Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Ve "Kısaca Fd" Gider.

Perşembe, Nisan 11, 2013


Blog olayına nokta koydum. 5 yıl oldu. Hakkınızı helal edin. Artık yokum.
Read On 0 Yorum

Gitmek

Perşembe, Nisan 11, 2013


Gitmek, gidenin günahı mıdır ? Bi arkadaşım demişti ki ; "Gidiyorsa eğer biri problem kalanda değil gidendedir" Ama ben biliyordum bunu kendini sevmediği için söylediğini. Çünkü söylediği şey çok mantıksızdı. Geride kalan kendi olsaydı belki o da mantıksız bulacaktı. Aynı evde yaşadığın birini kaybetmek nasıldır bilmem ama zor olmalı zannımca. İlla ölmesi de gerekmez. Kardeşindir evlenir gider, annendir ayrılır gider, ev arkadaşındır bitirir gider... Sonra sen kalırsın.. Sadece sen kalırsın ama sadece o gitmiş değildir işte. Göremediğin, farkına varamadığın başka şeyleri de götürmüştür yanında.. Kapıların ne tarafa açıldığını karıştırırsın, artık lambaların düğmelerini bulamazsın karanlıkta, musluğu ne tarafa çevirirsen sıcak aktığını hatırlayamazsın... Yabancılaşırsın sana eskisinden daha çok ait olan eve.. Daha soğuk daha sessiz olmasına hiç girmiyorum bile.. Bazen biri can evinden gider... İşte böyle kalırsın ortada mal gibi.
Read On 2 Yorum

Film Sepeti 17

Pazar, Nisan 07, 2013

Kaç ay olmuş sepete film eklemeyeli. Zaten öyle çok da film izlemedim. Müzik de dinlemedim. Ruhumun dişleri söküldü gıdasızlıktan. Ama bu vakitsizlikten dolayı kötü filmlere şans vermedim. Neredeyse hepsi film gibi filmdi. Belki siz hala izlememişsinizdir de bulduğunuz boş vakti iyi değerlendirmek istiyorsunuzdur diye düşünüp  17. film sepetini hazırladım size. Şimdiden iyi seyirler.

Sağ Salim


Son zamanlarda izlediğim en iyi Türk komedi filmi. Ben çok sevdiğim filmleri tüm çok sevdiğim insanlarla izlemekten hiç sıkılmam ve bu filmi 4 kez izledim. En son annemle izledim ve gece yarısı attığı kahkahalar hala kulağımda. Oyuncu kadrosu bu filmin çekildiği dönemde mütevazi sayılabilir. Ancak ilerde bu oyuncuların müthiş parlayacağından şüphem yok. Özellikle Salim rolündeki Burçin Bildik'i ben ilk kez bu filmde gördüm ve çok beğendim. Adının Burçin olması da ilginçmiş. Çok dizi izleyen biri olmadığım için Fulya Zenginer'i de burada gördüm. O da hem çok güzelmiş hem de çok iyi oyuncu. Alper Saldırgan'ı da diğerleri gibi ilk kez burada izledim ve "Beni Böyle Sev" dizisini izlemek için Zeynep Çamcı dan sonra ikinci sebebim oldu. Çok uzatmaya gerek yok. Ben beğendim. Bişeyler canınızı sıkmışsa ve zamanınız varsa açın izleyin derim.

Bana Bir Soygun Yaz


Bu filmi de beğendim sayılır ama öyle çok da şey değil hani.  Senaryo vasat ama oyunculuklar güzel. Oyuncular filmi kurtarmış diyebilirim. Bazı oyuncular benim için yeniydi. Bazı karakterler sıradışıydı. Mafyanın dini kullanması daha önce işlenmemiş bir konu olması bir tarafa bu durumun inceden bir gönderme içermesi filmin en can alıcı kısmı bence. İzleyin veya izlemeyin demiyorum ama ben izledim. Pişman da değilim.


Celal ile Ceren


Senaryosu üç cümle ile anlatılabilecek kadar basit duruyor olsa da, hatta bu filmden sonra izlediğim The Hangover  filminin çakması gibi gelse de , bir çok yerinde bel altı şaka ve küfürler içeriyor olsa da, sadece bir kaç sahnede kahkaha attırabilmeyi başarabilmiş olsa da,  izlemeseniz çok şey kaybetmezsiniz desem de siz merak edecek ve bir gün mutlaka bu filmi izleyeceksiniz. O yüzden çok fazla şey söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar arkadaş baskısıyla olsa da ben bile izledim. Size nasıl izlemeyin diyeyim ki? İzlemeyin desem acaba nesi kötü diye merak eder izlersiniz. Kasmayın o a halde, her şeyi zamana bırakın.

 The Hangover


Bu filmi büyük ihtimalle sizden sonra izlemiş oldum Ama illaki birilerinden önce de izlemişimdir. Ben bu önce izleme muhabbetine neden giriyorum anlamış da değilim. Ne zaman izlediysem izledim değil mi ? Sonuçta film hakkında ne düşündüğümü söylemek için buradayım Kısa keseyim ; Beğendim. Kurgu da bir bütünlük ve özgünlük hakim. Zaten film çoktan efsaneler arasında girmiş durumda. İzlerken eğlendim. Sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum.

İyi seyirler.



Read On 0 Yorum

Zeitgeist - Suriye

Çarşamba, Nisan 03, 2013


İnsanların internette ne yaptığı bilgisi akıllı pazarlamacıların ve zamanın ruhunu anlamış şirketlerin ilgilendiği birşey aslında. Ama benim gibi "sadece merak edenler" de yok değil. İnternette insanların en çok ne yaptığını bulmak için yapılacak en iyi şey onların ne aradığına bakmaktır. Çünkü internet kullananlardan çok azı gideceği internet sitesinin tam adresini yazar adres çubuğuna. En basiti facebook.com yazabilecekken neredeyse tamamı google a girip facebook yazıp aratır ve oradan gider bu siteye. Oysa sadece ". com" eklemesi yeterlidir. Hatta araştırırken daha ilginç bir sonuca rastadım; ülkemizde "google" kelimesi google da en çok aranan 10 kelime arasında. Yani "Google" a bile google da arayarak giren bir milletiz. Bu kadar üşengeç olmamızın işe yarar tarafı internette ne yaptığımızın cevabına ne aradığımızı bularak ulaşabilmemizdir bence. Peki ne aradığımızı nereden bulabiliriz ? Onun cevabını da google veriyor. Zeitgeist raporlarını kurcalamak gerçekten eğlenceli.

Daha önce Tunus Libya ve Mısır için buna benzer incelemeler yapmış ve blogda paylaşmıştım. Hatta İstanbul'da Özel bir üniversitenin düzenlediği Arap baharının en çalkantılı dönemlerine denk gelen bir sosyal medya paneline katılmış ve ülkelerin yaşadıkları süreçler ile internette aradıklarının nasıl paralellikler gösterdiğini anlatmıştım. Anlattıklarım panele konuşmacı olarak gelenlerin bile çok hoşuna gitmişti ki panelden sonra benimle bu konu hakkında konuşmak isteyenler oldu. O gün orada şöyle demiştim, "Sosyal medyayı etkili kullanan 3 ülkede devrim oldu ve diktatörler gitti. Bugün Libya halkının sosyal medyadaki hareketliliği de diğer üç ülkeye benziyor. Çok sürmez Libya'da da devrim olur." Ve çok sürmedi. Kaddafi diğer üç diktatörden daha acı ve ani gitti. Bugün bu anlamda incelenmesi gereken ülkeyi hepiniz tahmin etmişsinizdir. Suriye.
 



Suriye'de yaşananlar hiçbirinde yaşanmadı. Suriye daha kanlı, daha zor ve acı günler geçiriyor. Esad diğerlerinden daha diktatör olacak ki bu kadar uzun süre dayanabildi. Esad'a bu cesareti verenlerin bile midesini bulandıracak zalimlikler yaşanıyor Suriye'de. Suriye halkının bu süreçte interneti nasıl kullandığı konusunda ipucu verir diyerek Zeitgeist raporlarından son 3 ayı inceledim. Yaşananlar gibi buradaki sonuçlar da diğerlerine hiç benzemiyor. Sonuçlar süreçle neredeyse alakasız diyebilirim. Milletin eli whatsapp'ta gözü facebook ta. Ayrıca oyunlar , kızlar, viber gibi aramalar da oldukça fazla. Akla bir kaç ihtimal geliyor. Ya millet yaşananlara kayıtsız, ya da yaşananlardan dolayı internete kayıtsız. Suriye'de interneti kimler kullanabiliyor orası da meçhul. Zannediyorum ki zulüm gören halkın ne interneti, ne internete girecek vakti ne de internet bağlatacakları bir evleri var artık. Bu konuda meydan tuzu kurulara kalmışa benziyor sonuçlara bakılınca. Bir ihtimal daha var aslında. Aramalarda facebook ve whatsapp'ın bu kadar fazla olması iletişim ve koordinenin daha çok bu araçlarla sağlanıyor olmasıyla da açıklanabilir pekala. Facebook toplumsal hareketlerde eskiden beri etkili bir şekilde kullanılıyordu zaten. Ama whatsapp yeni. Son ihtimali güçlendiren gelişmeler de yaşanmış zaman içinde. Esad whatsapp'ı yasaklatmış. Hatta vatandaşlar tarafından çekilen fotoğraf ve videoların yayılmasını engellemek için IPhone kullanımını da yasaklamış Esad. Bu yasaklar Suriye ile sınırlı da değil. Daha bir hafta önce Suudi Arabistan Telekomünikasyon ve Enformasyon Teknolojileri Komisyonu , şifreli görüşme ve bağlantıları gerekçe göstererek Skype, Viber ve WhatsApp'ı yasaklayabileceklerini duyurmuş.

Elbette ki gerçeği bilgisayarlarımızın başında oturup sıcak yataklarımızda akıl yürüterek bulamayabiliriz. Gerçek orada, daha soğuk, daha kanlı, daha acı. Benim yaptığım gereksiz bir kaç analiz. Hepsi bu !
Read On 4 Yorum

Türkiye'nin Yakın Tarihi

Pazar, Mart 31, 2013


İlber Ortaylı'nın Ntv de yayınlanan Tarih Dersleri programlarını ilgiyle takip ederdim ancak kitaplarını okumak şimdiye nasipmiş. İstanbul'a geldim ama haftasonu hariç sürekli yağmur vardı ve yağmurlu günler kitap okumak için tasarlanmıştır. İlber Ortaylı'nın ne kadar büyük bir tarihçi olduğunu söylemek bana düşmez elbette. Diğer yandan Halil İnalcık' ın ( İlber Ortaylı dahil bir çok büyük tarihçinin hocası ve hatta dünyanın yaşayan en büyük bir kaç tarihçisinden biri) "Devlet-i Aliyye" adlı kitabını da okumaya devam ediyorum.

İlber hocanın okuduğum ilk kitabı demiştim. Adı "Türkiye'nin Yakın Tarihi" . Kitap, Anayasa tarihimiz ile başlıyor. İlk anaysa denemelerinden , darbe anayasalarına kadar tüm anayasa serüvenimizi özetle anlatmış. Birinci Dünya savaşını, yeni meclisi, Ankara'nın başkent seçilmesini, hilafeti ve harf devrimini kendi ilginç analizleriyle kaleme almış. Daha sonra 2.Dünya savaşını, demokrasi geçmişimizi ve her alanda yaşamış olduğumuz değişimi anlatıp Türkiye'nin dış politikasına geçmiş. Türkiyenin , komşuları, OrtaDoğu ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini tek tek ve en başından anlatmış ki benim en sevdiğim ve ilgiyle okuduğum kısımları buralarıydı. Zaten kitabın yarısını kalemle işaretledim, altını çizdim, not aldım. Son bölümde tarihi değerlerimizi, bunların korunma/ma/sı sorununu ve eğitim sistemimiz ile ilgili görüşlerini paylaşmış. Konu zenginliği olan bir kitap ancak sayfa sayısı 240. Yani aşırı detay arayanların beklentilerini karşılamayabilir. Daha çok belli konuları ve süreçleri sırasıyla ve özet bir şekilde sunarak son yüzyılımız hakkındaki bilgileri düzene sokma amacı taşıyor bu kitap. Ve İlber Ortaylı bunu müthiş bir objektiflikle başarıyor. Bir şeyi anlatırken farklı ama alakalı on şeyi öğretebiliyor olması hocanın kültür zenginliğinin, derinlemesine analizleri ise onun bir tarih papağanı olmadığını bilakis büyük bir tarih düşünürü olduğunun kanıtı. Bence mutlaka okumanız gereken bir eser. Ben belli aralıklarla tekrar okumayı düşünüyorum. Siz de okuyun. Çocuklarınız da okusun. Varsa torunlarınız onlara da okutun.

Hadi hoşca bakın zatınıza

"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen "

Read On 2 Yorum

Ömer mi Fatih mi ?

Cuma, Mart 29, 2013


Sizinle paylaşmak istediğim mühim bir problemim var. Ne kadar cömert ne kadar paylaşgan bir insanım değil mi? Paylaşa paylaşa problemlerimi paylaşıyorum. Paylaşmayı öğretmedilerse demek ki... Aslında paylaşmaya alıştırmak için  "Bak eğer o çikolotadan arkadaşına da vermezsen arkadaşının yılanı gece rüyana gelir" diyerek  "korkutma" yöntemini de uygularlardı ama işte korku ile nereye kadar hacı.. Sevgiyle olur böyle şeyler bilirsiniz. Hayatımda bir kez bile biriyle doğum günü pastamı paylaşmış bir insan değilim. Zaten 25 yaşına girdim geçen gün ilk kez doğum günü pastam oldu onu da kardeşim elleriyle yapmış sağolsun amma ve lakin paylaşılamayacak kadar berbat olmuştu ben bile zor bitirdim payımı, elleri dert görmesin. Bu sebeple pasta, para veya sevinç gibi daha paylaşılası şeyler değil dert , tasa ve problemlerimi paylaşıyorum. Sebebini de anlattım ki isyan etmeyesiniz. İnşallah pasta , para ve sevinçlerimi de şeyaparız bi gün. Ağzım gitmiyo "paylaşırız" demeye , o kadar.

Gelelim benim mühim problemime. İsmim. Evet benim isim sorunsalım var. Hayır ismimden memnunum fakat ismimden emin değilim. Hani bişeyi çok iyi bilfiğimizi, olaya vakıf olduğumuzu ifade etmek için "adım gibi biliyorum" deriz ya ; işte benim adım bile şaibeli. Nasıl mı ? En başa dönelim.

22 Şubat 1988 Pazartesi günü anne babamın ilk çocuğu olarak 7 aylık dünyaya gelince bizimkilerin eli ayağı hafif birbirine dolanmış doğal olarak. Hazırlıksız yakalanınca telaş taşkala heyecan vs derken babam bazı işlemler için evden çıkıp şehre gitmiş koşa koşa. Hee bu arada evde doğmuşum. Neyse işte sonra babam işi bitince eve gelmiş ki bana isim koymuşlar bile. Huop bir flashback ismimin konulduğu ana gidelim. Babam şehre gidince uzaktan akraba ak sakallı Hanefi Dayı gelmiş bize. Almış beni kucağına başlamış kulağıma ezan okumaya. Sağ kulağıma ezan , sol kulağıma kamet ve koymuş adımı nihayet. Ömer . Tamam da Hanefi Dayıcım, ak sakallı dedecim, Ömer çoookk güzel isim tamam da bu yapılır mı babama. Adamın ilk çocuğuyum ben. Adam telaştan sevincini yaşayamamış apar topar bi yere kadar gitmiş, sen fırsattan istifade ıslak betona isim yazar gibi gelip koymuşun çocuğun adını. Hayır isim olayı o kadar acele değil ki, yaşaması için ciğerler açılsın diye kıçına tokatı vurdun mu bitti. Atalarımız büyüyüp ata binene kadar isim vermezlermiş çocuğa. O da enteresan gerçi, şimdi öyle bi adet olsa anaokullarında kaos yaşanırdı. Düşünsene bir sınıf dolusu veledin adlarının "yeni klasör" , "untitled" veya "asdf" olduğunu.

Benim isim sorunsalıma tekrar dönersek şuanda adım "Fatih" bildiğiniz gibi. Peki nasıl olmuş bu ? Babam demiş ki "Ömer" çok güzel bir isim. Evet ama burada kimse Ömer'e Ömer demez. Bu yüzden Ömer olmaz Fatih olsun. Ve Fatih olmuş adım. Evet bence de Ömer çok güzel bir isim. Adalet timsali 2. büyük Halife Hz. Ömer'in ismi. O ki Peygamber Efendimiz “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.”  demiştir. Ancak babamın "Bizim burada kimse Ömer'e Ömer demez" öngörü ve tespiti son derece yerinde. Okuldan, mahallemden ve çevremden de biliyorum ki kimse Ömer'e Ömer demiyor. Ya kısaltıyor, ya da değiştiriyor ya da sonuna "cik" ekini getiriyor.

Peki bu anlattıklarından kafanı meşgul eden soru ne?  Bunun neresi problem? diye sorabilirsiniz. Problem şu; Peygamber Efendimizin çocuklara konulacak isimler konusunda bir uyarı ve tavsiye niteliğindeki hadisi şöyle ; “Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” Problem Fatih ismi değil tabi ki. O da güzel isim bence ama kıyamet gününde benim adım kulağıma ilk okunan Ömer mi yoksa sonradan konulan Fatih mi olacak acaba ? Bu dünyada isim çok da önemli değil sonuçta, her işimizi TC kimlik numarası ile hallediyoruz da orada isim önemliymiş. Baba ismi diyor ya hani hadiste, işte benim o da sıkıntılı. Babamın normalde adı Fikret, ancak kimliğe nüfus memurları yanlışlıkla amcamın adı olan Fahri yazmışlar. Resmiyette Fahri ama normal hayatta Fikret olarak biliniyor adı. Yani benim baba ismi de şaibeli ya la. O tarafta sırf bunun stresiyle ne biliyorsam unuturum. Ya da bu durum o tarafta karşıma evrakta sahtecilik olarak çıkar mı ? :) Tabi ki bazı sorularım espri mahiyetinde ama ciddi ciddi merak ettiğim sorular da yok değil.


Bunlar hep erken doğmamın getirdiği sorunlar. Siz siz olun erken doğmayın, erken doğurmayın. Bir de aceleci kişilere derler ya " 7 aylık mısın kardeşim?" diye. Onun bilimsel bir tarafı yok söyleyim. Yani dünyaya gelmekte acele eden her zaman acelecidir  şeklindeki ön yargı tamamen boş. Kendimden biliyorum. O 2 ay  erkenciliğimin getirdiği rehavetle hayatım boyunca her şeye 3 dakika 5 dakika geç kalıyorum. Ulan nasılsa 2 ay erken geldim diyerekten mi yapıyorum bunu yoksa dünya benden 2 ay sonra gelmiş de ben 2 ay mal gibi onu beklemişim gibi ekilmişlik hissi mi yaşıyorum bilmiyorum. Tam çözemediğim şeyler bunlar. Boşverin siz. Yormayın kafanızı :)


Read On 6 Yorum

Aşka Dair | İskender Pala

Cumartesi, Mart 16, 2013


Kitap okumak boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite değildi benim için. Taa ki 4 ay evvel şu an çalıştığım işe  başlayana kadar. Gündüz 10 dan akşam 8' e 9'a hatta muhabbet veya canlı yayınlara bağlı olarak 11 buçuğa kadar televizyondayım. Haftada en az 1 gün de kanalda geçiriyorum geceyi ve eve gittiğimde yine yaptığım işte daha iyi olabilmek için gece geç saatlere kadar yabancı kaynaklardan after effect, cinema 4d, sony vegas, premier ve faydalı olabilecek diğer programlar ile ilgili tutorial izliyorum, yeni şeyler deniyorum vs. Yani kendimi tamamen işime ve işimde daha iyi olmaya kanalize etmiş durumdayım. Kitap okumaya yine de ara vermiş değilim ama maalesef kitap okumak benim için " boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite" olup çıktı. Çok fazla kitap aldım bu süreçte, çoğuna başladım ama çok azını bitirebildim. Çabuk sıkılmaya başladığımı farkettim. Belki de işler sebebiyle okumakta olduğum kitaplara yoğunlaşamadığımdandır. Ama dediğim gibi hiç okumuyorum da değil. Uyumadan önce ve sıkıcı canlı yayınlar sırasında okuyorum genellikle. 

İskender Pala'nın Aşka Dair kitabı  okuduğum diğer kitaplar kadar uzun olsaydı hala bitirememiş olabilirdim. Kitapla değil benimle ilgili mazeretlerden tabii. Aşk' a dair kitaplar okumadığımı daha önce çok kez söylemiştim aslında. Ama İskender Pala farklı bir insan. Ünlü ve başarılı bir yazar olmasına rağmen ben onu en çok televizyonda katıldığı programlardan tanıdım. Yani ilk o şekilde tanıdım değil. Kitaplarını biliyordum hatta almıştım ama onunla ilgili düşüncelerimin şekillenişi televizyon programlarında sakin sakin ama heyecanlı tavrı , sessiz sessiz ama vurucu sözleri, karışık karışık ama inci gibi dizdiği kelimeleriyle oldu. Okumalıyım dedim İskender Pala'yı. Okudukça yazdıklarının televizyonda gördüğüm İskender Pala ile ne kadar uyumlu olduğunu farketim. Bu da sanırım içinden gelerek, hakkını vererek ve derine inerek yazmasının bir sonucu. "Onu okumak" galiba İskender Pala' da gerçekleşen bir durum. "Onu okumak" ile "Onun kitaplarını okumak" arasında fark yok gibi. Zaten okurken İskender Pala'nın karşınızda oturmuş yine sakin sakin anlattığını zannediyorsunuz. Bazen anlamakta zorluk çekebiliriz. Ama farklı olan şey değil midir zaten anlaşılmaz olan. Bir şeyi ilk seferde anlıyorsan ya zaten onu daha önce biliyordun da şimdi yeniden hatırladın ya da aslında onu bulmaya sen de çok yaklaşmıştın hatta üstüne basıp basıp geçiyordun da görememiştin. Ama anlaşılmaz olan şey ya gerçekten anlamsızdır ya da ezberden ve taklitten uzak , yeni ve farklı bir şeydir. İşte İskender Pala hem  o yeni ve farklı olanı ortaya çıkarmak hem de üstüne basıp basıp geçtiklerimizi göstermek için derinlere iniyor bu kitabında. "Konusuna gelince.." dersem komik olur. Konusu "Aşk" işte. Formattan bahsedebilirim sadece; kitapta aşka dair 40 hikaye var. Okuyun derim. Ama yavaş yavaş, sindire sindire.  Şimdiden iyi okumalar.

Read On 2 Yorum

Yaratıcı Dehanın Sırları

Pazartesi, Mart 04, 2013


8 9 aydır ara sıra açıp okuduğum bir kitap bu. Zaten bu kitabı 2 günde okuyup kapatmak ne kadar doğru tartışılır. Ben aslında kişisel gelişim kitaplarını hiç sevmem ve okumam. Ancak bu kitabı o kategoriye sokmak sanırım kitaba hakaret olur. İlk bakışta öyle görülebilir evet. Zira kapağında Wall Street Journal'ın " Düşünme Tarzınızı Kesinlikle Değiştirecek" şeklinde iddialı ve kişisel gelişim kitaplarında görebileceğimiz bir açıklama yer alıyor. Ama aynı kapakta üstteki iddianın palavra olmadığını düşündüren başka bir açıklama da yer alıyor ; NATO ve ABD Ordusu İstihbarat Uzmanları ile Akademisyenler Tarafından Başvuru Kaynağı Olarak Kullanılan Kitap.




Önce yazar Michael Michalko ' yu tanıyalım.

Michael Michalko kitapları birçok dile çevrilen dünyaca ünlü bir yaratıcılık uzmanıdır. Birleşik Devletler ordusunda görev aldığı dönemde NATO istihbarat uzmanları ve uluslararası akademisyenlerden oluşan bir ekibin lideri olarak askeri, politik ve sosyal problemlerin çözümünde kendi oluşturduğu yaratıcılık yöntemlerinden yararlandı. Michael askeriyeden ayrıldıktan sonra yaratıcılık tekniklerini CIA'in beyin fırtınası toplantılarında kullandı. Generel Electric, Kodak, Microsoft, Ford , Wall- Mart , Gilette ve Hallmark gibi devlerin yanısıra hükümete bağlı örgütler ve derneklere danışmanlık yaptı.

"Women in Business" in Son on yılın en iyi kitaplarından biri olarak gördüğü 'Yaratıcı Dehanın Sırları' na gelelim tekrar. Bu kitabı okumak tozdan çalışamaz duruma gelip sürekli ısınan bir bilgisayarın fanını elektrikli süpürge ile temizlemek, yazın müthiş sıcağında yağ ter içinde kalmış birinin mentollü şampuanla yıkanması, otobüs camına dönmüş gözlüklerin kadife ile paklanması , ayakabının içine kaçmış mercimek büyüklüğündeki taşın çıkarılması gibi bişey. Bugüne kadar okuduğumuz tüm kitaplar ve yazarlar bize ne düşünmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Hepsi kendilerince işin doğrusunun ne olduğunu biliyorlar ve okuyanların da öyle bilmelerini istiyorlar. Sadece yazarlar mı yapıyor bunu peki ? Siyasetçiler, liderler , sanatçılar, öğretmenler, anne babalarımız... Hepsi bize kendi doğrularını anlatmıyorlar mı ? Biz ne kadar onların doğrularına inanırsak onlar o kadar başarılı oluyorlar. Herkes ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor bize. Oysa ne düşündüğümüzden çok nasıl düşündüğümüz önemli değil mi? Bir olaya tüm yönleriyle bakabilmek, kimsenin düşünemediği şekilde düşünmek, kimsenin göremediği şeyleri görebilmek , amaca ulaşmak için doğru soruları seçmek , alternatifler üretmek ... Kısacası düşünebilmek.. Bu kitabı kişisel gelişim kitaplarından ayıran en önemli fark şu ; Kişisel gelişim kitapları hep " farklı düşünün, empati kurun, alternatif üretin, kimsenin görmediğini görün, kimsenin düşünmediğini düşünün" bıdıbıdısı yaparken bu kitap tüm bunları nasıl yapacağımızı anlatıyor. Yani kişisel gelişim kitapları yaratıcı düşünün derken bu kitap nasıl daha yaratıcı düşünebileceğimizi öğretiyor.

Peki nasıl düşünmemiz gerektiğini bu adam nereden biliyor? Onun yöntemlerinin kaynağı ne ? Kaynağı tarihteki büyük düşünürler.. Leonardo da Vinci' den Charles Darwin'e , Einstein'dan Edison'a , Richard Feynman'dan Walt Disney' e kadar tarihteki en büyük yüz düşünürü mercek altına alan yazar hangi düşünürün veya mucitin hangi özelliklerinin ön plana çıktığından ve nasıl bir yöntem izlediğinden yola çıkarak günlük hayatımızda kolayca uygulayabileceğimiz teknikler ortaya koyuyor.

Creative zeka doğuştan mı gelir yoksa aktarılabilir mi ? Yani biz de bu yöntemleri uygulayarak başarılı olabilir miyiz ? Araştırmalar düşünme şeklinin başarıda son derece önemli olduğunu ortaya koymuş. Toplumbilimci Zuckerman 1977' de Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Nobel Ödüllü kişiler hakkında ilginç bir çalışma yayımlamış. Enrico Fermi'nin 6 öğrencisinin de ödül aldığını ortaya çıkarmış. Ernest Lawrence ve Niels Bohr ödül kazanan dört öğrenci yetiştirmiş. O dört kişi içinde bulunan J.J Thomson ve Ernest Rutherford da Nobel Ödüllü on yedi öğrenci yetiştirmiş. Ödül kazanan 17 öğrencinin hocalarının aynı kişiler olması tesadüf olamayacağına göre şöyle bir gerçek var ; düşünme şekli öğrenilebilir ve aynı hocanın farklı alanlarda onlarca Nobel Ödülü kazanan öğrencisi olması ne düşündüğünün öğretilmesi ile değil nasıl düşündüğünün öğretilmesi ile mümkün olmuştur.

"Dahiler nasıl fikir üretirler ?  Mona Lisa'yı ve izafiyet teorisini üretmek için nasıl bir düşünme tarzına sahip olmak gerekir? Tarihteki Eisntein'ların , Da Vinci' lerin , Darwin'lerin, Picasso'ların, Michelangelo'ların , Galileo' ların , Freud'ların ve Mozart' ların düşünme tarzlarını ne karakterize eder ? Onlardan ne öğrenebiliriz ? Bu kitabın amacı bu düşünme stratejilerini tanımlamak ve onları işinizde ve özel hayatınızda daha yaratıcı olmak için nasıl  uygulayabilecenizi göstermektir."

Kitapta diyor ki ; Bir Da Vinci ya da Einstein olmayabilirsiniz ama niyeti veya bilgisi olmayan bir başkasından daha yaratıcı olacaksınız. Tüm bunların sizi nereye götüreceği bilinmez. Yaşadığımız dünya vaatler değil fırsatlar dünyası.

Read On 0 Yorum

Ahlak

Salı, Şubat 26, 2013
Bobileri bilip takip edenler "Bu monteyi koymazsam ölürüm" konu başlığına da aşinadır mutlaka. İşte o konu başlığından esinlenerek bu yazıyı yazmazsam ölürüm diyorum. Yakın zamanda sinirimi bozan, midemi bulandıran, insanlara ve insanlığa olan inancımı kıran bir yığın konuya değinmek istiyorum. İçimde kalmasın hem zaten içimizde tutamadıklarımızı yazmıyor muyuz buralara. Elbette hepsini yazacak zamanım yok. Şimdilik iki tanesine değineyim. İçimde döndürüp durduğum ve bünyemin kabul etmediği bu iki şeyi kusmuş olurum belki. Belki bir parça rahatlarım.



Birincisi Emre Belözoğlu. Bu dengesizin vukuatları artık yordu bizi. Sapık. Hasta. Utanmaz. Yalancı. Bıktık ! Bıktık abi yeter ! Onu bu ülkeye defalarca getiren de en az onun kadar suçlu ve sorumlu. İngilterede oynadığı kısa süre içerisinde adı bir çok kez ırkçılıkla anılan, utanıp pişmanlık duyacağı yerde bir başka siyahi futbolcuya da maymun dediği için Daily Mirror gazetesinin kovulması yönünde kampanya başlattığı, İngiltere'de oynayamayacak duruma geldiği için Fenerbahçeye transfer edilen, geçen yıl Trabzonsporlu Zokora'ya yönelik sarfettiği ırkçı küfürle haftalarca gündemi meşgul eden, ağzından küfürü hiç düşürmeyen, seyirciye ve basına el kol işaretleri yapan, yaptıklarından utanmayan agresif ve ahlaksız bir insanı defalarca transfer eden de, onu takımın kaptanı yapan da, onu savunan da, onu milli takıma çağıran da en az onun kadar ahlaksızdır. Zeki desen değil, ahlaklı desen hiç değil... Atatürk'ün bile sevmediği bir sporcuyu milli takımın kaptanı yapıyorlar... Gençler onu örnek alıp gerekli mercilere küfrediyorlardır eminim.





Sinirimi bozan ikinci olay bir yarışma programında gerçekleşti. Tamer Karadağlı'nın sunduğu Güven Bana adlı yarışma programı bana göre bir yarışmadan öte insanların fareler gibi kullanıldığı bilimsel bir deney. Programa laf çakmıyorum hayır. Ama amacı konusunda şüphelerim var. Sanki insanlığın öldüğünü kanıtlamak isteyen bir akademisyen böyle bir düzenek kurmuş da bin kez denedikten sonra ortaya çıkan verilerle bir sonuca varacak. Hani okulda koca bir dönem anlatılanların ne derece öğrenildiği sınavlarla ölçülür ya işte aşk, ahlak, adalet, merhamet, güven, dostluk, inanç ve daha binlerce değerimizin paramparça edildiği tüm magazin programlarının bu değerlerimizi ne kadar parçalayabildiğini ölçen sınav da bu yarışma programıdır bence. Videoyu izlediğimde kendimi çok kötü hissettim. Yunus Emre diyor ya ; Aşkın pazarında canlar satılır Satarım canımı alan bulunmaz Yunus öldü deyu sela verirler Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez. Bunun üzerine düşündürdü beni. Dünya ne dünyası? Aşk pazarı mı ? Hayvan pazarı mı ? Bir araba kazası olsa ve arabayı süren adam ölse. Diğer insanlar da tutup adamı bir kenara fırlatsa arabayı gömseler. Arabanın arkasından ağlasalar. Çok değerli bir araba olduğunu, şöyle güzel özellikleri vardı, böyle hızlı giderdi, öyle genişti... diye öve öve bitiremeseler.. Çok garip olurdu değil mi ? Peki bedenimiz, ruhumuzun kullandığı bir araba değil mi ? Bizim için hangisi değerli? Ruh mu beden mi ? Aşk, ahlak, mertlik, inanç, dürüstlük, güven, dostluk... tüm bu değerlerin ruha ait özellikler olduğunu biliyorsak ve buna rağmen videoda gördüğümüz insancığa benzeyenler yaptıklarının doğruluğundan zerre şüphe duymuyor , vicdanen kendilerini kötü hissetmiyor ve gerçekten insan olanlardan daha fazla özgüvene sahip olabiliyorlarsa bu dünya aşk pazarı olamaz. Olsa olsa mal pazarı olur. Dünyayı kim ne nasıl bu hale getiriyor sormayalım mı ? Bir kağıt parçasına her işi yaptıran sihrin kaynağı insanların paraya olan iman güçleridir.


Son olarak.

"Kıyamet günü, müminin terazisinde, güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur. Allah teâlâ, çirkin konuşan ve ne konuştuğunu bilmeyenlerden nefret eder." - Hz Muhammed (S.A.V)
Read On 5 Yorum

Longboard Girls Crew

Perşembe, Şubat 21, 2013


İsimlerini daha önce duydunuz mu ya da videolarına rastladınız mı bilmiyorum ama size "Longboard Girls Crew" adlı gruptan bahsetmek istiyorum bu yazıda. "Kaykaycı Kızlar" adlarının tam karşılığı değil mâmafih bunlar bildiğiniz "Kaykaycı Kızlar" . Ben iki üç yıl önce bir video ile haberdar oldum kendilerinden. İlk izlediğimde farkettiğim şey videonun insana müthiş bir enerji veriyor olduğuydu. Aklımda yazmak yoktu ama bugün uzun bir aradan sonra tekrar izledim ve ilk izlediğimde farkettiğim etkiyi tekrar hissedince belki bir başkasını da içine düştüğü kuyudan, sarılıp saklandığı melankoliden kurtarır diyerek yazmaya ve videoyu paylaşmaya karar verdim. Neden bizim de kaykayımız yok neden bizim de yollarımız güzel değil gibi kuyunun dibine çeken soru ve muhabbetlere hiç girmeyelim. Zaten bu yazıyı paylaşma amacımla da çelişecektir o konulardan bahsetmek. Çok uzatmak istemiyorum. Grubun kurucuları olan ve videoda göreceğiniz kızlar İspanyol. Bununla birlikte bir çok ülkede destekçisi mevcut. Kaykayın yaygın olarak kullanıldığı ülkelerde bu işin en iyilerinin erkekler olduğu görüşü hakim olacak ki grup bu önyargıyı yok etmeyi amaç edinmiş. Kırmızı şirin bir Volkswagen (Arabalar konusunda cahilim ama 64 model Deluxe Microbus Chameleon olabilir) ile yollara düşüp ülkenin değişik yerlerinde kaymaya gidiyorlar. Eğlendiklerinden hiç şüphem yok .

Şurada bir siteleri http://longboardgirlscrew.com/
Burada Facebook adresleri https://www.facebook.com/longboardgc
Orada da twitter hesapları https://twitter.com/longboardgirls mevcut.

Tavsiyem Hd modda video dolduktan sonra tam ekran izlemeniz.

Read On 0 Yorum

Sevgililer Günü

Perşembe, Şubat 14, 2013



Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Saçmalığına inanmakla birlikte sevgilisi olan veya sevgilisi olmayıp sadece seven hatta abartıp herhangi birini veya bişeyi sevebilen herkesin sevgililer gününü kutluyorum. Ne diyor Zeynep Değirmencioğlu ablamız ; hayat sevince güzel, sevince tatlı günler. bir kuşu, kelebeği, bir taşı sevin yeter.

Sevgililer gününe karşı değilim ama saçma buluyorum. Aslında bu konuyu konuşacak son kişiyim. Sevgilisi olan biri çıkıp konuşsa daha iyi olur. Hadi ben kaçtım o zaman grşrz kib bye. Dur lan ne hemen trip yaptıysam öyle. Hem sevgilisi olan biri çıkıp böyle dese ona da başka kulplar takılır. Sevgilisi olmayıp benim gibi ahkam kesenlere de "efenim entelektüelleştirme savunma mekanizması bu. Kendinde hissettiğin yoğun olumsuzluk duygusundan kurtulmak için olayı sosyolojik boyutta değerlendiriyorsun. Uzanamadığın ciğere pis deme durumu." diyerek sesimizi kesiyorlar. Hep Amerika'nın işi bu. Kapitalist düzenin çarklarının birer parçası şey olduk çıktık. Yuhhh ben ne dolmuşum hacı ?

Neyse ister ciğer kedi üçgeni deyin ister entelektüelleştirme deyin ben fikrimi söyleyip çeker giderim. Karşı felan değilim Sevgililer Gününe. Zaten Sevgililer Günününün baş harflerini büyük yazmamdan ne kadar hoşgörülü olduğumu kestirebilirsiniz. Sokakta gördükleri sevgilileri odunlarla döven Hindularla beni aynı kareye sokanları levye ile kovalarım yeminle. Banane kutlayan kutlar, öpüşen öpüşür, el ele tutuşan el ele tutuşur. Banane yani. Hinduların yaptığı bildiğin barbarlık. Neymiş Hindu kültürünü bozuyorlarmış. Ulan eli sopalı dolaşıp sevgili avına çıkmak o kültürün bir parçasıysa bırak yok olsun o kültür. Bir türlü saçma bulmamın nedenine gelemedim. Bazılarınız ciğer ve kedinin bir üçgen oluşturmadığına takılıp kaldı görüyorum. Onlar blogdan çıkabilirler. Çıkış buradan ( Exit).

Sevgililer günü neden saçma ? Saçma çünkü sevmek kamuya mal olmuş bir konu değildir. Özeldir. Her çift için benzersizdir. O kişiye her gün aşıksın neden daha özel bir gün olsun ki. Ya da daha özel bir gün olacaksa neden üzerine vazife olmayan kişiler belirliyor o günü. Ben sevdiğim kişiye ne yapıyor olduğunu sorma hakkını bile kendimde göremiyorken sen kimsin ki özel bir gün tayin edeceksin bize. Onu da geçtim. Bence seven insan için zamansızlık söz konusudur. Gerçekten aşık olan biri için geceler gündüzleri ortadan bölen siyah çizgiler olmaktan çıkar ve günler birleşip tek bir gün olur. O gün , normal hayatta bir ömür eder ve o ömür zaten bir sevgililer günüdür. Uzunluğu onlara özgüdür. Dün bugün yarın olmaz aşık için. Saatler bile kaybolur. Sevdiği kişi kafasının içindeki bir saat olmuştur zaten. Tik tak tik tak. Bazen o tik taklar uyutur onu bazen de o tik taklar uyutmaz bir türlü. Ama uyutmadığında pilini çıkarıp koltuğa atmazsın bu saati. O tiktaklar kalbinin ritmini tutmuştur artık. Saat durduğunda ömür de biter sevgililer günün de.

Sev Dünyayı Açılır Her Kapı.

Read On 11 Yorum

Ulan Bi Bitmediniz .. !

Salı, Şubat 12, 2013


Blogun mu var derdin var. Blogun olana kadar bir dert olduktan sonra ayrı bir dert. 2007 den beri toplasam 20 blog açmışımdır. Bunların 15 ini ilk iki yılda açtığımı düşünürsek blogun olana kadar ki derdinin ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. İlk problem hangi platformu kullanacağın. Gerçi şimdilerde "blogger" ilk akla gelen oluyor. Eskiden saçma sapan bir sürü site vardı. Çok fazla değişiklik yapılamıyordu üzerlerinde. Bir süre sonra daha iyisine rastlıyordun ona geçiyordun. Sonra daha iyisi çıkıyordu. Şimdi kalitesini kanıtlamış bir kaç blog sitesi var. Daha doğrusu kafa karıştıracak bir durum yok. Tek tek hepsini denemeye kalkışmıyorsun. Ya birini ya ötekini. İkinci sorun temaydı. Eskiden buralar hep dutluktu der gibi olacak ama eskiden bu kadar faydalı eklentiler yoktu. En baba blogda uyduruk bir saat eklentisi vardı o kadar. Ömür dediğin programına döndü yazı neyse. Bir başka sorun isimdi. Aslına bakılırsa o problem şimdilerde daha fazla yaşanıyor olabilir. İnternet uzayında milyonlarca çöp blog mevcut. Aklına bir isim gelmiş hemen blog açmış Sonra hiç dokunmamış. Ben de yaptım dedim ya. 20 blog açmışımdır ama 3 tanesinin adını hatırlayabiliyorum. Biri YurtTube mesela. O zamanlar öyle bir isim yoktu. Türk Video Blogu olabilir mi diye düşündüm. Sonra youtube un kendi ismine benzer siteleri kapattığını görünce emek vermeye gerek görmedim. Daha sonra o isimde başka bir blog açıldı. Öğrencilere yurt bulma hizmeti veren bir siteydi. Format farklı olduğu için olacak ki youtube kapatmadı. Ben bir süre sonra blog teması arama işlerine noktayı koydum. Bana en uygun tema buydu. Kullanımı pek kolay olmasa da görünümü hoşuma gidiyor hala. Bu temayı kullanan çok az blogger var ayrıca. Bu kadar hakkını vererek kullanana ise hiç rastlamadım. İsim blogda en önemli konulardan biri bence. Akılda kalmalı, çok uzun olmamalı, içerikle ilişkili olmalı, mümkünse Türkçe kararterler içermemeli vs. Ben bu blogu kolektif bir blog olsun diye açmıştım. En az 7 yazarı olacaktı. Hepsinin uzmanlık alanı farklı olacaktı. Herkesin bir günü olacaktı ve spor günü, moda günü, sinema günü, teknoloji günü diye kategorilere ayrılacaktı. Öyle başladık ama sonra vazgeçtik. Blog 5. yılına girdi. En çalkantılı dönemlerimi ve neredeyse tüm dalgalanmalarımı yansıttığı için ayrı bir önemi var benim için.




Blogun var derdin var dedim. Bunu durup dururken söylemedim tabi. Blog açmadan önceki problemlerden kısaca bahsettim. Açtıktan sonra da bir sürü problem yaşıyorsun. Bunlardan biri de spam yorumlar. Bu problemin çözümü iki ucu oklu değnek. Ya kelime doğrulama denilen lanet şeyi aktifleştireceksin ya da blog yorumlarını denetime tabi tutup spam algılamayı açacaksın. İkincisi spam mailleri engellemiyor ama spam yorumları engelliyor. Yani yorum yine geliyor ancak spam kutusuna düşüyor. Ama benim gibi rahatsız olduğunuz konu spam maillerin zırt pırt telefonunuzu öttürmesi ise bildiğim kadarıyla çareniz yok. Mesela bundan önceki cümleyi yazarken telefonum titredi. Noktadan sonra baktım ki yine spam mail. Belli ki bunları yazanlar insan değil. Çünkü insan bu kadar yüzsüz olmaz ki. Günde 10 sefer geliyor. Bazıları aynı mesaj ardarda geliyor. Spam spam spam.. Ne lan bu ? Sevdiğinden mesaj beklerken operatörden mesaj alan gencin dramı ile yarışır yeminle. Zaten günde 145 milyar mail gönderiliyormuş. 100 milyarı spam. Aha yine geldi. Ulan bii bitmediniz...


Read On 9 Yorum

Fobim | Tereyağlı Pekmez

Cumartesi, Şubat 09, 2013

Kuş gribi mi artık domuz gribi mi bilmiyorum. Ama kesin bi hayvan gribi bu. İnsan gribi böyle olmaz. Bi de öksürük var ki düşman başına. Ben niye böyle konuşuyorum yaa.. Bak şimdi de "yaa" dedim. "Düşman başına" yı zihnimde tam bi yere konduramasam da "yaa" ifadesini bir bayan ünlem ifadesi olarak kodlamışımdır. Ne? Bayan mı? Bayan mı dedim ben? Kadın mı diyeydim ? Susayım mı acaba? Hastayım dedim dedim inanmadın bak ne oldu şimdi?

Sağolsun Seyhan ne gribi olduğumu öğrenebilmem için bir öneri sundu.

Doktora git !

Yani özetle böyleydi . Tembellikte son nokta: 140 Karakterin bile özetini çıkardım.

Annem de ısrar edince beraber en yakın sağlık ocağına gittik. Hastaneye felan annenle gitmeyecen hacı. Hastaneye annenle gidersen o güzel doktor "oğlan" diye bahseder senden. Yapma. Tek git. Annem girer girmez bi başladı. İlk önce "Çok öksürüyor" dedi. İftira. Ben o zaman öksürmüyordum ki.

Bir önceki geceye giderler.

Sahne 75 / Ev / İç / Gece

Herkes uyumuştur. Fatih' de ışığı kapatır. Kapatmadan önce yatak ile ışık arasındaki engelleri hafızasına kaydeder ve zihinsel haritasına uyarak yatağına döner. Yorganı üzerine çeker. Başını yastığa koyar ve ışık yanar. Işığın düğmesinin arasına kireç girdiği için zaman zaman böyle cinslikler yapmaktadır. Ancak sinirle yatağından doğrulduğunda annesi ile göz göze gelir. Elinde yıllardır ailenin kahrını çeken yumurta tavası vardır. Fatih iyi bilir ki o tavada çok sevdiği yumurtalar değil hiç sevmediği tereyağlı dut pekmezi bulunmaktadır. Kokusu bile midesini bulandırmaya yeterken annesi kaşığı eline çoktan tutuşturmuştur. Bundan kaçış olmadığını çocukluğunun ilk yıllarından beri bilmektedir. O işkenceyi bir an önce atlatmak için hızlı hızlı kaşıklar pekmezi ve ne olursa o anlarda olur. Pekmez genzine kaçar ve sabaha kadar sürecek bir öksürük fırtınası başlar.


Sahne 82/ Hastane / iç / Gündüz

D- Geçmiş olsun neyin var?
F- Boğazım Ağr...
A- Çok öksürüyor.
F- O bağazıma dizdiğin pekmezdendi.
A- Çok çabuk hastalanıyor.
D- Hmmm.. Pekmezi yediyse bişeyi kalmaz..
F- Bu kış ilk kez hastalandım.
D- asdfg..
F- hjklşi

...

A- (Anne kendi hastalığına geçmiştir) Dün 5 saat bekledim sonuç için. Sanki bir sonuç mu çıktı? Hiç bişeyim yokmuş.
F- Ne o anne bişey çıkmadı diye üzülüyor musun ?
D- (Doktor gülerek anneye konuşur) Bu oğlanlar neden hep bizimle dalga geçiyorlar?
F- Eeee ama "o kadar bekledim bişey çıkmadı" dedi. Çıksa mı iyiydi ? Ne güzel işte şükür ki çıkmamış.

Gülmeler. Konuşmalar.

Fatih , "oğlan" kelimesini unutmamıştır.

Grip illa bir başkasından bulaşan hastalık değildir ama eğer bana bir başkasından bulaştıysa o kişiye şöyle bir bedduam var ; Kaldırımda yürürken sol ayağının üstü kaşınsın da sağ ayağının topuğunu kaşınan yerin üzerine basama.


Foto Kynk : Deviantart


Read On 13 Yorum

Güneş Batmış Banane !

Perşembe, Şubat 07, 2013


Küçükken akşamüstü oynayan çizgi filmleri izlemekten hoşlanırdım en çok... Hala da öyle.. Gerçi ayda yılda bir denk geliyorum ama o vaktin farklılığının farkına varıyorum gördüğünüz gibi. Neden olabilir acaba ? Belki tüm dertlerini unutturduğu için belki de battığını bile farketmediğin güneş, karanlık denilen battaniyeyi hiçbir yerin dışarda kalmayacak şekilde üzerine örttüğü için. Bu vakitteki kendinden geçiş çocukluğuna yaklaştırsa da seni, boşuna ümitlenme büyüdün artık ne yazık ki. Çünkü küçükken tek korktuğun karanlıktı şimdi ise karanlıkla örtüyorsun üstünü ve küçükken kaçtığın karanlıklara sığınıyorsun en çok. Neyse konumuz akşamüstü izlenen çizgi filmlerin verdiği huzur. Diyorum ki belki de hava kararırken izlenilen çizgi filmin verdiği huzuru arıyoruz birinde. Bize güneşin battığını farkettirmeyecek birini.

Read On 4 Yorum

Blogger' da Mention Özelliği

Çarşamba, Ocak 09, 2013

Blogger beni mi izliyor acaba? Blogger kim ya google beni izliyor. Google da öyle kanlı canlı bir insan olmadığına göre Larry Page ve Sergey Brin işi gücü bırakmış beni takip ediyor. Kanıtlayabilirim. Bundan yaklaşık bir yıl önce "Blogger için öneri" başlıklı bir yazı yazmıştım hatırlayanlarınız varsa. Hatırlayanlarınız varsa ne demekse artık? Sanki hatırlayan yoksa öyle bir yazı yazmamışım gibi. Neyse ben linkini vereyim siz de hatırlayıverin http://naysting.blogspot.com/2012/02/blogger-icin-oneri.html "Yaaa hacı biz şimdi bu linke sağ tıklıycaz da yeni sekmede aç diycez de. Uzun işşşşşzzzz.." diyenleriniz için başka bir şey yapıyorum. Hadi Bakalım..


Evet işte bu mention önerim artık blooger için bir öneri değil özellik olmuş durumda. Blogger ekibi beni dinlemiş demiyorum ama dediğimi yapmışlar gördüğüm kadarıyla. Artık bloggerda yazdığımız yazılarda bahsedeceğimiz blog ve blogger için fellik fellik link aramak zorunda değiliz. Blogger profilinden google plus a geçiş yapan herkes yazı içerisinde @ veya + karakterlerinden sonra bahsetmek istediği arkadaşının kullanıcı adını yazınca post yayınlandığı anda o kişilere birer mail gidiyor. Zaten @ ve + dan sonra listen ekranda beliriyor ve kolayca seçim yapabiliyorsun. Böylece hem bahsettiin arkadaşının linkini bulman hem de bahsettiğini o arkadaşına haber vermen gerekmiyor. Özellikle mimleme olayında bu özelliğin değerini daha iyi anlayacaksınız.

Önce kendimde deniyorum +Nays T!ng .

Şimdi de bi kaç arkadaşa bu yazıyı haber veriyorum. +elvan tuncer , +Nuray Ilbars  , +Ipek Ipeksi  , +Buket T. , +Cavlan Erdost , +Emek Kızıltaş , +Nini Nileud , +Yılmaz Barış , +beyaz cat ,

Bu özelliğin çalışması için blogger profilden google plus a geçiş yapmış olmanız gerekiyor. Hala geçmemiş ve nasıl geçiş yapılacağını bilmeyenler için yerini söylüyorum : Blogger a giriş yaptığınızda panelin sağ üst köşesinde dil seçeneğinin yanındaki simgeye tıklayın görürsünüz. Umarım bu özellik kötüye kullanılmaz. Zira  spam maillerin artacağını düşünüyorum. Hiç tanımadığımız insanlar veya firmalar reklam için ellerinde bulunan google plus listelerini tek tıkla yayınlayabilir ve size gelen bildirimler çileye dönüşebilir. Bunu da ben mi düşüneyim artık ?

Read On 6 Yorum

Metafor Fabrikası

Pazar, Ocak 06, 2013



Yeni bir metaforla başlamak istiyorum yazıma. Severim metaforları.Önceden uyarayım aşk ile ilgili duyduğunuz duyacağınız en acaip metafor olabilir bu.


Soğuk bir kış günü düşünün. Karlar erimek için tüm ısısına el koymuş sokakların. Her yer buz tutmuş. Aldığınız nefes bile bıcak gibi kesiyor boğazınızı. Yolun karşısına geçmekte tereddüt eden zayıf ve üşümüş bir kedi dışında kimsecikler yok dışarda. Siz de evinize gidiyorsunuz. Gecenin en geç vakti. Kaçırma lüksünüzün olmadığı son otobüsü bekliyorsunuz bir durakta. Yorgunsunuz. Üşüyorsunuz. Nar gibi kızarmış sobanızın yanında , mandalina kabuklarının kokusunu içinize çekerek bir kedi gibi uyuduğunuzu hayal etmek bile ısıtmıyor içinizi. Öyle bir soğuk düşünün. Yorgunsunuz demiştim değil mi? Ve yine geç kaldı otobüs. Zaten durağa ne kadar erken geldiğiniz umrunda değildir otobüslerin. Geç kalacaklarsa kalırlar. Vücudunuz ısı dengesini sağlamaya çalışırken tüm enerjinizi tüketmiş durumda. Dönüp durağın demir oturaklarına baktınız göz ucuyla. Sonra önünüze döndünüz ve yolun karşısındaki sokak lambasının ağzınızdan çıkan buharı  nasıl gösterişli kıldığının farkında olarak derin bir nefes alıp uzunca beklettiniz içinizde ve iyice ısıttıktan sonra hohh diye salıverdiniz. Keşke kalbimizde beklettiklerimizi de bu kadar kolay ve gösterişli bırakabilseydik diye düşündünüz yükselen buharı izlerken. Soğuk havadan oluşan iki gardiyan sıcak nefesinizin koluna girip onu zorla götürmüş gibiydi. Tekrar dönüp soğuk demirlere baktınız. Artık taakatiniz de kalmadı. Oturdunuz buz gibi demirin üzerine. Soğuğu hissettiniz. Sizi ele geçirdiğini, vücudunuza mikrop ordusu gibi yayıldığını, üzerinize ağlarını ördüğünü. Kaşlarınızı çattınız hissettiğiniz soğuğa. Meydanı ona bırakmamaya karar verdiniz. Ona esir düşmeyecek bilakis (afedersiniz) kıçınızla o buz gibi demiri ısıtacaksınız. Yani siz öyle düşünüyorsunuz. Kararlısınız. Altlarda bir savaş başladı. Isı savaşı. Demirin soğuğu mu kıçınızı ele geçirecek yoksa kıçınızın ısısı mı demiri yola getirecek. Bazen demir ısnır gibi olur bazen de kıçınız donar gibi. Ama genellikle mücadelenin ortasında otobüs gelir. Aslında gelen otobüs değil "gitme vakti" dir. Aşk ile insan arasında da soğuk demir ile kıçınız arasındakine benzer bir mücadele vardır işte. Siz onu , o sizi ele geçirmeye çalışır. Mücadele bitmeden gitme vakti gelir. Hiç mi kazanamayız o mücadeleyi diye soranları duyar gibiyim. Bu soruya cevap veremem. Yani sonuçta kıçınıza bağlı. Hem diyelim savaşı kazandınız; sonuç ? Yine gelmeyecek mi otobüs? Gitmeyecek misin eninde sonunda kıçındaki sızıyla? Gelmeyecek mi gitme vakti? Senin ısıttığın koltuğa başkası oturmayacak mı?

Kıç kelimesini defalarca kullandıktan sonra konuyu ilahi aşka bağlamak inanın şu ana kadar aklıma gelmemişti. Ama gitme vaktinin olmadığı tek aşkın ilahi aşk olduğunu da söylemek durumundayım. Benim otobüsüm geldi. Gidiyorum.

Not: Bu yazıyı otobüs durağında değil sıcacık sobamızın yanında mandalina kabuklarının kokusunu içime çekerken yazdım. Oturduğum bu sıcak yer için bile mücadele ediyorum ben. Zira bu minderin gerçek sahipleri evin içinde diledikleri gibi gezen 3 koca kedi. Bir gün benim kediler kadar şanslı olmayan yukardaki üşüyen kediye rastlarsanız Allah'ın hoşuna gidecek bir şey yapın ve o kediye sahip çıkın derim. Kalın sağlıcakla.

Read On 12 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    9 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar