onun ölümünden sonra bir Amerika macerası yaşanmıştır ancak çok etkili olduğunu söyleyemeyiz.Zira Morris'in ölümünden sonra Red Kit i yazıp çizen Rene Goscinny, Polonya asıllı Fransa doğumlu,gençliğini Arjantin'de geçirmiş babasının ölümünden sonra iş bulmak için Amerikaya yerleşmiş ordan da orduya yazılmak için Fransa'ya gitmiş orduda yeteneği keşfedildikten sonra Amerika'ya dönüp kendine ait çizgi roman çıkarmış bir karikatüristtir.Eh evet birazık Amerikan tarafı vardır ama Red Kit daha çok Belçika ve Fransa izleri taşır hamurunda.


Neyse aslında 10 tane planlamıştım ama bu seferlik bu kadar yeter.İlerde başkalarını da yazarım böyle.Umarım sıkılmamışsınızdır.
Read On 8 Yorum

Alaycı Kuş | Suzanne Collins

Cumartesi, Kasım 13, 2010

Açlık oyunları serisi son zamanların en sevilen en beğenilen ve en çok satıp en çok konuşulan kitap serisi.Suzanne Collins’in ilk kitap Açlık Oyunları ile oluşturduğu muhteşem atmosfer ve karakterler daha o günlerde bu serinin çok ses getireceğini işaret ediyordu.Olağanüstü kurgusu ile “filmi çekilesi kitaplar” arasına girmesi,sadece kitap iken aldığı ödül ve başarılara yenilerinin ekleneceğini de gösteriyordu.Dünyanın bir çok ülkesinde çok satanlar listesinin zirvesinde kendine yer edinen bu kitap,neredeyse tüm otoriteler tarafından yılın en iyi kitabı olarak gösterildi.Alacakaranlık serisi ile kendisi de büyük başarı yakalamış olan Stephenie Meyer ve usta yazar Stephen King’in büyük övgüyle bahsettiği bu kitaplar nihayet sinemaya uyarlanıyordu.İlk kitabın sonuna gelene kadar ikinci kitabın olduğunu daha bilmiyordum.Bu muhteşem atmosferin sadece bir kitapla sonlandırılmasını istiyor olamazdım,bitmesini hiç istemiyordum ama neden “İlk kitabın sonu” yazısını görünce hayal kırıklığına uğramıştım.Bazı kitaplar kurgusuyla sizi tam olarak içine çekemez ama siz kitap okumaktan zevk alıyorsanız ve o duyguyu yaşamak istiyorsanız kendinizi yazarın oluşturduğu atmosfere monte etmek için elinizden geleni yapar,ayrı bir motivasyon ve hayalgücü ile bunu başarırsınız.O kitaplardan da büyük zevk alırsınız ama yazarı,kitabı,kurguyu olduğundan daha büyük görüyorsunuzdur.Çünkü o kurgu ve atmosfer her ne kadar yazara aitse de sizden de çok şey taşıyordur.Öyle bir kitapta “İlk kitabın sonu” yazısını görmek zihinsel bir rahatlama sağlar,dinlenme imkanı sunduğu için hayalkırıklığından söz edemezsiniz.Ama Açlık oyunlarında durum böyle değil.Hayalgücünüzü yazarın eksiklerini tamamlamak için değil onun neredeyse kusursuz atmosferini tasavvur etmek için kullanırsınız.İki tür kitapta da aynı şey olmuyor mu? İkisinde de zihinsel bir yorgunluk söz konusu değil mi? Dediğim gibi aynı değil.Birinci tür ile ikincisi arasındaki farkı şöyle açıklayayım.İlkinde arada bir tekleyen ve boğulan bir araba var.Zaman zaman inip iteklemeniz gerekiyor.Ama ikincisinde işiniz sadece direksiyona hakim olmak.İnip iteklemek sizin işiniz değil.Dolayısıyla daha az yoruluyorsunuz.Hem herkesin kitap okumaktan zevk aldığını da söyleyemeyiz,yani durduğu yerde inip başka bir arabaya binebilir bu kişiler.Açlık oyunlarını okurken okumaktan zevk aldığınızı,hatta kitap okuduğunuzu unuttuğunuz için çok beğenseniz de kitabın sonunda başka bir kitabın daha olduğunu görmek sizi mutlu etmeyebilir dahası hayal kırıklığına uğratabilir.En kötüsü de ikinci kitap Ateşi Yakalamak’tan sonra serinin son kitabı Alaycı Kuş için aylarca beklemek zorunda kalmaktı.Ama ticari açıdan iyi bir taktikti.Çünkü ilk iki kitabın dilden dile dolaşan övgüleri ,bunları okuyup son kitabı bekleyenlerin sayısının her geçen gün kat kat artmasına sebep oluyordu.Tabi bu kadar beklemek beklentileri de arttıdı.Güzel bir kurgunun en zor kısmı finali olmalı sanırım.Çünkü beklenti yüksek ve tam da bu kısımda herkesi tatmin etmek gerekiyor.Açıkcası Alaycı Kuş’u okumaya başladığım andan itibaren ilk 150 sayfada bu kaygıyı üzerimden atamadım.Beklenen son olamayacak mı yoksa diye endişelendim.Nedense artık bu serinin iyi noktalanmasını yazar kadar okurlar da istiyor.Bu da okurların kitapları bağrına bastığını gösteriyor.Atamadım çünkü Alaycı Kuş bir müddet ilk iki kitabın sorgulamasıydı,neden nasıl niçin kim? Soruları hakimdi.Yeni şeyler olmuyor değildi ama eskisi kadar da yoğun değildi yenilikler.Kötü müydü tabiki hayır.Ama ilerisi için kaygı vericiydi.Sonra durum değişti.O bilindik aksiyon ve macera tekrar hakim oldu satırlara.Şaşırtıcı,hızlı,duygusal senaryo gittikçe dozunu arttırdı.Sonuç olarak böyle güzel bir serinin finali ancak böyle olabilirdi diye düşünüyorum. Başarılıydı.Tatmin oldum.İlk kitap Açlık Oyunları,ikincisi Ateşi Yakalamak ve son kitap Alaycı Kuş.Katniss Everdeen,Peeta Mallark,Gale Hawthorne,Primrose Prim Everdeen,Haymitch Abernathy,Cinna,Snow,Coin...Daha bir sürü müthiş karakter.Seriyi şöyle özetleyebilirim.İlk kitabı hala okumadıysanız okuyun.Okuduğunuzu varsayarak söylüyorum şimdi.Diğer kitaplar da en az birincisi kadar güzel.Film için sahneler yazılmış adeta.Daha görsel olacağı kesin.İçerikten bahsetmek istemiyorum.Film hakkında ayrıntılı bilgiler verilmedi henüz ama yakında çıkacaktır.Umarım güzel bir iş çıkarırlar.Ama benim tavsiyem film piyasaya çıkmadan seriyi okumanız.Keyifli anlar diliyorum.

Okuyanlar için geliyor bu yorum :)

-Bu kitaplar gerçek mi değil mi?
-Gerçek !
Read On 10 Yorum

Roma Zver

Çarşamba, Kasım 10, 2010



Roma Zver için en uygun cümle "Bilmiyorum ama görsem kesin tanırım" olabilir heralde.Çoğumuzun tek bir şarkısını dahi dinlemediği bu Rus sanatçıyı nerden mi tanıyoruz? Cem Karaca'nın Tamirci Çırağı ile Erkin Koray'ın Sevince adlı efsane şarkılarına cuk oturan,sadece cuk oturmakla kalmayıp insanın içinin kıpır kıpır etmesini sağlayan klipleriyle elbette.Hatta ülkemizdeki yaygın ismi "Rus Çocuk" tur.Belki bu yazımdan sonra bu lakabı "Genç Semih" ile aynı kaderi paylaşmaktan kurtulabilir.Ama çokta ümitli değilim.Ben de o dalganın önünde duramam.Herkes ona "Rus Çocuk" demeye devam edecektir.Neyse kim ne derse desin bildiğimiz birşey var ki biz bu adamı sevdik.Hani sempatik bir yüzü var belki ondan.Belki de cuk oturmuş dediğimiz o kliplerde kanımız ısındı.Türk filmlerini aratmayan senaryolarıyla nasıl kazanmasın ki kalbimizi.



Orjinali için tıklayın.

Fakir bir tamirci çırağının zengin ve güzel kıza aşık olması,bir müşterisinin arabası ile kıza kendini zengin biriymiş gibi göstermesi.Sonra bir kaç unutulmaz günden sonra arabanın müşteriye teslim edileceği gerçeğinin kalpleri sızlatması.Teslim almaya gelen müşterinin "kız" çıkmasının şoku.Beklenmedik bir sempati ve romantizmle kahkahalara boğulmalarının yüreklere su serpmesi.Klibin sona ermesi ile dünyada tek bir gerçek var o da "Aşk" çıkarımını yapanların populasyonundaki ciddi artış vs.Hepsi bu şarkıyı,klibi,kızı ve erkeği zihinlere kazımak için bomba gibi sebepler.



Hal böyle olunca insan "Kim bu adam?" sorusunu sormaktan alamıyor kendini."Bu bir film mi? Film ise adı ne?" soruları da cabası.Ama cevap olarak sadece "Rus Çocuk" çıkması benim gibiler için oldukça yetersiz.Ben de ben ve benim gibiler için bu rus çocuğu azıcık araştırdım.DDikkat bu yazı rus çocuk verisinden daha fazla bilgi içermektedir.Ona göre okuyunuz.

Gerçek adı Roman Bilyk.Fakat lakabı olan Roma Zver gerçek isminden daha fazla ün salmış durumda.Kendi kurduğu müzik grubunun adı da "Zveri".Orta da henüz grup felan yokken,yani grubun kuruluş tarihi olan 2001 den önce Roma Zver doğduğu şehir olan Taganrog'dan Moskova'ya para kazanmak için geliyor.Taganrog'un Giresun'un kardeş şehri olduğu bilgisini verdikten sonra anlatmaya devam ediyorum.Neyse Efendim bu delikanlı cebinde kendini bi kaç gün idare edecek kadar parayla gittiği Moskova'da iki üç hafta kalmak durumunda kalıyor.Ancak aç açıkta kalmamak için para bulması gerekiyor.Bir şantiyede işe başlıyor.İki üç hafta idare ediyor.Sonra gerekli bağlantıları kuruyor ve aynı yıl grubu oluşturuyor.2003'te ilk albümleri olan Golod(Açlık) u çıkarıyorlar.Bir yıl sonra çıkardıkları albüm Rayony-Kvartaly daha büyük ses getiriyor.Toplamda beş albüm çıkaran grubun kurucusu ve lideri Roman Zver, Moskova'ya gelmeden önce yaşadığı Taganrog şehrindeki hayatını kaleme aldığı Yağmur-Silah adlı bir kitap yazmış.Grup kurulduğu günden beri Rusya'da bir çok ödül almış.Özellikle şarkılarına çektikleri klipler çok beğenilmiş.Hatta kliplerinin ünü ülke sınırlarını aşmış.Alkol uyuşturucu gibi maddelerin kullanımını önlemeye yönelik etkin çalışmalara girdiğini de öğrendim.



Olur ya yukardaki klibin orjinalini izlemek istersiniz.Tıklayın.

Facebook gruplarına burdan katılabilir, şurdan kliplerini indirebilirsiniz.

Yukarda eklediğim klipleri gerçekten hoş ama bir de kendi ağzından eğlenceli bir şarkı dinleyelim.Ben bunu beğendim evet. :)

Read On 3 Yorum

What's On My Mind

Salı, Kasım 09, 2010


  • Cümlelerim düşündüklerimin kadavrası.Korkunu yenmek için dokun onlara.
  • Önce elektrikle olan bağlantısını kestim suya düşen hayallerimin.Ne yapmalıyım şimdi?
  • Yarın gazeteler 39 kupona bir kasa domates veriyoruz diye haber yaparsa hiç şaşmam.Böyle olursa da çok sevinmeyin reklamlarda gösterildiği kadar büyük olmayacaktır kasalar.
  • ‎"Öğrenci kimliği göstermek mecburidir" uyarısı bulunan toplu taşıma araçlarında öğrenci olup da kimlik göstermeden "Bir öğrenci alır mısın?" diyenleri anlamaya çalışıyorsanız eğer,muavinin "Kimliği görebilir miyim?" diye sormasından sonra "Bu yaptığından utanmalısın" dercesine kimliği çocuğun gözüne sokmalarını da hesaba katmalısınız.
  • Yorgunum demeden argınım denilebilir mi? Var mı böyle bişey?."Bugün çok argınım" gibi.Ya da "Bunu iç argınlığa iyi gelir" gibi.
  • İç sesin daha mı çocuksu,kelimeleri daha mı titrek.Onu ağlatma.Sen bebekken o sana yol gösterirdi.Dokunma cızz derdi.Koşma düşersin.Sonra sen O oldun.Çocuk.Senin sesindi artık.Sen O olmuştun,O sen.Vicdanının sesi bedeninin dilini kullanıyordu.Sonra sen büyüdün.O aynı kaldı.Seni hep özledi.Sen bebekken uf olur yapma diyen o çocuk.Şimdi sana yalvarıyor acı ona diye.Ama dinlemeyeceksin artık.Dikkat et o ses hep titrek
  • Yazdıklarımı 140 karaktere düşürebilmek için kurban seçtiğim şu kelime...Ne kadar da benziyor senin ismine.
  • Dünyada bu olayın üzerinden 160 gün geçmiş olabilir.Ama unutmayın ki bu 3840 ışık saati uzaklıkta Fenerin şampiyonluğunu kutlayan uzaylılar olabileceği gerçeğini saklayamaz. Bkz (160x24=3840)
  • Sony, Walkman üretimini durdurduğunu açıklamış.Teknoloji böyle nankör işte.Onun için Hande Yener'in kendine dikkat etmesi lazım.Elektrik elektronik işlerine girmesi yanlış bir tercih.
  • Çay kutusundaki yemek kaşığına "Sir" ünvanı verilsin.
  • Beyniyle kontrol ettiği robot kollarıyla otomobil kullanan ilk kişi olarak bilinen 22 yaşındaki Christian Kandlbauer dün geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş.Beyni ile kollarını kontrol edebilmesi güzel ama beynini kontrol edemeyenlerin yollarda cirit attığını hesaba katamaması kötü.
  • Otobüsü kaçırmamak için koşturup kulaklığı evde unuttuğum zamanlar otobüse son anda binmeyi istiyorum.Kalkmasını on dakika beklemeyi değil.
  • Beyin ölümü gerçekleşen kalpler bir tarafta,kalp ölümü gerçekleşen beyinler bir tarafta.Ne yapsam bilemedim.
  • Zamanı saklayabilseydik keşke.Son nefesinde yetişip sevdiğimizin."Dur bekle" diyebilseydik."Benim zor günler için sakladığım biraz zamanım var.Gel onu yaşayalım beraber" diyebilseydik.Boşaltsaydık cebimizdeki tüm zamanları avucuna.
  • Berber çırakları mobese ile öğrensinler bundan sonra ,traş olurken sağdan soldan yanaşıp bir işe yarayacakmış gibi bakmaları ismini koyamadığım bir boşlukta hissettiriyor insanı.Sanki o öğrensin diye ben kestiriyormuşum gibi.Dikkat edin.Lütfen.
  • Masalların içine insanlar girdiğinden beri dünya görüşüm değişti.Nesi vardı sanki La Fontaine'in.İnsan gibi konuşan hayvanların olduğu masallar istiyorum ben hayvan gibi yaşayan insanların olduğu gerçek dünyayı değil.
  • En güzel arayış bulmakla biten arayıştır.En güzel buluş ne araması gerektiğini bulmaktır
  • Bugün belediye otobüslerinin kapasitelerinin iki katına yakın yolcu alarak adeta overclock yapılmasını görüpte,Bu topraklarda Truva atına bir orduyu doldurabilen insanların yaşadığına şaşıranlara acıyorum.
  • Her şeyin bir mevsimi var.Mentollü şampuanın bile.
  • Gökyüzü pembe olsa yarından itibaren,en fazla 3 gün sonra alışmış olur,normal yaşama devam ederiz.Daha neyin kavgasını yapıyoruz.
  • Suskunlukla sessizliği birbirine karıştırma.Sessizlik elimde değil.Duymadığın sadece suskunluğum.
Read On 5 Yorum

Kar Kurdu | Glenn Meade

Perşembe, Kasım 04, 2010

Şimdiye kadar okumuş olduğun kitaplar arasında bir sıralama yap deseniz zorlanırdım.İlk 5 kitabı sorsanız.Seni en çok etkileyen,hayran bırakan 5 kitap mesela.Öncelikle bir uyanıklık yapıp 3 kitaplık muhteşem bir seriyi bir tane sayıp "Açlık Oyunları" derdim,sonra Grange'dan Siyah Kan,Dan Brown'dan Kayıp Sembol,Keith Ablow'dan Psikopat derdim sonra da George D.Shuman'ın Son 18 Saniye'si ve Son Nefes'i,Adam Fawer'ın Empati'si,Stieg Larsson'un Ejderha Dövmeli Kız'ı,Tana French'in Şey'i gelirdi aklıma ve bunlarında da ilk 5 i hakettiğini düşünüp yeniden bir sıralama yapmaya kalkardım.İlk beş bile bu kadar karmaşıkken en beğendiğim kitabı sormanızdan korkardım.Taa ki Glenn Meade'in Kar Kurdu'nu bitirene kadar bu durum böyleydi.Artık kesin bir cevabım var ve içim rahat.En hayran olduğun kitap? İki kelime.Kar Kurdu.Şimdiye kadar okumadığım için kendimi kutluyorum.Cidden ama.Çünkü bu kitabı bundan 8 yıl önce elime geçtiğinde okusaydım yukarıda bir türlü sıralamasını yapamadığım kitaplardan, Stephen King'in Oyun'undan,Hayvan Mezarlığı'ndan,Dan Brown'un Da Vinci Şifresi'nden,Dijital Kalesinden,Grange'ın Kızıl Nehirler'inden,Leyleklerin Uçuşu'ndan,Jeff Abbott'un Mahzen'inden belki okuduğum zamanlarda aldığım hazzı alamayabilirdim.Tüm hepsini bir köşeye atmış değilim ama bu kitap kesinlikle "kalite" diyorum.Çıtayı bu seviyede tutabilmem oldukça zor.Bitmesin istediğim ender kitaplardan biri.Diğer kitaplarını henüz okumamış olduğum için de ayrıca şanslı hissediyorum kendimi.Ne güzel bir sürü keyifli kitap beni bekliyor artık.Glenn Meade bu kitabıyla yıllar önce bu türde yazanlara meydan okumuş ve benim okuduklarım arasında bu meydan okumaya cevap verebildiğini düşündüğüm kimse yok.


Anlatmaya kalksam kendimi tutamayıp sonuna kadar anlatırım.Ve bir metrelik bir yazı çıkar ortaya.Dün henüz son yüz sayfasındayken ev arkadaşıma anlatmaya başladım,mükemel bir özeti film anlatır gibi 40 dakika anlatmışım ve arkadaşım pür dikkat heyecanla beni dinledi.En can alıcı kısmında kaldığımı öğrenince de hayal kırıklığına uğradı.Keşke filmi çekilse dedi.Şimdi 40 dakikada söylediklerimi burada yazmamın uzunluğunu bir tarafa koyalım.İçerik hakkında spoiler vermemin size ne kadar büyük bir haksızlık olacağını düşünüyorum ben.Hiçbir fikriniz olmadan okuyun daha iyi.O heyecanı tadın,o kurguya hayran olun.Kitabın kalınolması başta gözünüzü korkutabilir ama başlayınca keşke 660 değil 960 olsaydı diyeceksiniz.Nefesinizi tutarak okuyacağınız,etkisinden uzun süre kurtulamayacağınız,atmosferinden çıkmak istemeyeceğiniz,gerçekçi ve sağlam karakterlerinden ayrılmak istemeyeceğiniz sürükleyici bir casusluk romanı Kar Kurdu.


Ama bu kadar beğenip okumanızı tavsiye ettiğim kitabın neden bahsettiğini az buçuk bilmek hakkınız.Kendimi tutabildiğim kadar özetle anlatayım.

Soğuk savaş dönemi.1953.Çiçeği burnunda Amerika Başkanı Eishenhower, Stalin'in akli dengesinin bozulduğu yönünde istihbari bilgiler alır.Rapora göre Stalin, hidrojen bombasını geliştirip Amerika'yı vurmak konusunda çılgınca bir tutkunun esiri olmuştur.Diğer yandan Hitler'in izinden giderek Yahudi soykırımını kaldığı yerden devam ettirmek istemiş ve bunun için kamplar kurdurmaya başlamıştır.Bu çılgınlığın dünyanın başını fazlasıyla derde sokacağı ve tekrar milyonlarca insanın yok olacağı bir kaosa sürüklediği kesindir.Stalin'in durdurulması gerekmektedir.Onu durdurmanın tek yolu ise onu öldürmektir.Ocak ayında koltuğu devralacak olan seçilmiş Başkan Eishenhower ile CIA arasında yapılan görüşmede operasyon kararı çıkar.Bu çok gizli operasyonun adı "Kar Kurdu Operasyonudur"


Slanski Rus asıllı oldukça yetenekli bir CIA tetikçisidir.Çok zor görevleri ustalıkla yerine getirmiştir ve operasyonu yönetmekle görevlendirilen Massey'in güvendiği tek kişidir.Diğer yandan işkence gördüğü Rus kampından kaçmayı başarıp iki Rus askerini de öldürerek Finlandiya sınırını geçen Rus Anna Horev'e Finlandiya'nın Ruslara teslim etmemesi için Amerikan vatandaşlığı teklifi gelmiştir ve hayatı kurtulmuştur.Ancak küçük kızı hala Rusların elindedir ve Anna ondan ümidini kesmek zorunda kalmıştır.Massey, kusursuz Rusçasıyla Slanski'nin karısı rolünle Rusyaya sokabileceğini düşündüğü tek kadın ise iki Rus askerini etkisiz hale getirip zor şartlar altında sınıra kadar ilerleyebilen güçlü ve cesur bir kadın olarak gördüğü Anna Horev'dir.Ama Anna Horev bu teklifi kabul edecek midir? Ellerinden zor kurtulduğu KGB subaylarının arasına dalmayı kabul ettirecek tek bir etken vardır o da "Kızı Saşa'nın Rusların elinden kurtarılacağı vaadi". Anna ve Slanski Rus topraklarına girmeden önce sıkı eğitimden geçtiği sıralarda KGB ajanları Kar Kurdu Operasyonunu öğrenmiştir.Alarma geçilmiş ve gelecek misafirlere cehenneme hoş geldiniz demek için sınırlarda özel kontrol noktaları oluşturulmuştur.CIA'in, Operasyonun yapılacağının Kremlin'e sızdırıldığını öğrenmesi uzun sürmemiştir ancak her şey için artık çok geçtir.Anna ve Slanski kendilerini bekleyen Ruslardan ve onların eline sağ geçmeleri halinde tüm kanıtlarıyla savaş sebebi olacak ikiliyi öldürmek isteyen CIA ajanlarından habersiz Rus topraklarına giriş yapmışlardır bile.Her iki yönden gelen tehlikenin içinde Slanski aslında baştan beri Stalin'le kendi hesabını görmek istemektedir.Zorluklarını göze aldıkları operasyon,artık imkansız hale gelmiştir.Hazır olmadıkları zorluklar Slanski'yi durdurabilecek midir? Okuyun.


Glenn Meade'den bir kaç bilgi paylaşayım :Eski gazeteci ve uluslararası üne sahip yazar Glenn Meade, 1957 yılında İrlanda’nın başkenti Dublin’in Finglas kasabasında doğdu. "Irish Times" ve "Irish Independent" gazetelerinde yazdı. İlk romanı "Kar Kurdu"yla şöhreti yakalayan Glenn Meade’in romanları, yirmiden fazla dile çevrildi. Yazarlığının yanı sıra eğitim pilotu olarak da çalışan Meade, 1980’lerin ortalarından, ilk romanını yazana kadar (1994) Dublin’deki Strand Tiyatrosu’nda kendi yazdığı bir dizi oyunun yönetmenliğini de yaptı. Uzun yıllar pilot eğitmeni olarak çalışan Glenn Meade, artık sadece yazarlık yapıyor.

Eleştirmenler, Glenn Meade’in romanlarını, olay ve kurgu bakımından, Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy’nin heyecanlı bir karışımı olarak niteliyor. Uluslararası başarı kazanan romanları, olayların geçtiği Rusya, Mısır, Avrupa ve ABD’de kılı kırk yaran araştırma ve incelemelerin ürünüdür.
Read On 5 Yorum

Film Sepeti 13 (Güney Kore)

Pazar, Ekim 31, 2010


Şimdiye kadar edindiğim tecrübeye dayanarak Kore filmleri hakkında bir tespit yaptım.Bu filmleri sevenler var,sevmeyenler var, hayranları var,Kore,Türk,Hollywood farketmez film seven bir kesim var,pek film izlemeyen,sevmeyen,sıkılanlar var.Ya da illa aksiyon vurdu kırdı olmalı,olmadı bol komedi olmalı diyerek kendini sınırlamış insanlar var.Kore filmleri işin içine girince durum değişiyor.Bana göre bu filmler üçe ayrılır.Neden üçe ayrılır çünkü bu filmler iyi kötü izlenir izlenmez diye sıfat ve tavsiyelerin tek başlarına yetersiz geleceği filmler.Apayrı bir kültür.Herkes izleyemez.Herkes sevemez.İzleyenleri herkes anlayamaz.Neyse şimdi açıklayayım bu filmlerin ayrıldığı o üç kategoriyi.Birincisi Kore seveerlerin,Kore filmlerinin özelliklerine vakıf,artısını eksiğini bilip kabul etmiş,abartıp fanatik bir kore film izleyicisi oluvermiş kesimin mutlaka izlemesi gereken filmler.İkincisi kore filmleri veya başka filmleri önyargısız izleyebilen,tarafsız,olaya sanatsal açıdan bakabilen,merak eden kesimin izlemesinin problem çıkarmayacağı filmler.Bunları birinci grup da izlemelidir elbette.Ama birinci grubun izleyebildiği her kore filmini 2. gruba izletmeye kalkmamalıdır.Çünkü 2. grup 1. gruba kaymakla birazdan açıklayacağım 3. gruba kaymak arasında bir yerdedir.Üst üste gelmiş bir kaç sindirimi zor kore filmi ile önyargının zorla da olsa oluşması işten bile değildir.3 kesim ise Kore filmleri ile yeni tanışmış,aksiyon sever,çabuk sıkılan,az buçuk önyargılı durumda olan,vizyon filmleri meraklısı,vurdu kırdı kovalama yarış temalı filmlerin ayakta tuttuğu bir film sevgisine sahip elemanların izlemesine müsade edilebilecek kore filmleridir.Bunlar kore filmi izlemesin mi tabiki izlesinler.Ama son derece hassas davranılmalıdır onlara.Özel olarak seçilmelidir onların filmleri.Yavaş yavaş yelpazeleri genişletilmelidir yoksa sevmediği film türleri sevdiklerinden fazla olan bu arkadaşların kore filmleri sayfasına mührü kendi ellerinizle vurmuş olursunuz.Madem kategorileri tanıdık birazdan bahsedceğim üç filmden kendinize en uygun olanları kendiniz seçin artık. Şimdiden iyi seyirler.


A Lovers Concerto – Humming



2008 yapımı Romantik bir film A Lovers Concerto.İzledikten sonra bir süre kendinizi derin düşüncelere dalmış bulacaksınız.Özellikle sahip olupta değerini bilmedikleriniz hakkında.İnsanlar sevdiklerinin günün birinde bir daha asla göremeyeceklerini hiç düşünmedikleri için asla hayattayken gerçek değerlerini anlayamıyorlar.Bu film gerçek yaşamla çok ilişkili güzel bir film ve net bir mesaja sahip.En sevdiğiniz insanı bir daha asla göremeyeceğinizi söyleseler son kez ona ne söylemek isterdiniz."Seni Seviyorum" mu? Sevgiliniz varsa onunla oturup izleyin derim.Hangi gruba giriyor bu film diye sorarsanız bence 1. ve 2.grup.



Feathers in the Wind – Git






Bunu iyi sayılabilecek derecede bir kore filmi izleyicisi olarak söylüyorum.İzlemenizi tavsiye etmiyorum.Ağır ilerleyen,oldukça sıkıcı,senaryosu sıradan bir film.Zaman kaybından başka bişey değil.İzlediğim zamanı hatırladıkça sinirlenirim hatta.Fazla da bişey söylemek istemiyorum.Sizi düşünerek fikrimi belirttim.İzlemeyin.

Bodyguards and Assassins- Suikastçiler Fedailere Karşı




Film diye ben buna derim işte.Bir Güney Kore filmi değil,Çin filmi.Her özelliğiyle tam bir başyapıt."Made in China" damgası sizi yanıltmasın gerçekten kaliteli bir ürün.Karakterler çok orjinal,konu zaten gerçek olaylardan uyarlanmış,baştan sona sıkılmadan izleyeceğiniz bir film.Hani bu bir Türk filmi olsaydı izlemeyeni döverlerdi öyle söyleyeyim.Çin de bunu izlemeyene ne yapıyorlar bilmiyorum artık.Kanlı bir yol olan demokrasi mücadelesini ele alan filmde halkını sefil bir hayata mahkum edip onları doğuştan köle olarak gören Mançu Qing Hanedanına karşı Çin'in dört bir yanından demokrasi fısıltıları yükselirken bu devrim harekatını başlatacak tek kişi olan Dr Sun'un Hong Kong da ki gizli toplantısını yapmasını engellemek ve kıvılcımı önlemek için hanedanın görevlendirdiği çok güçlü ve tehlikeli suikastçilerle Dr Sun'un Misyonunu tamamlaması için canlarını vermeye hazır olan fedailer arasındaki kıyasıya mücadele anlatılıyor.Çekimleri süper,ortam çok farklı,ayrıntılar çok anlamlı,kısacası değişik bir film.İzlemenizi tavsiye ediyorum.
Read On 9 Yorum

Hakemlik Vesaire

Cuma, Ekim 22, 2010

Merhabalar olsun Efeniiimm.Nasılsınız.İyisiniz iyisiniz Maşallah yahu işte orta yaşlı insan daha ne olacak.Hemen konuya giriyorum...Hatırladınız mı bu sözleri bi yerden? Tanıdık geliyordur eminim.Ama tam çıkaramadınız.Benim dilime pelesenk olmuştur bu cümleler o yüzden unutmadım.Yılmaz Erdoğan'ın Telsim reklamlarından birinde Adnan Bey adında çok konuşan bir adamı canlandırması desem belki hatırlarsınız.

Neyse konu o değil.Girişi öyle yapmış olayım dedim sadece.Ama nasılsınız diye sorarken ciddiydim.Yorumlarda ne var ne yok anlatabilirsiniz yani.Ben mi? Ben iyiyim yahu nolsun işte okul,dersler,staj,kpssye hazırlık felan diyebilirdim ama ben size karşı samimi olmazsam siz de bana karşı samimi cevaplar vermezsiniz.İyiyiz be Fatih der geçiştirirsiniz ki ben hiç sevmem bu tavırları.Söylemem ama kırılırım alınırım.Hele de canımı sıkan bişeyler var ama boşver derseniz moralim çok fena olur.Kendimi toparlayamam.Velhasılı kelam samimi bi şekilde nasıl olduğumu söleyeyim de olsun bitsin.Kötüyüm.Hasta gibi.Yorgun.Bitkin.Hatta yürüyecek hale ancak bugün gelebildim.Üç dört gündür ağrı kesicilerle ayaktayım.Merdivenlerden çıkmak bile büyük işkence.Yürürken terliyorum.Sebebine gelince "Hakemlik antrenmanları" arkadaşlar.Geçen yıl başlamıştım bu yıl da devam ediyorum.Ama yönetim değişti.Çalıştırıcılar değişti.Kondisyon yüklemek üzerine programlar yapıyolar sanırım.Çünkü son iki haftadır görünen o.Çok sıkı bir program.Önceki hafta neyse koşu ağırlıklıydı bir saat içinde yaklaşık 8 km koştuk.O zaman da çok yorulmuştum.Sonra bu salı dozu biraz daha arttırdılar ben bittim.Adelelerim yanıyo,kollarımı kaldıramıyorum,beden eğitimi okuyanlar var,hatta askerliğini yapmış beden eğitimi öğretmenleri var.Onlar bile biz böyle bir idman görmedik diyolar.Neyse sonuçta yapıcaz bunu.Bir bildikleri vardır elbet.Bir kaç haftaya maç verirler sanırım.Daha fazla sevmeye başladım ve iyi ki böyle bir işe giriştim diyorum kendi kendime.Dün Merkez Hakem Kurulu 2.Başkanı Yücel Okçuoğlu geldi ve bir toplantı yaptı hakemlerle.Çok güzel bilgiler verdi,kendi tecrübelerini anlattı,Türkiye'de hakemliğin geçmişinden bahsetti sonra da Türkiye'de Dünya'da ve Avrupa'da hakemliğin bugün ne durumda olduğunu anlattı.Tavsiyeler öğütler verdi.
Tüm bu bilgiler sonrasında daha saygın bir duruma geldi hakemlik gözümde.Ayrıca hakemlik yaptığımız sürede kazanacağımız adalet dağıtma becerisinin tüm hayatımızı her alanda etkileyeceğini ve düzene sokacağını söylemesi beni en mutlu eden şey oldu.Kendimi geliştirmek,devam etmek ve gidebileceğim yere kadar gitmek istiyorum.Neden olmasın.Hem süper ligde de maç yönetmiş akrabam ve hala süper ligde hakemlik yapan tanıdıklarım var.Zafer Demir gibi.Ama aklımda bir yerlere gelebilmek için bir yerlerden yardım almak yok.Yapabilirsem kendi başıma.Olmazsa da ne yapalım.Tek destek tavsiyeleri ve tecrübeleri olabilir.Zaten Mhk Başkanvekili dünkü konuşmasında buna da değindi.Ahmet Çakar döneminde kendisinin olmadığı hakem listesine Çakar'ın hastalanması sebebiyle dahil edilmek istenince kabul etmemiş bunu ve başkası alınmış.Daha sonra kendi çalışması ve azmiyle oraya girmeye hak kazanmış.Başarısını bir başkasına borçlanarak kazanmamış yani.Sonra makam mevkiye de çok önem vermemiş.Fifa için yaşı geçince daha fazla yükselemeyeceği için genç yaşta aktif hakemliği bırakıp arkadan gelenlere yol açmış.

Kısacası dünkü toplantı çok faydalı oldu.Daha bir çok şey paylaştı ama her yerde söylenmesi uygun olmayan şeylerdi bunlar.Bize olan güvenine karşılık onları sadece bizlerin iyiliği için yapılmış samimi bir konuşma olarak kabul ediyorum.

İstediklerimiz,hedeflerimiz,hayallerimiz,alışkanlıklarımız,zaaflarımız,imkansızlıklarımız var.Her insanın vardır.Bittiği bir an.Ümitlerin tükendiği.Yere çakılışı yaşadığı dönemler.Hayatın dönüm noktaları onlar işte.Nasıl ki tohum ancak toprağın altına atılınca filizlenip koca bir ağaç oluveriyor insan da bazen düşebilir,çakılabilir,batabilir.Vazgeçmekse en iyi,en güçlü olduğumuz dönemlerde bile gerçekten bittiğimizin göstergesidir.Bununla alakalı Ahmet Şerif İzgören'in kitabından alıntıyla güzel bir hikaye paylaşıp defolup gidiyorum.Siz bu hikayeyi daha doğrusu gerçek bir olayı bir gerçeği okurken ben çoook uzaklarda olacağım.Tamam tamam sakin olun buralardayım.Kendinize iyi bakın görüşürüz.


Kartallar kuyrukları ve kanatları geniş, bacakları tüylü iri yırtıcılardır. 2-3 yılda erginliğe ulaşırlar. Uçuşta sıkça dönerek yükselirler. Belirgin parmakları( el teleklerinin uçları) yukarı kıvrılır. Ormanlar ve dağlarda yaşarlar. Kaya girintilerinde ve ağaçlarda yuva yaparlar. Tek eşlidirler. Hayatları boyunca eş değiştirmedikleri gibi her yıl aynı yuvayı kullanırlar. Yuvaları genellikle kolay ulaşılamayacak yerlerdedir.yuvayı bıraktıkları bir yada birkaç yumurtanın kuluçka dönemi 6-8 hafta sürer.yavruları yavaş gelişir. Ve ancak 3-4 yaşına giren kartalların erişkinlere has tüyleri çıkar. Önemli özellikleri çok uzak bir şeyi yakın görürler.

Kartal kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır.Ancak bu yaşa ulaşmak için 40 yaşındayken ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır.
Kartalın yaşı 40’a ulaştığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir,bu nedenle beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.Gagası uzar göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ağırlaşır.Tüyleri kartlaşır., kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır.Dolayısıyla kartal burada 2 seçimden birini yapmak zorundadır. Ya ölümü seçecektir yada yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğslüyecektir. Süreç 150 gün sürer Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar.orada kaya duvarda artık uçmasına gerek olmayan yerde yuvasında kalır.bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. gagası çıktıktan sonra bu yeni gagayla pençelerini yerinden söküp çıkarır.Yeni pençeleri çıkınca kartal bu defa eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kendisine 20 yıl veye daha uzun süreli bir hayat kapısı açan değişimin ilk uçuşunu yapmaya hazır hale gelir.

Hayatımızda sık sık yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan ,geleneklerimizden,hatıralarımızdan kurtulmak zorundayız.Ancak geçmişin gereksiz olaylarından kurtulduğumuzda yeniden doğuşumuzun getireceği fevkalade sonuçlarından tam olarak faydalanabiliriz. Pes etmek yok, sana yepyeni bir hayatın kapısını açacak değişimi yaşa ve ilk uçuşunu gerçekleştir.


Read On 5 Yorum

Küçük Ayrıntılar

Salı, Ekim 19, 2010

‎"Dedesi birbirinden bağımsız nasihatleri birer birer sıralarken,o babasının içtiği sigaranın jelatinini çıkarmış,kağıt olan kısmını tükürükleyip saf jelatin elde etmişti.Dedesi "oğul senden üstün arkadaşlar edin ki.." derken O, saf jelatini daha da sıkıştırıp kalıba sokmuş,bu yaptığı ile ürettiği madenin milli servete neler kazandırdığını düşünüp kendini kahraman ilan etmişti."
Olmayan Kitabımdan Alıntı


‎"Öğrenci kimliği göstermek mecburidir" uyarısı bulunan toplu taşıma araçlarında öğrenci olup da kimlik göstermeden "Bir öğrenci alır mısın?" diyenleri anlamaya çalışıyorsanız eğer,muavinin "Kimliği görebilir miyim?" diye sormasından sonra "Bu yaptığından utanmalısın" dercesine kimliği çocuğun gözüne sokmalarını da hesaba katmalısınız.


Burç yorumlarında eşinden sevgilinden "partner" diye bahsetmesi sinir bozucu.Danscımıyız lan biz.Hayır danscılara bi lafım yok ama.Danscımıyız lan biz yani.Meraba danscı kardeş.Diyorum ki şimdi biz Dansc.. evet otur önce bi otur şurya anlatcam ben mevzuyu.Hı hı evet.Otur abi sen.Bi sakin ol.


Ftgrf Kynk
Read On 11 Yorum

Naber Dünya 4

Cumartesi, Ekim 16, 2010




Obama'nın abisi kendisinden 33 yaş küçük olan 19 yaşındaki Şeila Anyango ile evlenerek Hattrick yapmış.Hali hazırda iki eşi bulunması,üçüncüsünün yaşının bu kadar küçük olması ve bu adamın "President of the United States of America" sıfatı ile namı diğer Obama'nın abisi olması işin ilginç tarafı olsa da abisinin aynı anneden olmaması Obama ailesinde bu durumun geleneksel olduğunu göstermeye yetiyor.Obama ile ilgili çok yönlü hislere sahip bir milletiz.Kimisi "sefaletten Amerika Başkanlığına" diyerek bir başarı öyküsünü düşünüyor,kimisi "melek görünümlü şeytan" yorumunu yapıyor,kimisi de "ailesi,kabilesi,gelenekleri ve geçmişi" ile ilgili duyduğu öğrendikleriyle dalga geçip kendini modern diye tanımlayan Amerikan halkının kendilerine seçtiği başkanın bu haliyle içine düştüğü çelişkili durumu ironik bir şekilde ön plana çıkarmaktan mutluluk duyuyor.Adeta "burnunu dünyanın her ülkesinin iç işlerine sokabilen o güçlü Amerika"ya kazık atmış hissetmenin hazzını yaşıyor.Neyse ne.Biz Obama'nın yeni yengesine mutluluklar dileyerek konuyu kapatalım.Ayrıca bence Barak Obama sadece bir memur :) Abisi kadar rahat değil mesela.Bırakın ikinci kez evlenmeyi,şimdikinden boşanması bile olay olur.Haksız mıyım ? :)







Normalde hiç uzamaması gereken bir muhabbet seviyesiz bir noktaya gelmiş durumda.Arda'nın durumundan bahsediyorum.Her futbolcunun başına gelebilecek bir sakatlık,kendisine hiç söz düşmediği halde Erman Toroğlu'nun yine bir rencide edici konuşması ile gündemden bir türlü düşmedi.Daha önce bir çok futbolcunun bu gibi operasyonlar geçirdiğini ve böyle bir sakatlığın da bir çok sebebinin olduğunu biliyoruz.Antrenman sahasının yapısı,idmanların yoğunluğu ve ağırlığı,maç sırasında aldığı darbeler,özel yaşam...Şimdi bu kadar sebep varken üstelik sebebini söylemek ona düşmezken kalkıp "sex" yüzünden demesi ve bunun üzerine konuşup lafı uzatması,bir gencin özelini tüm Türkiye'nin gözü önünde tartışması Arda'nın da dediği gibi şerefsizliktir.Bir çok milli futbolcumuza bu baskılar yapıldı daha önce ve bunalttılar.Adamlar kaçtı gitti yurtdışına.Çoğu da yanlış tercihler yapmak zorunda kaldı.Sonra geri döndüler ama eski formlarını yakalayamadılar ve kaybolup gittiler.Türkiye'de başarılı futbolcular bilinçli olarak böyle polemiklere çekiliyor ve yıpratılıyor.Erman Toroğlu bir gün programa çıkmasa.Çıkmasa diyorum zaten geçenlerde çıkmadı.Daha doğrusu kovmuşlardı çıkamadı.Şimdi şöyle deseydi birileri "Erman Toroğlu sex yaptığı için programa yetişemedi".Sonra da o söz ertesi gün manşete taşınsa.Erman Toroğlu ve yanında da eşi.Büyük boy fotoğrafları basılsa.Nasıl olur? Kötü olur değil mi? Bence hayır.Size öyle geliyor.







Kuşların barınması için kuş sarayları yapan,soğuk kış günlerinde kar tipi dinlemeyip ölmesinler diye kurtlara köpeklere et dağıtan,göçmen kuşlar için onların konakladığı yerlere hayvan hastaneleri kuran bir ecdadın masum ve savunmasız bir yavru kediyi tekmeleyip kafasını ezen bir kaç kendini bilmez vicdansız şerefsiz torununa mı küfretmeliyim yoksa o vicdanı ve şerefi kazandıramamış nesle mi yanmalıyım bilmiyorum.Bugünlerde moda ya hani Mesut Özil'e küfretmek.Şimdi onlara lafım; "Sen kendi yetiştirdiklerine, besleyip,yedirip içirdiklerine,okutup büyüttüklerine sahip olabiliyor musun da başkalarının yetiştirdiğinden hesap sorabiliyorsun? O adam orda doğmuş orda yetişmiş.Orada karnı doymuş.Acısıyla tatlısıyla çocukluğu orda geçmiş futbola orda başlamış.Orada arkadaşlar edinmiş.Bir Alman kadar Alman.Bunu kendi de söylüyor ama Türk olduğunu inkar etmiyor.Attığı golden sonra sevinmedim.Çünkü atalarıma saygısızlık etmiş olurdum diyor.Dünya kupasında onunla gurur duyduk,onunla sevindik.Almanya'yı destekledik.Onun için Almanya'nın maçlarını izledik.Real Madrid'e gitmesi ile gurur duyduk.Dünya bu Türk asıllı futbolcudan bahsetti biz mutlu olduk.Ama bize karşı oynayınca hain oldu.Bu nasıl iş anlamadım.Avrupa'da milli takımlarda oynayan bir sürü Türk asıllı futbolcu var.Mesut'un bu kadar eleştirilmesinin sebebi onlardan daha iyi bir futbolcu olması mı? Ayrıca bence stratejik bir karar vermiş.Türkiye'de oynasaydı Dünya kupasını kahvehanede izlerdi ancak.Bence önce kendi yetiştirdiklerimizi Mesut kadar iyi şartlarda yetiştirelim,iyi eğitim verelim kendi evlatlarımıza.Önce çocuklarımızı adam edelim.Bu topraklarda insanları mutlu edebilirsen,Alman kökenliyi bile "Mesut" bulursun.
Mutlu edemediklerimiz "Mesut" oluyor.Bizse "Neden 'mutlu' edemiyoruz?" diye soracağımıza "Neden 'Mesut' oldu?" diyoruz
Read On 2 Yorum

Anlatabildim mi ?

Pazar, Eylül 26, 2010

Son 3 yazım böyle ortaya bir fikir koyan yani ne bileyim üzerinde kafa yorduğum konulardan değil,netekim ben de bir fikir adamı değilim.Gereksiz konuşmalar yapma özgürlüğüne sahip kendi blogunun sahibi "genç yaşta öğrenci" olmuş bir demokratik sosyal hukuk...öhm öhm efenim ne diyordum...insanım diyecektim.Sivilim ben evet.Öğrenci olmayana sivil deniyor ya memlekette.O yüzden sivil dikta olduğunu düşünenlerdenim ben de.Herşeeeeeyy siviller için.Demiş merhum demokras.Kendinden meçhul bu kişilik için bir gemi kalkar bu limandan falan fistan.Ne anladın evladım söylediklerimden.Şey hocam.Otorr terbiyesiz cevap vermeee.Sen kalk en son ne dedim kızım söyle bakim.-Otooor terb.. Oto bazarında artiz mi ne artizi artiz ne gezer la bazarda.Şurdan iki öğrenci bi insan.İnsan mı? Ne insan.İnsağğn.Biz neyiz.Öğrenci hayvan mı? Kız öğrenciye kiralık ev.Bu nası yazı la meta tagların ağzına sıçtın.


Yukarıdaki yazıyı okumak belki sana bişey kazandırmadı.Belki başın göğe ermedi.İstediğini bulamadın.Beni izlediğine pişman bile olmuştursun.Kimbilir.Mağaralarda yaşamış tarih öncesi insanlar duvarlara çizdikleriyle ne anlatabildi sana.Her dediklerini anladın mı? Hayır.Ama çoğu kişi için onlar birer sanat eseri.Fotoğraflarını duvarlara asanlar bile var.Peki neyine şaşırdı bunca insan.Ne yani erken doğmuşlar diye aptal mı olmaları gerekiyordu.Onlarda senin benim gibi doğdu yedi içti büyüdü öldüler.Hatta düşünmek için bizden daha fazla vakitleri oldu.Onca düşünüp duvarlara çoğu anlamsız gelen şekiller çizmiş olmalarında hayranlık verici düzeyde şaşırtıcı olan ne? Duygularını anlayabiliyor muyuz onların.Hayır.Duygular aktarılmıyor dostum anlatılıyor.Kelimeleri yerinde kullanmak,doğru cümle kurmak vs.Bunlar duygularını şekle sokan şeyler.Oysa kelimeleri kullanma amacımız ne.Duygularımızı aktarmak mı yoksa kalıplara sokacağımız duygularımızın olduğunu ıspatlamak mı? Şöyle düşün iletişim kurmayı.Yan yana iki oda var.İki odayı birbirine bağlayan tek şey 2 cm yarıcaplı yarım metrelik bir boru.İki taraftada oyun hamurları var ve birbirlerine bu hamurlardan yaptıkları şeyleri verecekler.Her biri yaptığı şeyi diğerine vermek için o borudan geçirmek zorunda.Bu durumda her iki tarafta ne yaparsa yapsın yaptığı şeyi karşısındakine iletmek istediğinde şeklini bozmuş olacaktır.Ya küçük şeyler yapmalıdır borudan geçebilecek kadar.Ya da bozulmadığı kadarıyla karşıdakine iletmiş olmayı kabul edecektir.İnsanın duygu ve düşünceleri de tıpkı o duvarlar ardında oyun hamurundan yapılan şekiller gibidir.Dil ise aradaki borudur.İletişim sağlamanın yolu boruyu kullanmak yani düşünceleri yazıya resme şekle dönüştürmektir.Ancak yaptığın şey ne kadar güzel olursa olsun,duyguların ne kadar güçlü olursa olsun bir başkasına anlatmaya çalışırken bozarsın.Onun için insanlar bazı güzel duyguları anlatmaya yanaşmazlar.Çünkü bilirler onun mükemmelliğinin kelimelerle bozulacağını.Tam olarak anlatabildiğimiz duygular o dar borudan geçebilecek kadar küçük oyun hamurları gibidir.Küçüktür.Basittir.Ayrıntıdan yoksundur.Anlatabildim mi bişeyler.Tam olarak anlatabildiğimi sanmıyorum.Çünkü yazmaya başlamadan önce çok güzel şeyler yapmıştım oyun hamurundan.Kocamandı üstelik.
Read On 4 Yorum

Tırnak Mendili

Pazar, Eylül 19, 2010

Uzat ellerini
Bi dakka bi de şuraya bakayım.Nerde bu yaa...
Hadiiii.
Yaaa bekle.Önce ona (yanındaki) bak.

...
30 saniye sonra
...

Uzattt.
Al.
Tırnak temiz.Bu mendil tırnak mendilin değil.
O.
Aç bakıcam pis mi?
Tırnağımı kestim.Bu da tırnak mendilim.
Tamam aç mendili.
Açtım bak.
Bunla burnunu da silmişsin.
Silmedim.
Bu ne?
:S
Tırnak temiz mendil yok.Eksiii.
Var işte.
O burun mendilin.
Değil.
Tamam burun mendilini çıkar o zaman.
O yok.
Tamam eksi.
Ama benim burnum akmaz ki !
Olsun bi eksi daha.
Neeee? Niye yaa?
Burun mendilin yok.
Var.
Var mı hani?
Evet tamam o yok ama tırnak mendilim var o zaman.
O pis.Burnunu silmişsin bi kere.
Tamam bu benim tırnak mendilim değil o zaman.Burnumu siliyorum.Tırnak mendilimi unuttum bi eksi ver sadece.
Olmaz bu burun mendilin değil.
Laaaaaaaaaaaannnn başlıycam ama.Al ulan siliyorum işte foşşşşşttt.
Tamam bi eksi.Pislik.


Turnağını kesmiştir ancak beyaz mendilini unutmuştur.Bu ona pahalıya patlar.Sümkürdüğü sırada sınıftaki derin bir sessizlik bir anda sınıfın en efendi çocuğunu en görgüsüz öğrencisi yapmış ve tüm kızların gözünden düşmüştür.Bir kaç gün kimse "O benim sınıf arkadaşım" diyememiş ancak zamanla bu olay herkesin başına geldiği için unutulup gitmiştir.Unutulmayacak şeylerde vardır.Mendil muhabbeti sırasında sınıf başkanı tarafından adı,konuşanlar listesine yazılmıştır ve o ders başında sınıfı ziyaret eden müdürden yediği azar yediği tokattan daha kalıcı iz bırakmıştır.O küçük çocuklar artık unutanlara kendi beyaz mendilllerini uzatır olmuşlardır.Ben senin kardeşinim demektir bir anlamda.İnsan olmanın bir sonucudur hata yapmak.Mutlaka olmalı hayatında sana mendilnin uzatacak bir dost ve onlar koşmalı ilk yardımına. Hiçbir şeyden korkma artık,sana beyaz mendilini uzatacak dostlarını unutmadıkça.
Read On 3 Yorum

Ejderha Dövmeli Kız

Perşembe, Eylül 02, 2010

Kendinizi altı yüz kırk altı harika sayfanın sonundaki beş boş sayfa kadar boşlukta hissedeceğiniz unutamayacağınız tadı 'dimağınızda' kalacak enfes bir polisiye-macera kitabı.Okuduğum en güzel en özel kitaplardan biri oldu şimdiden.Baş ucu değil baş tacı olacak bir başyapıt.Tam da denildiği gibi bu kitap tüm övgüleri hakediyor ve fazlası bağımlılık yapıyor.Son on yılın en iyi polisiye romanı olduğu gerçek dışı değil.İnanılmaz gerçeklikte karakterler yaratmış ve kitabı bitirip elinizden bıraktığınızda hala onları zihninizde koşturuken buluyorsunuz.Karaktelerin gerçekliği kadar keskin bir gerçek de bu kitabın yazarı Stieg Larsson'un artık yaşamadığı.Evet bu kitabından sonra iki kitap daha yazmış ama sadece bunun raflarda yerini aldığını görebilmiş.Kitaplarının tüm dünyada çok satanlar arasına girmesini görememek onun için ne kadar büyük bir şanssızlıksa kitabı okuduktan sonra böyle bir yazarın artık yazamayacağını düşünmek okuyucular için o kadar büyük bir şanssızlık.

Kitabın başının özellikle ilk elli sayfasının sıkıcı olduğundan şikayet ediliyor ama bence bunun sebebi İsveçce isimlere aşina olmamak.Bu konuda sıkıntı yaşamam diyorsanız daha ilk sayfalardan kitabın sizi kendine çekeceğinden emin olabilirsiniz.Çok farklı bir polisiye öncelikle.Yeni bir soluk,yeni bir bakış açısı.Ve bana göre bir miktar da bir ölünün, ülkesi hakkındaki betimlemelerine yer verdiği bir mektup.


Kendimce kitabın konusundan birazcık bahsedeyim.Korkmayın bir filmin fragmanı bir filmden ne kadar bahsediyorsa ben de bu kitaptan o kadar bahsedicem.Spoiller yok.Merak unsurları var.Bir çok kitap hakkında yazdım.Öğrendim sanırım bu işi :)


"Güvendiği bir arkadaşından aldığı bilgilerle İsveç’in en büyük dolandırıcısı olan saygın işadamı Hans-Erik Wennerström hakkında basında şok etkisi yaratacak bir makale yazan Millenium dergisinin genel yayın yönetmeni ve başyazarı Mikael Blomkvist,güvendiği gizli kaynaktan aldığı bilgilerin ve belgelerin sahte olduğunun ortaya çıkarılmasıyla oyuna getirildiğini anlar ama iş işten geçmiştir.Mahkemenin yüklü para cezası ile birlikte 3 ay hapis cezasına çarptırdığı Mikael,bir anda tüm ülkenin hedefi haline gelmiş, eleştiri oklarını üzerine çekmiş ve güvenirliğini büyük ölçüde yitirmiştir.Derginin geleceğini düşünerek istifa eder ve bir süre köşeye çekilmeye bu arada da hapis cezasını çekmeye karar verir.Ama hiç ortada yokken ilginç bir iş teklifi alır.Yaklaşık 2,5 milyon kron gibi çok büyük bir para öneren bu şahıs,ülkenin zengin ve saygın işadamlarından biri olan Vanger aile şirketinin başındaki yaşlı Henrik Vanger'dir.Henrik Vanger’in isteği ailenin büyük bir bölümü Hedestad adasında yaşayan Vanger ailesinin tarihini de içine alacak şekilde kendi biyografisini yazdırmaktır.Ama bu asıl iş değildir.Gizli anlaşma şudur ki;Blomkvist tam 36 yıl önce feci bir kaza sebebiyle köprünün kapandığı ve adayla anakaranın bağlantısının kesildiği bir gün, merhum kardeşinin 16 yaşındaki çok sevdiği torunu Harriet Vanger adlı kızın esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolması olayını araştırması ve öldürüldüğüne inanılan Harriet’in kim tarafından neden öldürüldüğünü ortaya çıkarmasıdır.Yani 36 yıl önce öldürülen Harriet’in katili kimdir? Mikael bu işi almak istemez çünkü olay gerçekleştirdikten sonra yıllarca aramalar yapılmış,izi sürülmüş,şüpheliler dinlenmiş,insanlar sorguya çekilmiş,tüm kanıtlar toplanmış ama Harriet hakkında hiçbir ize rastanılmadığı gibi cesetine dahi ulaşılamadığı için öldüğünden bile emin olunamamış.Henrik Vanger anlaşmaya göre Mikael’in sonuç almak zorunda olmadığını bir yıl sonunda her halükarda önerdiği parayı vereceğini,tek amacının ölmeden önce bu olayı son kez Harriet olayını araştırmak olduğunu,Mikael’in işinin biyografisini yazmak olduğunu,sadece bu işi yapmasının bile o parayı haketmesi için yeterli olduğunu söyler.Ama Mikael’i asıl ikna eden şey,yaşlı işadamı Henrik Vanger’in Wennerström’üm tüm kirli çamaşırlarını belgeleriyle birlikte bir yılın sonunda Mikael’e teslim edeceğini vaadetmesi olmuştur.Artık ünlü ekonomi muhabiri Mikael Blomkvist,herkesten uzakta sessiz ve esrarengiz Hedestad adasında ümitsiz çalışmalarını sürdürmeye başlamış fakat aylarca çalışmasına rağmen bir arpa boyu yol alamamıştır.Ta ki yolu sorunlu bir sosyopat,zararsız bir asosyal,garip görünüşlü çelimsiz bir kız olan Lisbeth Salander ile kesişene kadar.Gerisini siz okuyun ve bu muhteşem macera ve gizemin derinliklerine bırakın kendinizi."

Filmini de kitaptan sonra izlemek daha akıllıca.Aşağıdaki fragmanı izlemenizde hiçbir sakınca görmedim. :)


The Girl with the Dragon Tattoo hits screens


Ve Başkaları ne demiş bir bakalım...

“Bu kitap kendisi için söylenen her bir övgü sözcüğünü hakediyor…Kitap karanlık ve kesin olarak etkileyicidir…Benim okuduğum en iyi polisiye kitaplardan biri…Üçlemenin geri kalan kitabı bunun yarısı kadar bile olsa,Larson bize müthiş bir miras bırakmış olacak.”
Sharon Wheeler,Reviewing the Evidence

Bu kadar çok gürültü patırtı yapılmasının haklı bir nedeni var…Bu kitap her cephede –karakter,kurgu,atmosfer- övgüyü hakediyor
Marcel Berlin,The Times

Larsson’un kitapları hayatımız için bir tehlike oluşturuyor.Parklar okuyucularla tıka basa dolacak,çalışma dünyası altüst olacaktır.Bütün bunların nedeni hiç kimsenin kitabı elinden bırakamamasıdır.
Bams

Bir yazar Lisbeth Salandergibi birinin karmaşık ve büyüleyici bir temimlemesini yaptığında bizim yapabileceğimiz tek şey onun önünde saygıyla eğilmektir.Bundan daha iyisi yapılmazdı.
Gefle Dagblad,İsveç

“Larsson'un bu kitabı saatli bir bomba gibi...”
-Bob Cornwell

“Hipnotize edici.”
-Usa Today

“Tam bir dinamit.”
-Liz Smith

“Çılgınca… Müthiş bir gerilim.”
-The Washington Post

Diğer macera kitabı yazarlarının aksine,Larsson son sayfanın çevrilmesinden uzun zaman sonra bile okuyucuların zhinlerinde var olmayı sürdürmektedir.
Le Monde
Read On 13 Yorum

Notus Tutamotus Sendromu

Salı, Ağustos 31, 2010

Tüm öğrencilik hayatımda not tutmak konusunda hep sorun yaşamışımdır.Bazen dersin başlamasıyla birlikte büyük bir titizlikle başladığım "not tutma" eylemim, aklımın bişeye takılması veya fantastik bir fikri derinlemesine düşünmem sonrası masallar aleminde yolculuğa çıkmam ile yarım kalır ve yarım hoca dinden, yarım doktor candan ettiği gibi "yarım not sınavdan eder" felsefesi gereği o not artık dersten çıkarken sıranın altında bırakılmasının hizmetlinin temizlik sırasında kulaklarımı çınlatması gibi bir yan etkinin dışında hiçbir sorun yaratmayacak "çöp"tür.

İlk okulda öğretmenimiz masasında yazacaklarımızı söyler sonra tekrar eder sonra tekrar eder ve sonra tekrar ederdi yine.Birileri hep geride kalır birileri de hızlıca yazar ve "yazdım örtmem" diye sinir bozucu kelime dizisini kullanırdı.Altı üstü bir cümlenin, iki dakika boyunca adeta nöronlarımıza sokulurcasına tekrar edilmesi kadar çıldırtıcıydı kulaklara sığınan uğultu ve fısıltılar.Sonra öğretmen oturduğu yerden usul usul tek tek söyleyip yazdırma düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu anlar ve kalkıp tahtaya yazmaya başlardı.Ya da güzel yazabilen birine(kız) yaptırırdı bu işi.Ama dertler bitmezdi.Daha ilerki yaşlarda gazoz kapağı kalınlığında gözlüklerle göreceğimiz pek yakışıklı(!) gençler "örtmem o virgül mü? Örtmem şu nokta mı? ,örtmem büyük harf mi küçük harf mi?..." gibi hayret verici soruları tahtanın yanına gidip söz konusu ifadeyi göstermekten öteye küçük terli parmağıyla dokunarak belirtmesi ve herkesin merak ettiği "ş mi s mi?" sorusunu sorduktan sonra herkesin harfin "s" olduğunda hemfikir olması ayrı ayrı incelenmesi gereken trajikomik vakalardır.

Her ne kadar "not tutma" da beceriksiz ve dikkatsiz olsam da bunu büyük bir sorun olarak görmedim hiç.Sağolsun güzel not tutan iyi arkadaşlarım var .Bazılarınızı sinir ettiğimi biliyorum ama ne yapabilirim ben de böyleyim.Hem Einstein da benim gibi yaparmış.Neredeyse derslere hiç girmez sınav zamanı yaklaşınca daha sonra evleneceği sınıf arkadaşı Mileva'dan ders notlarını alıp çalışır ve dersleri böyle geçermiş.Hayır hayır ben ders notlarımı aldığım kişi ile evlenmeyeceğim :) Bilirsiniz bu tipler biraz şey olur.Şeeeyyy :) Bunu okuyorlarsa sanırım artık not tutmayı öğrenmem gerekecek :) Başka bir örnek de Picasso.Pablo Picasso matematik dersinde not tutarken ne zaman "4" yazacak olsa,dördün çıkıntısını buruna benzettiği için adamın kalan kısımlarını çizerken bulurmuş kendini.Bu yüzden matematik dersinde büyük sorun yaşamış.Einstein ve Picasso'nun "not tutamama" hastalığının son temsilcisi benim demiyorum.Ama ben buyum :(
Read On 5 Yorum

Film Sepeti 11

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

Çooooook oldu film sepeti yapmayalı.Ama izlemedim mi izledim..Kore filmleri için de bir sepet hazır durumda.Onu da bir kaç gün sonra paylaşırım sizlerle.Ama şimdilik dört filmle dönüş yapayım dedim.Fazla uzatmıyorum yine.İyi seyirler.


BİG FİSH

Big Fish,Burton Burton masal kokan,ailecek izlenecek kocaman güzel bir film :) Tim Burton filmlerindeki “uçan halıyla seyehat etme hissi” veren karışımın bu kez direk damarlarınıza zerk edildiği bir yapıt.Ben bu filmleri 8-12 yaş aralığında izleseydim “hayatımda unutamayacaklarım” arasında girmiş filmler olacağından eminim.Yeteneğinin kendisine verdiği yetkiyle Gerçekle fantezinin nikahını kıymış Tim Burton.Mükemmel oyuncu kadrosuyla zaten izlenmeyi hak ediyor olması da “neden izlemeliyim?” sorusunun en son akla gelen cevabıdır ayrıca.Oyunculara gelmeden önce onlarca sebep var çünkü.Güzel bir mesajı da var üstelik.Benim çıkardığım sonuç.”Bir baba bir masalı siz büyüdüğünüzde de anlatıyorsa,anlattığı masal değildir” ayrıca “İyi babalarla inatlaşılmaz ve çoğu baba iyidir ama çoğu evlat iyi babalarla kötü babaları ayırt edemez” .Mesajımın karışık olması iyi oldu.”Hımmm demek onu anlatıyor “ dememeniz için mikserde karıştırdım.İzleyin deli etmeyin adamı :)

TİTANLARIN SAVAŞI



Titanların Savaşı Titanların Savaşı diye başımın etini yiyen arkadaşlarım,çok memnun musunuz? Yani filmi yarıda bitirmiş olmamızı bir kenara bırakırsak ne anladık biz bu filmin izlemiş olduğumuz kısmından.Yok efenim yok,siz isterseniz hala süper film demeye devam edin ama benim için berbat-sıkıcı-abartılmaması gereken-izlemeyi bırakın izlememeyi tavsiye edeceğim bir film.Zaman kaybıydı benim için.Mitolojik sevenler falan kaçırmasın diyorlar ya o da süsü püsü olmuş filmin.Ne alaka.Bize göre değil bir kere.Tanrılarmış da bilmem neymiş de.Töööbeee töööbeee :) İzlerken ev arkadaşımın uykusu geldi,baktım yarı dalmış halde,Perseus’u göstererek “Hişt,olum Mami ,kim lan bu ?” diye sorduğumda gözlerini aralayıp “Hııı şey işte yav,bu Tanrı işte” dedi.Ben de “Sus lan çarpılacan” deyince biranda uykusunu üstünden atıp “Allahım,tööbee ya Rabbim. Eşhedu en la ilâhe illâllah ve …” diyerek günahlarından arınmaya çalıştı. : ) Yerinizde olsam izlemem.Ne gerenk var başka ne güzel filmler var.

BANDSLAM


Bu filmi Vanessa Hudgens olmasa,bir başka arkadaşım ısrarla tavsiye etmediği sürece izlemezdim.Yok yok kötü film değil yanlış anlamayın.Sadece nasıl izlemeye karar verdiğimi anlatmaya çalışıyorum.O yüzden işte.Vanessa yüzünden.Başka filmde oynasın onu da izlerim çünkü ben.Tek başına izlenmeyi hak edecek kadar güzel ve sempatik yaratmış Allah onu.Tamam evet ben bu sebeple izledim ama siz eğer Vanessa’yı sevmiyorsanız-ki sizin neyi sevdiğinizi merak ederim- sırf ben ısrarla tavsiye ettiğim için izleyin.Yok seviyorsanız hem Vanessa hem de benim ısrarlarım sayesinde izleyin.Daha ilk cümlemde “Aaaa Vanessa’mı oynamış” diyerek gerisini okumayan arkadaşlara da bir lafım yok napalım ben de ısrar etmiştim izlemeniz için ama siz erken ayrıldınız aramızdan. :) Fim güzel güzel.Müzikal olması ayrı bir neşe katıyor izleyiciye.Ruhunuza mutluluk pompalayacak bir gençlik filmi.Todd Graaff’ın Kitabından uyarlanmış.Heralde müzikleri sayesinde filmi kitabından daha iyi diyebileceğimiz ender yapıtlardan biri.İzleyin diyorsam vardır bişeyler o filmde.

SALGIN


Salgın filmi ile ilgili fazla şey söylemek istemiyorum.Korku filmi değil öncelikle,korku diye satmasın kimse.Gerilim desen birkaç sahnede var ama üst düzey değil.Film neredeyse tamamen karanlıkta geçiyor ve çekimleri biraz kontrast özürlü olmuş.Ses var görüntü yok anlayacağınız.Konusu basit,ben izlemeden önce söylendiği gibi akıcı değil.İzlediğime pişman olmamamın tek sebebi sizi burada uyarmaya fırsat vermesi oldu.Malesef Salgın,maalesef senden çok var.İzlemeyin.Bu kadar da kızdırdın beni.


Bu seferlik bu kadar.Sonraki yazılarda görüşmek dileğiyle.Kendinize iyi davranın !

Read On 6 Yorum

Kayıp Sembol | Dan Brown

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Ve kitap okumada yeniden eski performansıma dönmüş bulunuyorum.Televizyon zaten izlemiyordum bir de internetten uzak kalınca varsa yoksa okumak şimdi.Hatta son 24 saatte 300 sayfa okuyarak kendi rekorumu egale ettim o kadar yani.Kendimi biraz yorgun hissediyorum evet ama değdi valla.Muhteşem bir kitaptı "Kayıp Sembol". Harika bir deneyim.

Dan Brown'un "Kayıp Sembol" den önce "Da vinci Şifresi " ve "Dijital Kale" adlı kitaplarını da okumuştum bu yıl içinde.Da Vinci bana göre Dijital Kale'den daha iyi demiştim.Ve şimdi Kayıp Sembol üçünden daha iyi bir kitap diyorum.Kesinlikle öyle.Böyle bir yetenek yok.Böyle bir anlatım gücü yok.Böyle bir zeka,böyle bir kurgulama yeteneği yok.Yok yok bu adamda.Nefes kesiyor ,adeta kalemiyle film çekiyor,okuru da galaya davet ediyor.

Çok spoiler vermeden kısaca bahsedeyim.

Solomonlar yüzyıllardır korunan bir hikmetin muhafızlığını üstlenen çok soylu bir ailedir.Nesilden nesile Kayıp Sembol'ün yerini gösteren masonik şifrelerle dolu bir haritayı saklamaktadırlar.Çok ünlü ve zengin biri olan Masonların Baş Muhteremi Peter Solomon gençliğinden beri sakladığı bu sırrı 18. yaş gününde oğlu Zachary'e devretmek ister.Yüklü bir servet ya da çok gizli bu hikmet arasında seçim yapmasını ister.Ancak Zachary saçmalık olarak gördüğü bu sırrı reddeder ve serveti seçer.Yüklü servet Zachary'nin yoldan çıkmasına sebep olmuştur ve hızlı giriş yaptığı sosyeteye Türkiye'de uyuşturucu nedeniyle Kartal Soğanlık Cezaevine atılmasıyla bir anda veda eder.Baba Peter Solomon'a hapishane müdürü para karşılığında oğlunu serbest bırakmayı teklif eder ancak babası buna yanaşmaz.Bir hafta sonra Zachary'nin dövülerek öldürüldüğü haberini televizyonlardan duyan Solomon ailesi büyük üzüntü ve pişmanlık yaşamaktadır.Ancak Solomon ailesi için acı günler daha yeni başlamıştır.Zachary'nin bu gizli sırdan hapishanedeyken başkalarına bahsettiğini ,ailecek bahçedeyken ,malikanenin bahçesine girip Kayıp Sembolün yerini gösteren Masonik piramidi isteyen garip görünüşlü adamın,istediğini alamayınca Peter Solomon'un annesini öldürmesi ile acı bir şekilde öğrenmiş olurlar.Aradan yıllar geçer ancak kendisine Mal'akh diyen bu garip görünüşlü adam Solomonların ve Kayıp Sembol'ün peşini bırakmaz.Bir gün Peter Solomon 'un yakın arkadaşı ve öğrencisi olan Profesör Robert Longdon Solomon'un sekreteri olduğunu söyleyen biri tarafından o akşam bir konferansı sunması için Kongre Merkez Binasına çağrılır.Ancak ne Peter Solomon ne de kongreden kimsenin haberi yoktur.Longdon büyük bir sırrın içine sürüklenmiştir.İstemeden de olsa.



Gelelim eleştirilerime, öncelikle kitabın son kısmı sanki sonradan eklenmiş,orayı atıp daha farklı bir son düşünebilirdi ama sonuçta yazan o.Nasıl isterse öyle bitirir.Daha önceki kitaplarında biraz Hristiyanlığa ters hareketlerde bulunmuştu,bu kitapta sanki gönlünü almış.Özellikle o son kısımdan bahsediyorum.Felsefe'nin dozunu arttırmış tamam bu kötü değil ama aksiyon tüm hızıyla almış başını gidiyorken,felsefenin sahnelerin yavaşlamasına sebep olması bende olmasa da,büyük bir kitlede sinir bozukluğuna yol açacaktır.Kitabın bir yerinde(yanlış hatırlamıyorsam 265) "ısının 33 dereceye çıkarılması" denilmiş ki,"ısı" değil "sıcaklık" olmalıydı.Çeviri fena değildi oysaki.Dan Brown'un Türkiye algısının ne kadar karanlık olduğunu gördüm bu kitapta.Hapishanelerin durumu konusunda kulaktan dolma bilgilere sahip bence.Bir de öyle bir anlatıyor ki masonluğu,kitap bittikten sonra ne kadar yanlış tanımışım,ne önyargılıymışım demekten öte,ne nankörmüşüm deyiveriyorsun.Meğer adamalar bizim için çalışıyormuş gibi.Ama yani saçma ayinler de olmasa inanacaz Dan Brown.Ne yapmak istedin anlamış değilim.Dan Brown'un mason olduğuna eminim artık.Açıkçası ilerde Kur'an'ın şifreleri üzerine bir kitap yazmasının ne kadar güzel olacağını da düşündüm.O kadar çok malzeme var ki üstelik.Bence bunu yapmalı.Belki tepki çekeceğinden korkuyordur.Ya da İslam konusunda çok yüzeysel bilgilere sahip.Azıcık araştırsa neler çıkarır ama gel de anlat Dan'a :)

Özet olarak eksikleriyle fazlalarıyla bu kitap Dan Brown severlerin okuması gereken bir kitap.2012 de çıkacak olan filminden önce kitabını okumanızı öneririm.
Read On 6 Yorum

What's on my Mind?

Perşembe, Ağustos 12, 2010

Çay içmemesi için çocuklarına tuzlu-şekerli çay içiren annelere yardım ve yataklık eden ergen abiler ablalar,en olmadık ortamlarda cebinizden bedava kola kapağı fırlayıverir inşallah !

Nabucco haltetmiş.Rüzgar Boru Hattı istiyoruz.

Trt Türk yönetimine sesleniyorum,yayın ayarlarını PAL 4:3 Yapın.Bu ne len ince uzun suratlar.

Florasana çarpmaktan beyin göçüğü yaşayan ama yine de kalan beyniyle florasanın içine girmeye karar vermiş sinek.Seni eşşek kadar etmişiz gördüğüm kadarıyla.Bunun hatırı için git otur bi yerde.Yoksa seni kibrit kutusuna koyarım yeminlen.

"Churchill, ikinci dünya savaşı sırasındaki bir UFO olayını, dine inancın kaybolacağı endişesiyle gizlemiş." O halde Churcill'in dine inancının kaybolmuş olması gerekmez mi lan ? Soruyorum size.

Helikoptere sesini duyurmaya çalışıp,trene el sallayan,teneke kola kutularından ayakkabı yapan,içtiği gazoz burnundan gelen çocuklar görürseniz bana haber verin gençler olur mu ?

Aradığım tasalarım var kaybettiğim tasolarımdan oluşan.


Uzun yol seyehatlerinde yorgunluk ve uykusuzluktan kaynaklanan başağrısını başınızı cama dayadığınızda meydana gelen vibrasyon ile minimuma indirebilirsiniz.Ayrıca bu yolla beyin damarlarının açılabilecegini iddia eden ısviçre bilim adamları , kepeğe karşı etkilerini araştırmakta olduklarını söylediler.ısviçre bilimada...mları kısmı yalandı. Ama gerçekten baş ağrısına iyi gelmiyo mu hı?


Kim ne derse desin,bence bir çocuk için en büyük icat,göz yakmayan şampuandir

Ayakla çalışan dikiş makinası ve çocuk...

Lavabo kelimesinden önce "afedersin" diyen tanıdıklarım var.Öyle de nezaketli ve görgülü bir çevre evet.

Elindeki sıcak çay kaşığını, yanındakinin koluna basmak ya da basmamak ışte bütün mesele bu.

Call of Duty oynadığım sırada içeri giren ve gördükleri karşısında 'Ben büyersem asker olarım' diyen bi çocuk var bizde.Ayrıca annesinin kahveyi çok gıcık yaptığından bahsetti.Dondurma yediğini kimseye söylememi de sıkı sıkı tembih etti.

Asker olarsam helikoptere binecem.Uçağı da çok hızlı sürecem.Ama uçak düşerse kırılır diyen çocuk daha önce bahsettiğim çocukla aynı.Call of Duty sen nelere kadirsin.

‎22 yaşında olsanız bile hayat bazen 8 yaşınızdaki kadar güzel olabiliyor...

Elektrikler gitti.Bir anda gitmiş bir sürü elektrik düşün

Karanlıkta tek bir adım bile atmayan tavuk,Ona yaklaşan kan içici kirpi,az sonra olacaklardan habersizce olay yerine yönelmiş yavru kedi...Grange bile bu gerilimi yazamaz.

Patlayan topa sabun süren,adel kalemle onu tekrar hayata döndüren bir neslin çocuklarıydık


[Face] Ne düşünüyorsun?
[Ben] Hiç öyle.Sen ?
[Face] Ona mesaj gönder.
[Ben] Of başlama yine.
[Face] Onun Duvarına yaz.
[Ben] Kes sesini.
[Face] Ona ...
[Ben] Acil çıkmam lazım.Kıb.Bye
[Face] Davet gönder.
O çevrimdışı görünüyor.Mesajınız iletilemedi.
Read On 4 Yorum

Çit | Doris Pilkington

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

Çit,Yazar Doris Pilkington’un annesi ve annesinin kuzenlerinin başından geçen, yazılsa roman olacak türden dramatik bir olayı zamana ışık tutacak bir şekilde kaleme aldığı müthiş bir kitap.Bir kaçış öyküsü.Çocuk yaştaki üç kızın özgürlükleri için zorlu kaçışı. Sömürü,asimile,ayrımcılık denilince kendini sütten çıkmış ak kaşık gören Avrupa’nın gerçek yüzü.Medeni görünümlerinin altında barbar zihinler taşıyan beyaz adamların,çağdışı görünümlerinin altında müthiş yüreklere sahip insanlara yaptıklarını anlatan gerçek bir hikaye olması bakımından bence bu kitap okunmalıdır.

Çit’in bir de filmi var.Üstelik 2002 Edinburgh Film Festivalinde en iyi film ödülü almış.Tam adı "Rabbit Proof Fence" yani "Tavşan Geçirmez Çitler".Bu kitaptan sonra onu da izlemenizi tavsiye ederim.Kitap pek uzun değil zaten.Yolculuk sırasında okuyup bitirdim.Kitapta anlatılan Avustralya yerlileri olan Aborjin halkının kullandığı Mardjura dilinden birkaç sözcük ;dgudu:abla, jina jina:elbise, wudgebulla:beyaz adam, durn-durns:genç kız, bukala:acele.




Konusu kısaca şöyle; Aborjinler ilkel ama hallerinden memnun bir halktır.Herkes mutludur.Bir gün beyaz adamlar gelir ve zamanla hakim olurlar bu topraklara.Aborjinler’in yaşam alanını yıllar geçtikçe daralırken,rahatça avlanamadıkları ve beyaz adamların Aborjinlerin aleyhine olan kanunları ile aralarında gerginlikler yaşanmaya başlar.Bazı beyaz adamlarla Aborjin kadınları evlenir ve melez çocuklar doğar.Avustralya hükümeti bu melez çocukların eğitilip kendi halkı için hizmetkar olarak yetiştirebileceğine karar verir.Melez çocuklar ailelerinden zorla alınır ve yaşadıkları yerden binlerce kilometre uzakta Moore River Yerli Merkezi denilen kampa götürülür.Buraya götürülen çocuklar hepsi bir şekilde inandırılmıştır geri döneceklerine ve mutlu gelecekleri için burada olduklarına.Ama şimdiye kadar geri dönen olmamış,bunu deneyenleri de zor günler beklemiştir.Molly ve kuzenleri Daisy ve Gracie de küçük yaşta ailelerinden koparılan üç çocuktur.Nerede olduklarına,ne olacaklarına dair hiçbir fikri olmayan bu çocuklar özgürlükleri için kaçmaya karar verirler.Bunu başarabileceklerine ihtimal verilmediği için çok sıkı bir güvenlik önlemi alınmamıştır.Önlem alınmamıştır çünkü 2000 kilometrelik zorlu yolu çocukların kaçarak geçmesi mümkün görülmemektedir.Ama zaten çocuklar kendilerini neyin beklediğini bilmeden çıkmıştır bu yola.

Yaklaşık 100 bin çocuk bu şekilde ailelerinden koparılmış,beyazlara hizmetkar olarak yetiştirilmiş,dillerini konuşmaları yasaklanmış,Aborjin olduklarını unutmaya ve kültürel olarak birer “Beyaz” olmaya zorlanmıştır.Avustralya Hükümeti bu ayrımcı uygulama yüzünden 1997 de Aborjinlerden resmen özür dilemiştir.
Read On 2 Yorum

Kötü Kedi Şerafettin

Cuma, Ağustos 06, 2010

Hayvanlar içindeki en cana yakın en halkın içinde en samimi olanı bence kedilerdir.Bizdendir onlar.Duyguları vardır.Kapris yapar,kızar,küser,barışır,kıskanır,şımarır.Nankör denir ama asıl sorun bu hayvan aleminin en duygusal canlılarına karşı kaba olduklarının farkında olmayan insanlardır. Bir gün ansızın sizi terketmiş kedi emin olun gitmeden önceki bir kaç gün sizin ağlamıştır.Dalga geçmiyorum ciddiyim.Severim lan ben onları.Onların bıyıklarına kurban olsun bazı insanlar.İnsan olamayan insanlar,bari hayvan olun lan biraz.Neyse efenim nerden çıktı şimdi bu kedi mevzuu.Geçen yürüyorum sokakta pekte şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu güzel canlıyı gördüm.Sonra bi kedi gördüm galiba diyesim geldi.Demedim ama emindim.Bi kedi görmüştüm.İyi peki daha fazla saçma salak espri girişimleri şirinlikler yapmaya çalışmaktan vazgeçip konuya döneyim.Dedim ki geçmişi hatırlayarak o anda."Az değildik varyaaaaa".Neden dedim böyle.Çünkü gerçekten az değildik.Bu güzel sevecen sevimli bıyıklı saf hayvancağızları nasıl sinir ederdik bi bilseniz.Valla bütün suç lazer denen laanet şeyi icat eden Thedore Mainman'ın.Biz çocuktuk ki,nerden bilecez hayvanların ne kadar ulvi varlıklar olduğuunu.Yani tavukları ikinci kata çıkarıp balkondan aşağı atan,ya da kırmızı karıncalara "gavur karınca" adını verip öldürmeyi görev bilen faşist veletlerden nasıl hangi erdemi bekleyebilirdin.Yaptık işte.Sitede oturan dedemlerin balkonunda dayımla beraber elimizdeki lazerlerle tüm sitenin kedilerini bir yaz gecesi çileden çıkarttık.Önce bir kedi ile başladık sonra iki üç dört...yaklaşık 7 kedi topladık.Sitenin ortasındaki geniş alan boyunca uzanan ağaçlar yüksek frekanslı kedi saldırılarına uğrarken bir kaç kedi kırmızı bir ışığın arkasından çöp variline girip girip çıkmakla meşguldü.Bağrışmalar,sitenin bir ucundan diğerine koşmalar,"bu gece deprem olur hanım,ölmezsek şerafettin dediydi dersin" diyenlerin olduğuna iddiaya girmeler felan...Evet yaptık bunu.Kedileri defalarca kez ağaca tırmandırdık,birbirine düşürdük,psikopat yaptık,manyattık,bunaltıp,intiharın eşiğine getirdik.Bugün hayvanlar kendilerine bir anayasa hazırlasalar kesin bana yargı yolu açılır :) Yaptıklarımız hiç hayvani değil çünkü.Resmen insan gibi hareket ettik.Pişmanız.

Bunun benzerini yaptık. :)


Bunun fazlasını hakettik :)



Read On 5 Yorum

Mahzen | Jeff Abbott

Pazar, Ağustos 01, 2010

Jeff Abbott'un okuduğum ilk romanı.15 Farklı dile çevrilmiş ve bir çok ülkede çok satanlar arasına girmiş.Ve okumadan önce edindiğim bilgilere ek olarak arka kapakta yer bulan Library Journal'ın kitabı göklere çıkarmış olduğu yorumda Mahzen'in Jeff Abbott'un en iyi kitabı olduğunu öğrenmiştim.Jeff Abbott'a gelince 16 yaşından beri yazmakta olduğunu söylüyor ve evet aksiyon macera türü romanlarda kendini kanıtlamış.




Mahzen hakkında hem olumlu hem de olumsuz görüşlerim var.Mesela olay örgüsü kitabın başında oldukça karmaşık.Mekan,tarih,isimler,olaylar sürekli değişiyor ve beraberinde kopmaları getiriyor.Ayrıca çevirisini beğenmedim.Bazı replikler havada kalıyor ve akıcı değil.Bu söylediklerim ilk 150 sayfası için geçerli.Bir diğer tespitim ise tüm Türkçe'ye çevrilmiş kitapların şanssızlığı denilebilecek olumsuz bir durum.Nedir bu? Kitapta ana karakterlerin isimlerinin "Ben" ve "Adam" olması.Hele de çevirisi iyi yapılmamışsa insanı çileden çıkarıyor bu karmaşa.Kitabın olumlu tarafına gelince,tüm bu olumsuz özelliklerine rağmen kitap bittiğinde okuduğunuz için pişmanlık duymayacak kadar iyi bir aksiyon kitabı olması en olumlu yanı.150 den sonra kimin iyi kimin kötü taraf olduğu ortaya çıkıyor,kimin kimi vurduğu kimlerin kimin peşinde neden koştuğu yavaş yavaş kendini gösteriyor.Ayrıca sanki kitabı iki farklı kişi çevirmiş gibi 150 den sonra daha anlaşılır ve akıcı bir dil var.Sahneler olağanüstü tasvir edilmiş. Özellikle kaçış ve çatışma sahnelerini bu kadar iyi yazabilen başka bir yazar okumadım.Televizyonda seyreder gibi canlı ve gerçekçi.Olayların geçtiği mekanlar ve kovalamaca bana Call of Duty 4 'ü anımsattı.Kurgu güzeldi ve iyi bir son hazırlanmıştı.Dediğim gibi tüm olumsuzluklara rağmen bitirdiğinizde okuduğunuza pişman olmayacağınız bir kitap.Ama kitabı okurken sabırlı olmanız gerektiği uyarısını tekrar etmemde fayda var.Zira ben bir kaç kez bırakmayı düşündüm.Uluslar arası bir başarı sağlamış olabilir.Onlarca dile çevrilmiş ,büyük beğeni toplamış,bir çok ülkede çok satan kitaplar arasına girmiş olabilir.Ama net bir tespitim var.O da kitabın çevirisinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği.Tabi eğer Türkiye'de de çok satan bir kitap olması isteniyorsa.Son bir şey; bu kitabın sayfaları her ne kadar bir film karelerini bir araya getiriyorsa da,bence sinemaya uyarlanmasına gerek yok.Bu haliyle uyarlanırsa o filmin imdb puanını şimdiden söyleyeyim 5,2.Yani sıradan bir Amerikan aksiyon filmi olur.Bence bıraksınlar okur kafasında kendi filmini çeksin.Üstelik masrafsız.


Kitabın konusuna değinmeyi planlamıştım ama fikrimi değiştirdim.Derin devlet mafya ilişkisi diyerek küçücük bir tüyo versem bence yeterli.Tamam hadi bir de alıntı yapayım "Her zaman bir adım sonrasından daha fazlasını düşün."


Ve bir de arka kapak ;

Uluslararası Bir Başarı
On Beş Ayrı Dilde Çeviri
Aksiyon Dolu, Şaşırtıcı, Sıra dışı

Mahzen, Jeff Abbottun günümüzün en iyi yazarlarından biri olduğunun kanıtı. Çok etkili aksiyona ve şaşırtıcı bir kurguya sahip. Elimden bırakamadığım kesinlikle kaçırılmaması gereken bir kitap.
Harlen Coben -Asla Vazgeçme kitabının yazarı

Mahzen, iyi ile kötünün zamana karşı yarışının anlatıldığı güçlü bir konu, jeff romanda aksiyon çılgınlığı yaratmış ve yaşatmış.
Lisa Gardner - Tek Başına ve Saklambaç kitaplarının yazarı

Kaya gibi sert. Hayatta kalmak için öldürmek zorunda kalmanın şok edici gerçeği aksiyonu hızla ilerletiyor.
Publisher Weekly

Abbottun son romanında iki adamın hayatı kelimenin tam anlamıyla birbiriyle çarpışıyor. Quentin Tarantinonun Zor Ölüm serisiyle birleşmesi gibi bir çarpışma düşünün.karakterler başarılması imkansız gibi görünen bir işin peşinde ve heyecan asla durmuyor. Abbott her zaman muhteşem bir yazar olmuştur ama bu şu ana kadar ki en güzel romanı. Şaşırtıcı dönüşler, muhteşem bir olay örgüsü ve son derece gerçekçi karakterler.
Library Journal

Jeff Abbott en sevdiğim gerilim romanı yazarlarından biri. Mahzende ulaştığı tempo Harlan Coben ve Lee Childin yazdıkları romanlardan daha hızlı. Acımasız, zekice ve çarpıcı haliyle Mahzen bu senenin en iyi macera kitabı.
Joseph Finder
Read On 4 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    10 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar

Blog Arşivi