Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Le Renard Et L'enfant

Cumartesi, Eylül 10, 2016
     


      Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film "Le Renard Et L'enfant" . Daha önce bir kez daha bu güzel filmden size bahsetmiştim ancak filmi her izlediğimde önceki izleyişlerimde hissettiklerimin bir kısmını hissedemediğimi ancak önceki izleyişlerimde hissedemediğim bazı hislere yeni izleyişlerimde kucak açtığımı farkettim. Sanırım zamanla uzaklaştıklarımız, yakınlaştıklarımız, kaybettiklerimiz, kazandıklarımız, unuttuklarımız ve hatırladıklarımız bizi "aynı nehirde iki defa yıkanılmaz" öğretisindeki ilk yıkanıştan sonra üzerinden çok sular geçen nehre dönüştürüyor. İnsan, büyük denizlere dökülen bir nehirdir. Kimi zamanla aşındırdığı yatağını değiştirir kimi de sert kayalarla çizilmiş yolundan akıp gider. Kiminin suları durgun, kiminin çılgın. Aliya İzzetbegoviç yanlış hatırlamıyorsam Özgürlüğe Kaçışım kitabında(Tarihe Tanıklığım da olabilir) Kur'anı Kerim i delikanlı çağında okuduğunda başka, orta yaşlarda okuduğunda başka, ilerlemiş yaşında okuduğunda başka, hapiste okuduğunda başka zevk aldığını, hepsinde farklı ayetlerin kendisine dokunduğunu, farklı uyarıların kendisini sarstığını müşaahade ettiğini anlatmıştır.Bu minvalde "Unutma ben o artık eski ben değilim" der bir şarkı sözü..

       Filme tekrar dönersek size kısaca konusundan bahsetmek istiyorum. Film 2007 Fransız yapımı ve yönetmeni 2006 yılında March of the Penguins (İmparatorun Yolculuğu) belgeseli ile En iyi Belgesel filmi Oscar ödülünü alan Luc Jacquet. Filmin başrolünde 10 yaşlarında bir kız çocuğunu oynayan Bertille Noël-Bruneau var. Olaylar Fransa'nın doğusundaki yemyeşil dağların eteklerinde geçiyor. Okula gitmek için orman yolunu kullanan küçük kız bir gün sevimli bir tilki ile karşılaşır ve adeta büyülenir. Ancak tilki insanlara alışık değildir ve ormanda tilkileri öldüren avcılarla türdeş bu kız çocuğundan ürkmektedir. Ancak kız her geçen gün onu tekrar görmek ve ona biraz daha yaklaşmak istemektedir. Uzun uğraşlar sonucunda tilkiye yaklaşmayı hatta onunla arkadaş olmayı başarır. Ancak tilkiyi evcilleştirmeye çalışınca işler tersine döner ve film trajik bir şekilde sona erer. Kız bu ürkek tilkinin yakın bir dostu olmayı başarmıştır ve ona yaklaşıp dokunma ayrıcalığına kavuşmuştur. Boynuna geçirdiği bir bez parçası ile onu yanında tutabileceği yanılgısına düştüğünde ise bir daha geri dönülemez bir şekilde yara almıştır iki dost arasındaki münasebet.



Sonra başka bir film geldi aklıma.. Delikanlı kızı çok sevmiş.. Kız delikanlıdan hoşlanmış.. Yan yana olmak ikisine de huzur vermiştir.. Sonra aşk ufuktan yükselip siyah iplik beyaz iplikten ayrılacak olmuş ki.. Herşey tersine dönmüş..

Nuri Pakdil ile noktayı koymak istiyorum yazıya;

İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl da kayıp gidecek elinizden..
Read On 0 Yorum

İslam Coğrafyası

Pazar, Haziran 28, 2015


Suriye'de 5 yıldır devam eden bir savaş var. Sebeplerine başka bir yazıda değineceğim bu savaşın bilançosu; 300.000 ölü, bir o kadar yaralı, milyonlarca yetim ve on milyona yakın mülteci.. Amerika'nın işgaline uğrayan Irak'ta geçen 12 yılda Suriye'de olandan daha ağır bir sonuç ortaya çıktı; 900.000 ölü, yüz binlerce sakat, milyonlarca yetim ve yüz binlerce tecavüz.. Müşterek işgallerin ülkesi Afganistan'da hala yaşamayı başaran Müslümanlar günlük 2 doların altında kazanıyor ve bir de sefaletten hayatlarını kaybediyor.. Orucun, namazın, Kuran'ın, tesettürün ve çoçuk sahibi olmanın yasak olduğu Doğu Türkistan'da son 50 yılda 35 Milyon Uygur Türk'ü Çin'in baskı zulüm ve işkencelerine maruz kalarak katledildi.. Eski bir Fransa sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti'nde yüz yıllardır farklı dinden insanlarla bir arada yaşamış olan Müslümanlar, bugün Fransız askerlerinin desteklediği yerli Hristiyan militanlar tarafından soykırıma uğratılıyor.. Uzun süredir Ortadoğu'da Batı'nın körüklediği mezhep savaşı Yemen'de kendini gösterdi.. İnsan Hakları konusunda kural tanımayan Siyonist İsrail'in Filistin işgali her yıl tekrarladığı katliamlarla genişlerken, uyguladığı ambargo farklı ülkelere göç ettirilmiş milyonlarca Filistinlinin vatanlarına geri dönme ümitlerini tüketiyor..




Özetle; Allah'ın "Hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olun. (Maide8)" diye emrettiği ve "Siz, insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluksunuz.( Âliİmran110)" buyurduğu Müslümanlar bugün türlü türlü işkencelere, zulümlere ve adaletsizliklere maruz kalıyor. Haçlıların, Hristiyanların, Yahudilerin ve sair gayrimüslimlerin zulüm ve saldırısı altındaki kardeşlerimize - Mü’minler ancak kardeştirler(Hucuruat10) - yardıma koşacağımız yerde Hz.Muhammed(sav)'in lanetlediği ve sildiği ırkçılığı Avrupa'dan tekrar alıp birbirimize düşmanlık ettiğimiz için kendi kendimize düştük ve parçalanıp küçüldük. Oysa Allah celle celalühü Kur'an'da bizi uyarmıştı; “..Çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider.." buyurmuştu Enfal Suresi 46. ayette..



Bazı sığ insanlar ve İslam karşıtlığında derinleşmiş bazıları, Müslümanların içinde bulunduğu durumu işaret ettikten sonra hedefine İslam'ı oturtup ucuz bir algı oyununa girişiyor. Ancak ön yargılarından kendini kurtarabilmiş ve bu şartlarda biraz kafa yormuş bir Müslüman ona şu cevabı verecektir ; "Ben Müslümanım. İslam mükemmel, ama ben değilim. Eğer ben hata yaparsam beni suçla. Dinimi değil." Evet bugün Müslüman toplumların hazin durumunu İslam'a bağlayan biri, tıpkı hastalığının sebebini doktorun verdiği ilaca bağlayan akılsız hasta gibidir. Aliya İzzetbegoviç "İslami Yeniden Doğuşun Sorunları" kitabında; "İslam toplumlarının gerilemesinin sebebi İslam değil; şahsi ve toplumsal hayattan İslam'ın dışlanmasıdır." diyor ve ekliyor ; "İslam dünyasında şimdiki gibi bir durum hakim olmasaydı, bizim canlı vücudumuz üzerinde bir Yahudi devletini kimse tasavvur edemezdi. Kendi zaafımız sebebiyle onlardan megaloman kimselere fırsat verdik. Biz koyun olduğumuz için onlar kurt oldular."



Peki ne yapmalı? Elimiz kolumuz bağlı oturup İslam dünyasının üzerine çöken sisin dağılmasını mı beklemeli? Zalimlerin insafa gelip mazlumlar üzerindeki ellerini kendiliğinden çekmelerini mi beklemeli? Hayır ! Ümitsizliğe kapılıp kendimizi daha da dibe çekmenin zamanı değil. Allah Kur'an'da "Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz! (Âl-i İmrân\139)" buyuruyor. Müslümanların haline, İslam ülkelerindeki zulüm, ölüm , sefalet ve kargaşaya bakıp ümitsizliğe kapılanlara hatırlatma; 75 yıl önce Avrupa daha beterdi.O yıllarda 10 milyonlarca insan vahşice, akıl almaz işkencelerle katledildi. Avrupa tam bir bataklıktı. Hristiyanlar bir mezhep savaşındaydı. Terör Avrupa'nın diğer adı olmuştu. Bugün destek verdiği terörün bizzat uygulayıcısıydı Avrupa. Vicdan ve merhametin esamesi okunmuyordu. Bunları bugün sebebi ne olursa olsun ve arka planında kimler olursa olsun bizdeki yanlışları hoş göstermek için söylüyor değilim. Tam tersine derin bir çukurdayız. Ancak içine düştüğümüz bu çukur, Avrupa'nın geçen yüzyılda içinden çıktığı çukurdan daha derin değil. Ümitvar olun zafer inananların olacak.Bir değişime ihtiyacımız var. Planlı, programlı ve sağlam bir değişime.. Kendimizde başlayan ama çocuklarımızda kendini bulan bir değişime.

Ve Aliya İzzetbegoviç'in şu duasıyla bitiriyorum.


Allahım, İslam halklarına ve bütün dünyaya iman bağışla!


Amin.
Read On 0 Yorum

Selam ;)

Çarşamba, Haziran 24, 2015



Selamun Aleykum.. 

2 yıl oldu buralardan gideli.. 

Yeni şeyler söylemek için yeniden yazmaya karar verdim.

Niye gittim sormayın. Cahit Zarifoğlu diyor ya;


İçimiz, hep bir hoşçakal ülkesi..


Yağmur şiddetini arttırınca ekran karıncalanır.

Ses de rahatsız eder. 

Ben de kapattım televizyonu, yağmur dindi, görüntü netleşti.

Nuri Pakdil'in dediği gibi; 


Dilimin döndüğü kadar sustum.

Neyse işte "Şimdi yeni şeyler söylemek lazım"

Naber?
Read On 3 Yorum

Ve "Kısaca Fd" Gider.

Perşembe, Nisan 11, 2013


Blog olayına nokta koydum. 5 yıl oldu. Hakkınızı helal edin. Artık yokum.
Read On 0 Yorum

Gitmek

Perşembe, Nisan 11, 2013


Gitmek, gidenin günahı mıdır ? Bi arkadaşım demişti ki ; "Gidiyorsa eğer biri problem kalanda değil gidendedir" Ama ben biliyordum bunu kendini sevmediği için söylediğini. Çünkü söylediği şey çok mantıksızdı. Geride kalan kendi olsaydı belki o da mantıksız bulacaktı. Aynı evde yaşadığın birini kaybetmek nasıldır bilmem ama zor olmalı zannımca. İlla ölmesi de gerekmez. Kardeşindir evlenir gider, annendir ayrılır gider, ev arkadaşındır bitirir gider... Sonra sen kalırsın.. Sadece sen kalırsın ama sadece o gitmiş değildir işte. Göremediğin, farkına varamadığın başka şeyleri de götürmüştür yanında.. Kapıların ne tarafa açıldığını karıştırırsın, artık lambaların düğmelerini bulamazsın karanlıkta, musluğu ne tarafa çevirirsen sıcak aktığını hatırlayamazsın... Yabancılaşırsın sana eskisinden daha çok ait olan eve.. Daha soğuk daha sessiz olmasına hiç girmiyorum bile.. Bazen biri can evinden gider... İşte böyle kalırsın ortada mal gibi.
Read On 2 Yorum

Film Sepeti 17

Pazar, Nisan 07, 2013

Kaç ay olmuş sepete film eklemeyeli. Zaten öyle çok da film izlemedim. Müzik de dinlemedim. Ruhumun dişleri söküldü gıdasızlıktan. Ama bu vakitsizlikten dolayı kötü filmlere şans vermedim. Neredeyse hepsi film gibi filmdi. Belki siz hala izlememişsinizdir de bulduğunuz boş vakti iyi değerlendirmek istiyorsunuzdur diye düşünüp  17. film sepetini hazırladım size. Şimdiden iyi seyirler.

Sağ Salim


Son zamanlarda izlediğim en iyi Türk komedi filmi. Ben çok sevdiğim filmleri tüm çok sevdiğim insanlarla izlemekten hiç sıkılmam ve bu filmi 4 kez izledim. En son annemle izledim ve gece yarısı attığı kahkahalar hala kulağımda. Oyuncu kadrosu bu filmin çekildiği dönemde mütevazi sayılabilir. Ancak ilerde bu oyuncuların müthiş parlayacağından şüphem yok. Özellikle Salim rolündeki Burçin Bildik'i ben ilk kez bu filmde gördüm ve çok beğendim. Adının Burçin olması da ilginçmiş. Çok dizi izleyen biri olmadığım için Fulya Zenginer'i de burada gördüm. O da hem çok güzelmiş hem de çok iyi oyuncu. Alper Saldırgan'ı da diğerleri gibi ilk kez burada izledim ve "Beni Böyle Sev" dizisini izlemek için Zeynep Çamcı dan sonra ikinci sebebim oldu. Çok uzatmaya gerek yok. Ben beğendim. Bişeyler canınızı sıkmışsa ve zamanınız varsa açın izleyin derim.

Bana Bir Soygun Yaz


Bu filmi de beğendim sayılır ama öyle çok da şey değil hani.  Senaryo vasat ama oyunculuklar güzel. Oyuncular filmi kurtarmış diyebilirim. Bazı oyuncular benim için yeniydi. Bazı karakterler sıradışıydı. Mafyanın dini kullanması daha önce işlenmemiş bir konu olması bir tarafa bu durumun inceden bir gönderme içermesi filmin en can alıcı kısmı bence. İzleyin veya izlemeyin demiyorum ama ben izledim. Pişman da değilim.


Celal ile Ceren


Senaryosu üç cümle ile anlatılabilecek kadar basit duruyor olsa da, hatta bu filmden sonra izlediğim The Hangover  filminin çakması gibi gelse de , bir çok yerinde bel altı şaka ve küfürler içeriyor olsa da, sadece bir kaç sahnede kahkaha attırabilmeyi başarabilmiş olsa da,  izlemeseniz çok şey kaybetmezsiniz desem de siz merak edecek ve bir gün mutlaka bu filmi izleyeceksiniz. O yüzden çok fazla şey söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar arkadaş baskısıyla olsa da ben bile izledim. Size nasıl izlemeyin diyeyim ki? İzlemeyin desem acaba nesi kötü diye merak eder izlersiniz. Kasmayın o a halde, her şeyi zamana bırakın.

 The Hangover


Bu filmi büyük ihtimalle sizden sonra izlemiş oldum Ama illaki birilerinden önce de izlemişimdir. Ben bu önce izleme muhabbetine neden giriyorum anlamış da değilim. Ne zaman izlediysem izledim değil mi ? Sonuçta film hakkında ne düşündüğümü söylemek için buradayım Kısa keseyim ; Beğendim. Kurgu da bir bütünlük ve özgünlük hakim. Zaten film çoktan efsaneler arasında girmiş durumda. İzlerken eğlendim. Sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum.

İyi seyirler.



Read On 0 Yorum

Zeitgeist - Suriye

Çarşamba, Nisan 03, 2013


İnsanların internette ne yaptığı bilgisi akıllı pazarlamacıların ve zamanın ruhunu anlamış şirketlerin ilgilendiği birşey aslında. Ama benim gibi "sadece merak edenler" de yok değil. İnternette insanların en çok ne yaptığını bulmak için yapılacak en iyi şey onların ne aradığına bakmaktır. Çünkü internet kullananlardan çok azı gideceği internet sitesinin tam adresini yazar adres çubuğuna. En basiti facebook.com yazabilecekken neredeyse tamamı google a girip facebook yazıp aratır ve oradan gider bu siteye. Oysa sadece ". com" eklemesi yeterlidir. Hatta araştırırken daha ilginç bir sonuca rastadım; ülkemizde "google" kelimesi google da en çok aranan 10 kelime arasında. Yani "Google" a bile google da arayarak giren bir milletiz. Bu kadar üşengeç olmamızın işe yarar tarafı internette ne yaptığımızın cevabına ne aradığımızı bularak ulaşabilmemizdir bence. Peki ne aradığımızı nereden bulabiliriz ? Onun cevabını da google veriyor. Zeitgeist raporlarını kurcalamak gerçekten eğlenceli.

Daha önce Tunus Libya ve Mısır için buna benzer incelemeler yapmış ve blogda paylaşmıştım. Hatta İstanbul'da Özel bir üniversitenin düzenlediği Arap baharının en çalkantılı dönemlerine denk gelen bir sosyal medya paneline katılmış ve ülkelerin yaşadıkları süreçler ile internette aradıklarının nasıl paralellikler gösterdiğini anlatmıştım. Anlattıklarım panele konuşmacı olarak gelenlerin bile çok hoşuna gitmişti ki panelden sonra benimle bu konu hakkında konuşmak isteyenler oldu. O gün orada şöyle demiştim, "Sosyal medyayı etkili kullanan 3 ülkede devrim oldu ve diktatörler gitti. Bugün Libya halkının sosyal medyadaki hareketliliği de diğer üç ülkeye benziyor. Çok sürmez Libya'da da devrim olur." Ve çok sürmedi. Kaddafi diğer üç diktatörden daha acı ve ani gitti. Bugün bu anlamda incelenmesi gereken ülkeyi hepiniz tahmin etmişsinizdir. Suriye.
 



Suriye'de yaşananlar hiçbirinde yaşanmadı. Suriye daha kanlı, daha zor ve acı günler geçiriyor. Esad diğerlerinden daha diktatör olacak ki bu kadar uzun süre dayanabildi. Esad'a bu cesareti verenlerin bile midesini bulandıracak zalimlikler yaşanıyor Suriye'de. Suriye halkının bu süreçte interneti nasıl kullandığı konusunda ipucu verir diyerek Zeitgeist raporlarından son 3 ayı inceledim. Yaşananlar gibi buradaki sonuçlar da diğerlerine hiç benzemiyor. Sonuçlar süreçle neredeyse alakasız diyebilirim. Milletin eli whatsapp'ta gözü facebook ta. Ayrıca oyunlar , kızlar, viber gibi aramalar da oldukça fazla. Akla bir kaç ihtimal geliyor. Ya millet yaşananlara kayıtsız, ya da yaşananlardan dolayı internete kayıtsız. Suriye'de interneti kimler kullanabiliyor orası da meçhul. Zannediyorum ki zulüm gören halkın ne interneti, ne internete girecek vakti ne de internet bağlatacakları bir evleri var artık. Bu konuda meydan tuzu kurulara kalmışa benziyor sonuçlara bakılınca. Bir ihtimal daha var aslında. Aramalarda facebook ve whatsapp'ın bu kadar fazla olması iletişim ve koordinenin daha çok bu araçlarla sağlanıyor olmasıyla da açıklanabilir pekala. Facebook toplumsal hareketlerde eskiden beri etkili bir şekilde kullanılıyordu zaten. Ama whatsapp yeni. Son ihtimali güçlendiren gelişmeler de yaşanmış zaman içinde. Esad whatsapp'ı yasaklatmış. Hatta vatandaşlar tarafından çekilen fotoğraf ve videoların yayılmasını engellemek için IPhone kullanımını da yasaklamış Esad. Bu yasaklar Suriye ile sınırlı da değil. Daha bir hafta önce Suudi Arabistan Telekomünikasyon ve Enformasyon Teknolojileri Komisyonu , şifreli görüşme ve bağlantıları gerekçe göstererek Skype, Viber ve WhatsApp'ı yasaklayabileceklerini duyurmuş.

Elbette ki gerçeği bilgisayarlarımızın başında oturup sıcak yataklarımızda akıl yürüterek bulamayabiliriz. Gerçek orada, daha soğuk, daha kanlı, daha acı. Benim yaptığım gereksiz bir kaç analiz. Hepsi bu !
Read On 4 Yorum

Türkiye'nin Yakın Tarihi

Pazar, Mart 31, 2013


İlber Ortaylı'nın Ntv de yayınlanan Tarih Dersleri programlarını ilgiyle takip ederdim ancak kitaplarını okumak şimdiye nasipmiş. İstanbul'a geldim ama haftasonu hariç sürekli yağmur vardı ve yağmurlu günler kitap okumak için tasarlanmıştır. İlber Ortaylı'nın ne kadar büyük bir tarihçi olduğunu söylemek bana düşmez elbette. Diğer yandan Halil İnalcık' ın ( İlber Ortaylı dahil bir çok büyük tarihçinin hocası ve hatta dünyanın yaşayan en büyük bir kaç tarihçisinden biri) "Devlet-i Aliyye" adlı kitabını da okumaya devam ediyorum.

İlber hocanın okuduğum ilk kitabı demiştim. Adı "Türkiye'nin Yakın Tarihi" . Kitap, Anayasa tarihimiz ile başlıyor. İlk anaysa denemelerinden , darbe anayasalarına kadar tüm anayasa serüvenimizi özetle anlatmış. Birinci Dünya savaşını, yeni meclisi, Ankara'nın başkent seçilmesini, hilafeti ve harf devrimini kendi ilginç analizleriyle kaleme almış. Daha sonra 2.Dünya savaşını, demokrasi geçmişimizi ve her alanda yaşamış olduğumuz değişimi anlatıp Türkiye'nin dış politikasına geçmiş. Türkiyenin , komşuları, OrtaDoğu ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini tek tek ve en başından anlatmış ki benim en sevdiğim ve ilgiyle okuduğum kısımları buralarıydı. Zaten kitabın yarısını kalemle işaretledim, altını çizdim, not aldım. Son bölümde tarihi değerlerimizi, bunların korunma/ma/sı sorununu ve eğitim sistemimiz ile ilgili görüşlerini paylaşmış. Konu zenginliği olan bir kitap ancak sayfa sayısı 240. Yani aşırı detay arayanların beklentilerini karşılamayabilir. Daha çok belli konuları ve süreçleri sırasıyla ve özet bir şekilde sunarak son yüzyılımız hakkındaki bilgileri düzene sokma amacı taşıyor bu kitap. Ve İlber Ortaylı bunu müthiş bir objektiflikle başarıyor. Bir şeyi anlatırken farklı ama alakalı on şeyi öğretebiliyor olması hocanın kültür zenginliğinin, derinlemesine analizleri ise onun bir tarih papağanı olmadığını bilakis büyük bir tarih düşünürü olduğunun kanıtı. Bence mutlaka okumanız gereken bir eser. Ben belli aralıklarla tekrar okumayı düşünüyorum. Siz de okuyun. Çocuklarınız da okusun. Varsa torunlarınız onlara da okutun.

Hadi hoşca bakın zatınıza

"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen "

Read On 2 Yorum

Ömer mi Fatih mi ?

Cuma, Mart 29, 2013


Sizinle paylaşmak istediğim mühim bir problemim var. Ne kadar cömert ne kadar paylaşgan bir insanım değil mi? Paylaşa paylaşa problemlerimi paylaşıyorum. Paylaşmayı öğretmedilerse demek ki... Aslında paylaşmaya alıştırmak için  "Bak eğer o çikolotadan arkadaşına da vermezsen arkadaşının yılanı gece rüyana gelir" diyerek  "korkutma" yöntemini de uygularlardı ama işte korku ile nereye kadar hacı.. Sevgiyle olur böyle şeyler bilirsiniz. Hayatımda bir kez bile biriyle doğum günü pastamı paylaşmış bir insan değilim. Zaten 25 yaşına girdim geçen gün ilk kez doğum günü pastam oldu onu da kardeşim elleriyle yapmış sağolsun amma ve lakin paylaşılamayacak kadar berbat olmuştu ben bile zor bitirdim payımı, elleri dert görmesin. Bu sebeple pasta, para veya sevinç gibi daha paylaşılası şeyler değil dert , tasa ve problemlerimi paylaşıyorum. Sebebini de anlattım ki isyan etmeyesiniz. İnşallah pasta , para ve sevinçlerimi de şeyaparız bi gün. Ağzım gitmiyo "paylaşırız" demeye , o kadar.

Gelelim benim mühim problemime. İsmim. Evet benim isim sorunsalım var. Hayır ismimden memnunum fakat ismimden emin değilim. Hani bişeyi çok iyi bilfiğimizi, olaya vakıf olduğumuzu ifade etmek için "adım gibi biliyorum" deriz ya ; işte benim adım bile şaibeli. Nasıl mı ? En başa dönelim.

22 Şubat 1988 Pazartesi günü anne babamın ilk çocuğu olarak 7 aylık dünyaya gelince bizimkilerin eli ayağı hafif birbirine dolanmış doğal olarak. Hazırlıksız yakalanınca telaş taşkala heyecan vs derken babam bazı işlemler için evden çıkıp şehre gitmiş koşa koşa. Hee bu arada evde doğmuşum. Neyse işte sonra babam işi bitince eve gelmiş ki bana isim koymuşlar bile. Huop bir flashback ismimin konulduğu ana gidelim. Babam şehre gidince uzaktan akraba ak sakallı Hanefi Dayı gelmiş bize. Almış beni kucağına başlamış kulağıma ezan okumaya. Sağ kulağıma ezan , sol kulağıma kamet ve koymuş adımı nihayet. Ömer . Tamam da Hanefi Dayıcım, ak sakallı dedecim, Ömer çoookk güzel isim tamam da bu yapılır mı babama. Adamın ilk çocuğuyum ben. Adam telaştan sevincini yaşayamamış apar topar bi yere kadar gitmiş, sen fırsattan istifade ıslak betona isim yazar gibi gelip koymuşun çocuğun adını. Hayır isim olayı o kadar acele değil ki, yaşaması için ciğerler açılsın diye kıçına tokatı vurdun mu bitti. Atalarımız büyüyüp ata binene kadar isim vermezlermiş çocuğa. O da enteresan gerçi, şimdi öyle bi adet olsa anaokullarında kaos yaşanırdı. Düşünsene bir sınıf dolusu veledin adlarının "yeni klasör" , "untitled" veya "asdf" olduğunu.

Benim isim sorunsalıma tekrar dönersek şuanda adım "Fatih" bildiğiniz gibi. Peki nasıl olmuş bu ? Babam demiş ki "Ömer" çok güzel bir isim. Evet ama burada kimse Ömer'e Ömer demez. Bu yüzden Ömer olmaz Fatih olsun. Ve Fatih olmuş adım. Evet bence de Ömer çok güzel bir isim. Adalet timsali 2. büyük Halife Hz. Ömer'in ismi. O ki Peygamber Efendimiz “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.”  demiştir. Ancak babamın "Bizim burada kimse Ömer'e Ömer demez" öngörü ve tespiti son derece yerinde. Okuldan, mahallemden ve çevremden de biliyorum ki kimse Ömer'e Ömer demiyor. Ya kısaltıyor, ya da değiştiriyor ya da sonuna "cik" ekini getiriyor.

Peki bu anlattıklarından kafanı meşgul eden soru ne?  Bunun neresi problem? diye sorabilirsiniz. Problem şu; Peygamber Efendimizin çocuklara konulacak isimler konusunda bir uyarı ve tavsiye niteliğindeki hadisi şöyle ; “Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” Problem Fatih ismi değil tabi ki. O da güzel isim bence ama kıyamet gününde benim adım kulağıma ilk okunan Ömer mi yoksa sonradan konulan Fatih mi olacak acaba ? Bu dünyada isim çok da önemli değil sonuçta, her işimizi TC kimlik numarası ile hallediyoruz da orada isim önemliymiş. Baba ismi diyor ya hani hadiste, işte benim o da sıkıntılı. Babamın normalde adı Fikret, ancak kimliğe nüfus memurları yanlışlıkla amcamın adı olan Fahri yazmışlar. Resmiyette Fahri ama normal hayatta Fikret olarak biliniyor adı. Yani benim baba ismi de şaibeli ya la. O tarafta sırf bunun stresiyle ne biliyorsam unuturum. Ya da bu durum o tarafta karşıma evrakta sahtecilik olarak çıkar mı ? :) Tabi ki bazı sorularım espri mahiyetinde ama ciddi ciddi merak ettiğim sorular da yok değil.


Bunlar hep erken doğmamın getirdiği sorunlar. Siz siz olun erken doğmayın, erken doğurmayın. Bir de aceleci kişilere derler ya " 7 aylık mısın kardeşim?" diye. Onun bilimsel bir tarafı yok söyleyim. Yani dünyaya gelmekte acele eden her zaman acelecidir  şeklindeki ön yargı tamamen boş. Kendimden biliyorum. O 2 ay  erkenciliğimin getirdiği rehavetle hayatım boyunca her şeye 3 dakika 5 dakika geç kalıyorum. Ulan nasılsa 2 ay erken geldim diyerekten mi yapıyorum bunu yoksa dünya benden 2 ay sonra gelmiş de ben 2 ay mal gibi onu beklemişim gibi ekilmişlik hissi mi yaşıyorum bilmiyorum. Tam çözemediğim şeyler bunlar. Boşverin siz. Yormayın kafanızı :)


Read On 6 Yorum

Aşka Dair | İskender Pala

Cumartesi, Mart 16, 2013


Kitap okumak boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite değildi benim için. Taa ki 4 ay evvel şu an çalıştığım işe  başlayana kadar. Gündüz 10 dan akşam 8' e 9'a hatta muhabbet veya canlı yayınlara bağlı olarak 11 buçuğa kadar televizyondayım. Haftada en az 1 gün de kanalda geçiriyorum geceyi ve eve gittiğimde yine yaptığım işte daha iyi olabilmek için gece geç saatlere kadar yabancı kaynaklardan after effect, cinema 4d, sony vegas, premier ve faydalı olabilecek diğer programlar ile ilgili tutorial izliyorum, yeni şeyler deniyorum vs. Yani kendimi tamamen işime ve işimde daha iyi olmaya kanalize etmiş durumdayım. Kitap okumaya yine de ara vermiş değilim ama maalesef kitap okumak benim için " boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite" olup çıktı. Çok fazla kitap aldım bu süreçte, çoğuna başladım ama çok azını bitirebildim. Çabuk sıkılmaya başladığımı farkettim. Belki de işler sebebiyle okumakta olduğum kitaplara yoğunlaşamadığımdandır. Ama dediğim gibi hiç okumuyorum da değil. Uyumadan önce ve sıkıcı canlı yayınlar sırasında okuyorum genellikle. 

İskender Pala'nın Aşka Dair kitabı  okuduğum diğer kitaplar kadar uzun olsaydı hala bitirememiş olabilirdim. Kitapla değil benimle ilgili mazeretlerden tabii. Aşk' a dair kitaplar okumadığımı daha önce çok kez söylemiştim aslında. Ama İskender Pala farklı bir insan. Ünlü ve başarılı bir yazar olmasına rağmen ben onu en çok televizyonda katıldığı programlardan tanıdım. Yani ilk o şekilde tanıdım değil. Kitaplarını biliyordum hatta almıştım ama onunla ilgili düşüncelerimin şekillenişi televizyon programlarında sakin sakin ama heyecanlı tavrı , sessiz sessiz ama vurucu sözleri, karışık karışık ama inci gibi dizdiği kelimeleriyle oldu. Okumalıyım dedim İskender Pala'yı. Okudukça yazdıklarının televizyonda gördüğüm İskender Pala ile ne kadar uyumlu olduğunu farketim. Bu da sanırım içinden gelerek, hakkını vererek ve derine inerek yazmasının bir sonucu. "Onu okumak" galiba İskender Pala' da gerçekleşen bir durum. "Onu okumak" ile "Onun kitaplarını okumak" arasında fark yok gibi. Zaten okurken İskender Pala'nın karşınızda oturmuş yine sakin sakin anlattığını zannediyorsunuz. Bazen anlamakta zorluk çekebiliriz. Ama farklı olan şey değil midir zaten anlaşılmaz olan. Bir şeyi ilk seferde anlıyorsan ya zaten onu daha önce biliyordun da şimdi yeniden hatırladın ya da aslında onu bulmaya sen de çok yaklaşmıştın hatta üstüne basıp basıp geçiyordun da görememiştin. Ama anlaşılmaz olan şey ya gerçekten anlamsızdır ya da ezberden ve taklitten uzak , yeni ve farklı bir şeydir. İşte İskender Pala hem  o yeni ve farklı olanı ortaya çıkarmak hem de üstüne basıp basıp geçtiklerimizi göstermek için derinlere iniyor bu kitabında. "Konusuna gelince.." dersem komik olur. Konusu "Aşk" işte. Formattan bahsedebilirim sadece; kitapta aşka dair 40 hikaye var. Okuyun derim. Ama yavaş yavaş, sindire sindire.  Şimdiden iyi okumalar.

Read On 2 Yorum

Yaratıcı Dehanın Sırları

Pazartesi, Mart 04, 2013


8 9 aydır ara sıra açıp okuduğum bir kitap bu. Zaten bu kitabı 2 günde okuyup kapatmak ne kadar doğru tartışılır. Ben aslında kişisel gelişim kitaplarını hiç sevmem ve okumam. Ancak bu kitabı o kategoriye sokmak sanırım kitaba hakaret olur. İlk bakışta öyle görülebilir evet. Zira kapağında Wall Street Journal'ın " Düşünme Tarzınızı Kesinlikle Değiştirecek" şeklinde iddialı ve kişisel gelişim kitaplarında görebileceğimiz bir açıklama yer alıyor. Ama aynı kapakta üstteki iddianın palavra olmadığını düşündüren başka bir açıklama da yer alıyor ; NATO ve ABD Ordusu İstihbarat Uzmanları ile Akademisyenler Tarafından Başvuru Kaynağı Olarak Kullanılan Kitap.




Önce yazar Michael Michalko ' yu tanıyalım.

Michael Michalko kitapları birçok dile çevrilen dünyaca ünlü bir yaratıcılık uzmanıdır. Birleşik Devletler ordusunda görev aldığı dönemde NATO istihbarat uzmanları ve uluslararası akademisyenlerden oluşan bir ekibin lideri olarak askeri, politik ve sosyal problemlerin çözümünde kendi oluşturduğu yaratıcılık yöntemlerinden yararlandı. Michael askeriyeden ayrıldıktan sonra yaratıcılık tekniklerini CIA'in beyin fırtınası toplantılarında kullandı. Generel Electric, Kodak, Microsoft, Ford , Wall- Mart , Gilette ve Hallmark gibi devlerin yanısıra hükümete bağlı örgütler ve derneklere danışmanlık yaptı.

"Women in Business" in Son on yılın en iyi kitaplarından biri olarak gördüğü 'Yaratıcı Dehanın Sırları' na gelelim tekrar. Bu kitabı okumak tozdan çalışamaz duruma gelip sürekli ısınan bir bilgisayarın fanını elektrikli süpürge ile temizlemek, yazın müthiş sıcağında yağ ter içinde kalmış birinin mentollü şampuanla yıkanması, otobüs camına dönmüş gözlüklerin kadife ile paklanması , ayakabının içine kaçmış mercimek büyüklüğündeki taşın çıkarılması gibi bişey. Bugüne kadar okuduğumuz tüm kitaplar ve yazarlar bize ne düşünmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Hepsi kendilerince işin doğrusunun ne olduğunu biliyorlar ve okuyanların da öyle bilmelerini istiyorlar. Sadece yazarlar mı yapıyor bunu peki ? Siyasetçiler, liderler , sanatçılar, öğretmenler, anne babalarımız... Hepsi bize kendi doğrularını anlatmıyorlar mı ? Biz ne kadar onların doğrularına inanırsak onlar o kadar başarılı oluyorlar. Herkes ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor bize. Oysa ne düşündüğümüzden çok nasıl düşündüğümüz önemli değil mi? Bir olaya tüm yönleriyle bakabilmek, kimsenin düşünemediği şekilde düşünmek, kimsenin göremediği şeyleri görebilmek , amaca ulaşmak için doğru soruları seçmek , alternatifler üretmek ... Kısacası düşünebilmek.. Bu kitabı kişisel gelişim kitaplarından ayıran en önemli fark şu ; Kişisel gelişim kitapları hep " farklı düşünün, empati kurun, alternatif üretin, kimsenin görmediğini görün, kimsenin düşünmediğini düşünün" bıdıbıdısı yaparken bu kitap tüm bunları nasıl yapacağımızı anlatıyor. Yani kişisel gelişim kitapları yaratıcı düşünün derken bu kitap nasıl daha yaratıcı düşünebileceğimizi öğretiyor.

Peki nasıl düşünmemiz gerektiğini bu adam nereden biliyor? Onun yöntemlerinin kaynağı ne ? Kaynağı tarihteki büyük düşünürler.. Leonardo da Vinci' den Charles Darwin'e , Einstein'dan Edison'a , Richard Feynman'dan Walt Disney' e kadar tarihteki en büyük yüz düşünürü mercek altına alan yazar hangi düşünürün veya mucitin hangi özelliklerinin ön plana çıktığından ve nasıl bir yöntem izlediğinden yola çıkarak günlük hayatımızda kolayca uygulayabileceğimiz teknikler ortaya koyuyor.

Creative zeka doğuştan mı gelir yoksa aktarılabilir mi ? Yani biz de bu yöntemleri uygulayarak başarılı olabilir miyiz ? Araştırmalar düşünme şeklinin başarıda son derece önemli olduğunu ortaya koymuş. Toplumbilimci Zuckerman 1977' de Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Nobel Ödüllü kişiler hakkında ilginç bir çalışma yayımlamış. Enrico Fermi'nin 6 öğrencisinin de ödül aldığını ortaya çıkarmış. Ernest Lawrence ve Niels Bohr ödül kazanan dört öğrenci yetiştirmiş. O dört kişi içinde bulunan J.J Thomson ve Ernest Rutherford da Nobel Ödüllü on yedi öğrenci yetiştirmiş. Ödül kazanan 17 öğrencinin hocalarının aynı kişiler olması tesadüf olamayacağına göre şöyle bir gerçek var ; düşünme şekli öğrenilebilir ve aynı hocanın farklı alanlarda onlarca Nobel Ödülü kazanan öğrencisi olması ne düşündüğünün öğretilmesi ile değil nasıl düşündüğünün öğretilmesi ile mümkün olmuştur.

"Dahiler nasıl fikir üretirler ?  Mona Lisa'yı ve izafiyet teorisini üretmek için nasıl bir düşünme tarzına sahip olmak gerekir? Tarihteki Eisntein'ların , Da Vinci' lerin , Darwin'lerin, Picasso'ların, Michelangelo'ların , Galileo' ların , Freud'ların ve Mozart' ların düşünme tarzlarını ne karakterize eder ? Onlardan ne öğrenebiliriz ? Bu kitabın amacı bu düşünme stratejilerini tanımlamak ve onları işinizde ve özel hayatınızda daha yaratıcı olmak için nasıl  uygulayabilecenizi göstermektir."

Kitapta diyor ki ; Bir Da Vinci ya da Einstein olmayabilirsiniz ama niyeti veya bilgisi olmayan bir başkasından daha yaratıcı olacaksınız. Tüm bunların sizi nereye götüreceği bilinmez. Yaşadığımız dünya vaatler değil fırsatlar dünyası.

Read On 0 Yorum

Ahlak

Salı, Şubat 26, 2013
Bobileri bilip takip edenler "Bu monteyi koymazsam ölürüm" konu başlığına da aşinadır mutlaka. İşte o konu başlığından esinlenerek bu yazıyı yazmazsam ölürüm diyorum. Yakın zamanda sinirimi bozan, midemi bulandıran, insanlara ve insanlığa olan inancımı kıran bir yığın konuya değinmek istiyorum. İçimde kalmasın hem zaten içimizde tutamadıklarımızı yazmıyor muyuz buralara. Elbette hepsini yazacak zamanım yok. Şimdilik iki tanesine değineyim. İçimde döndürüp durduğum ve bünyemin kabul etmediği bu iki şeyi kusmuş olurum belki. Belki bir parça rahatlarım.



Birincisi Emre Belözoğlu. Bu dengesizin vukuatları artık yordu bizi. Sapık. Hasta. Utanmaz. Yalancı. Bıktık ! Bıktık abi yeter ! Onu bu ülkeye defalarca getiren de en az onun kadar suçlu ve sorumlu. İngilterede oynadığı kısa süre içerisinde adı bir çok kez ırkçılıkla anılan, utanıp pişmanlık duyacağı yerde bir başka siyahi futbolcuya da maymun dediği için Daily Mirror gazetesinin kovulması yönünde kampanya başlattığı, İngiltere'de oynayamayacak duruma geldiği için Fenerbahçeye transfer edilen, geçen yıl Trabzonsporlu Zokora'ya yönelik sarfettiği ırkçı küfürle haftalarca gündemi meşgul eden, ağzından küfürü hiç düşürmeyen, seyirciye ve basına el kol işaretleri yapan, yaptıklarından utanmayan agresif ve ahlaksız bir insanı defalarca transfer eden de, onu takımın kaptanı yapan da, onu savunan da, onu milli takıma çağıran da en az onun kadar ahlaksızdır. Zeki desen değil, ahlaklı desen hiç değil... Atatürk'ün bile sevmediği bir sporcuyu milli takımın kaptanı yapıyorlar... Gençler onu örnek alıp gerekli mercilere küfrediyorlardır eminim.





Sinirimi bozan ikinci olay bir yarışma programında gerçekleşti. Tamer Karadağlı'nın sunduğu Güven Bana adlı yarışma programı bana göre bir yarışmadan öte insanların fareler gibi kullanıldığı bilimsel bir deney. Programa laf çakmıyorum hayır. Ama amacı konusunda şüphelerim var. Sanki insanlığın öldüğünü kanıtlamak isteyen bir akademisyen böyle bir düzenek kurmuş da bin kez denedikten sonra ortaya çıkan verilerle bir sonuca varacak. Hani okulda koca bir dönem anlatılanların ne derece öğrenildiği sınavlarla ölçülür ya işte aşk, ahlak, adalet, merhamet, güven, dostluk, inanç ve daha binlerce değerimizin paramparça edildiği tüm magazin programlarının bu değerlerimizi ne kadar parçalayabildiğini ölçen sınav da bu yarışma programıdır bence. Videoyu izlediğimde kendimi çok kötü hissettim. Yunus Emre diyor ya ; Aşkın pazarında canlar satılır Satarım canımı alan bulunmaz Yunus öldü deyu sela verirler Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez. Bunun üzerine düşündürdü beni. Dünya ne dünyası? Aşk pazarı mı ? Hayvan pazarı mı ? Bir araba kazası olsa ve arabayı süren adam ölse. Diğer insanlar da tutup adamı bir kenara fırlatsa arabayı gömseler. Arabanın arkasından ağlasalar. Çok değerli bir araba olduğunu, şöyle güzel özellikleri vardı, böyle hızlı giderdi, öyle genişti... diye öve öve bitiremeseler.. Çok garip olurdu değil mi ? Peki bedenimiz, ruhumuzun kullandığı bir araba değil mi ? Bizim için hangisi değerli? Ruh mu beden mi ? Aşk, ahlak, mertlik, inanç, dürüstlük, güven, dostluk... tüm bu değerlerin ruha ait özellikler olduğunu biliyorsak ve buna rağmen videoda gördüğümüz insancığa benzeyenler yaptıklarının doğruluğundan zerre şüphe duymuyor , vicdanen kendilerini kötü hissetmiyor ve gerçekten insan olanlardan daha fazla özgüvene sahip olabiliyorlarsa bu dünya aşk pazarı olamaz. Olsa olsa mal pazarı olur. Dünyayı kim ne nasıl bu hale getiriyor sormayalım mı ? Bir kağıt parçasına her işi yaptıran sihrin kaynağı insanların paraya olan iman güçleridir.


Son olarak.

"Kıyamet günü, müminin terazisinde, güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur. Allah teâlâ, çirkin konuşan ve ne konuştuğunu bilmeyenlerden nefret eder." - Hz Muhammed (S.A.V)
Read On 5 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    8 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar