Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Senarist Olsam Mesela

Cuma, Haziran 22, 2012

Bugün daha önce hiç gitmediğim yollardan gittim daha önce çok gittiğim bir yere.. Bazen böyle yapın.. Bazen hep kullandığınız yollarda giderken de kafanızı kaldırın biraz.. Yukarıya bakın.. Dikkat Edinnnn !!! Özür dileyin şimdi.. Gülümseyin ve fırsat bulduğunuzda binaların üst katlarına bakın.. Dikkat edin ama.. Düşmeyin.. Çarpmayın..

Evlerin bitişik bitişik olduğu dar sokaklardan geçip gittim bugün. Bir çocuk gördüm. Yeni yeni yürüyor gibi. "Gitti" dediğine göre de bazı kelimeleri de söyleyebiliyordu. Kapıdan çıktığında hemen yola çıkmış olmuyordu. Kapı yoldan bir metre kadar içerde olduğundan. O giriş bölümünde elinde turuncu bir balonla yoldan geçenlere bakıyordu. Sonra birden elinden kaçtı balon.. Yol boyunca yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Ama ayağında ayakkabısı olmayan küçük çocuk yola da çıkamadığından olduğu yerde öne doğru eğilip yavaş yavaş uzaklaşan balonuna bakıyordu. Tam o sırada kapı hizasına gelmiştim ben. Bana baktı ve ellerini birbirine sürüp "Gitti." dedi. Ağlamadı ve tekrar başını öne eğip izlemeye başladı. Balon sanki akıllıydı ama.. Bulduğu ilk arada yön değiştirdi. O aranın hizasına geldiğimde balon başka bir evin eyvanında duruyordu...

Aklıma ne geldi o anda.. Bir film senaryosu yazdım hemen.. Elinden kaçan balonu takip eden küçük çocuk daracık yollardan köprülerden geçer ve ıssız bir yere gider.. Kaybolur. Zamana yolculuk yapılan gizli bir tünele girer ve çıktığında 17 yaşında olarak bambaşka bir ülkede bambaşka bir zamanda bulur kendini.. Ama sadece bedenen büyümüştür. Konuşacak kadar olgunlaşmıştır ancak konuşabildiğinin bile farkında değildir.. Koşabildiğinin, konuşabildiğinin bile farkında olmayan bir gencin kendini Filistinde veya Bosna'da veya Afganistan'da çatışmaların ortasında bulması.. Olaylara tüm önyargılardan uzak bakınca nasıl bir tablo ortaya çıkardı acaba.. Ayıbı, günahı, ölümü, ayrımı, savaşı bilmeyen bir gencin yaşam mücadelesi ve anne özlemi.. Bence farklı olabilirdi.. Gerisi hayalgücüne kalmış..

Böyle birşeyi daha önce Kapadokya gezisinde düşünmüştüm. Yeraltı şehirlerini gezdiğim sırada aklıma gelmişti buna benzer bir senaryo. Neden yok ki dedim. Buradaki yerlatı şehirlerini bilmeyen yoktur. Şurada Kapadokya bölgesindeki yerlatı şehirlerinden bahsederken şöyle diyor ; "...bölgedeki hemen bütün evlere gizli geçitlerle bağlanan, dışardan açılması olanaksız taş sürgülerle kilitlenebilen, olmadık tuzaklarla dolu koridorları, bir labirenti andıran galerileri, oturma odaları, ahırları, erzak odaları, şırahaneleri, öğütme taşları, kiliseleri ve hatta mezarlıkları, bugünün modern akıllı binalarını kıskandıracak denli gelişkin havalandırma ve haberleşme sistemleriyle bu gizemli kentlerin ..."

ve aynı yazıda şunları söylüyor ;

"İstilacılarla bölge sakinleri arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma-kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yeraltı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüştü. Yeryüzündeki kiliseler yeraltına taşındı ve Kapadokya’nın yeraltı kentleri giderek yasak dinlerin manastırlarına dönüştü. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatları rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünüldü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açıldı. Kandiller için dışardan bezir yağı getirildi ve ısınma sorunu da bu şekilde çözüldü. Çapları 2.5 metreyi, kalınlıkları ise 50 cm. yi bulan ve çoğu yerinden kesilen yuvarlak sürgü taşlarıyla dışardan açılması olanaksız kapılar yapıldı. Bunların ortaları delindi ve böylece bir yandan düşmanın görülmesi sağlanırken, bir yandan da düşmana saldırabilme olanağı hazırlandı. Uçsuz bucaksız koridorlarda yolunu kaybetmiş umutsuz istilacıların, 3 metrelik tuzaklara düşmekten kurtulmuş olanları üzerine kızgın yağ dökmek için dikine delikler açmayı da ihmal etmediler. Hayvanları derinlere indirmenin güçlüğü nedeniyle genellikle giriş katlarına yapılan ahırların duvarlarına açılmış yemlikleri bugün bile görmek mümkün"



Bu bilgiler ışığında şöyle bir senaryo hayal edin.. Bugünün moderN dünyasında yaşayan, her türlü teknolojik imkana sahip, okulunda başarısız ama zeki bir genç.. Belki üniversite sınavlarına hazırlanıyor.. Belki aşık olduğu kız tarafından reddedilmiş.. Belki ailesi tarafından başarısızlıkları sebebiyle dışlanan problemli görülen , ergenlik çağındaki bir çocuk... Kendini nasıl olduysa bir gün çok eski bir tarihte Kapadokya bölgesinde yaşayan ve istilacılarla mücadele eden o halkın içinde buluyor.. Teknoloji yok.. sevdikleri insanlar yok.. Hiçbir şey yok.. Ama zeki ve modern dünyayı biliyor.. Bunun nasıl olduğunu anlayamadan ölüm tehlikesi yaşıyor ve zamanla buraya nasıl geldiğini düşünmeyi bırakıpistilacılardan nasıl kurtulacakları konusunda kafa yoruyor. Sevdiği strateji oyunları sayesinde geliştirdiği özellikleriyle kısa sürede o halkın lideri olmayı başarıyor.. Olaylar olaylar...

Neden olmasın? Hem de çok güzel ve etkili bir tanıtım olur. Bu yeraltı şehirlerini daha ayrıntılı olarak araştırırsanız söylediklerim size daha anlamlı gelecektir. En azından alttaki şu videoyu izleyin ve tekrar düşünün söylediklerimi :)




Read On 3 Yorum

Kendimi Kendimden Çıkarsam

Pazartesi, Haziran 18, 2012

Şu yaş problemlerini hazırlayanların yaşlarını alıp 1 bölü 2 ile çarpıp ellerine vereceksin bakalım kaçı gebermiş olacak. Psikopat mısınız olum? Hayır sizi bu hale biz mi getirdik ki intikamınızı bizden alıyorsunuz? Anlamadım ki yani ne bu hırs, bu kin neden abi? Yaşlı başlı insanlarsınız muhakkak ama gel gör ki asıl problem akıl yaşlarınız ve sağlığınız bence. Bi kere yaşı bu kadar problem etmeniz ayıp.

Matamatiği severim. O yüzden içten bir dil kullanırım ismini bile telaffuz ederken. Öyle yapmacık felan değil. MATAMATİK. Güzel derstir Allah var. Defteri de güzeldir mesela. Türkçe defteri gibi değildir. Sonuna kadar yazarsın yeni başlığı yeni sayfaya atabilmek gayesiyle. Bizdendir bi kere o. Tüm defterler içinde en fırlaması en haylazıdır Matamatik defteri. Sos oynarsın, amiral battı oynarsın.. En çok gemiyi ondan yaparsın, en çok uçağı ondan.. Sonra hümanist bir defterdir . "Hangi ders olursa olsun yaz" der adeta. İster Türkçe ol ister tarih ; ister fizik ol ister felsefe.. Yine yaz.. Diğerleri öyle midir oysa. Türkçe defteri öyle midir? Öyle midir İsmail, öyle midir Burak, öyle midir Atalay?



Madem seviyorsun ve matematik ile problemin yok o halde neden bu isyanın diyeceksiniz. İsyanım var arkadaş. Matematik işleriyle kin işlerini birbirinden ayırmanın vakti geldi bence. Matematik adı altında bizimle dalga geçmeye ve düşene bir tekme de ben vurayım demeye bir son verilmeli artık. Yaşı problem edip karşımıza çıkardınız sesimizi çıkarmadık ama problemde kullanılan isimlerin tersten kafiyeli olması ne demek oluyor ? Yaşları toplamı 130 olan Berk, Berkay, Berke bilmem kaç yıl önce aynı yetiştirme yurduna yerleştirilmişler de Berk sezaryenle iki ay erken doğsa, Berkay grev hakkı olmadığından iş yavaşlatan doktorlar yüzünden 2 ay geç doğsa yok işte Berke de sokakta doğurulup terkedilmiş olsa... Tamam ben abarttım ama sadece kekini kabarttım. Benim isyanım isimlere... Berk, Berkay, Berke.. Bu ne lan? Abi bi karıştır kafandaki isimleri, önce bi random komutu ver o güzel beynine... Sırf ben Aytaç'a A, Berke'ye B, Can'a C diyerek çözüm yolunu bildiğim soruyu çözemeyeyim diye yaptığınız şebekliğe şöyle uzaktan bir bakar mısınız? Onu da geçtim Berk, Berkay, Berke isimli üç vatandaşın yaşları toplamı asla 130 etmez.

Sonuç olarak. Bizim matematiği sevdiğimiz kadar sevmiyorsunuz bizi. Net.




Read On 11 Yorum

Mimar Sinan Yaşasaydı ?

Cumartesi, Haziran 16, 2012

Son yıllarda Türkiye'nin şehirleşme anlamında sil baştan yenilendiğini söylesek yanlış olmaz. Olmayan ama gerekli yapılar; yollar, binalar, tiyatrolar, köprüler... eskiden yapılamazken bugün var olanlar bile yıkılıp yerlerine daha modernleri yapılabiliyor. Alt yapısı yetersiz, çarpık yerleşmelerin yaşamı keşmekeşe çevirdiği şehirler , yerlerini alt yapısı tam ve depreme dayanıklı şehirlere bırakıyor. Bu alandaki hareketlilik ekonomimizin dinamizminin de kaynağı durumunda.. Yollar, binalar, köprüler, parklar, bahçeler inşa edilirken belki 300 belki de 500 farklı iş kolu canlanıyor.. Onlar canlanınca diğer alanlar da canlanıyor ve sonuçta oldukça hareketli bir yapı meydana geliyor ekonomide. Bunlar güzel. Ama tüm bu güzellikler olurken yanlışlar olmuyor mu hiç. Olmaz olur mu? En kötü şeyler hep en güzel şeylerin içine saklanır. Yolsuzluklar, ihalelerde dönen dolaplar, al gülüm ver gülümler vs.. Olmasa ne güzel olur ama oluyor işte. Ahlak meselesi belki.. Bugün bunlardan bahsetmek istemiyorum ben.

Yeniden yapılanıyoruz ama yeni olan bir formatta mı yapılanıyoruz biz? Taklit etmek yenilik mi? Ortaya bir emek konuluyorsa, ve büyüme rakamlarına rağmen hala normalin de altında zenginlikteki ülkelerden biriyken, ekonomimiz hala başkalarının kararlarına bağlıyken , küçük bir zam oranının bile ülkemizi Yunanistan yapabileceği söylenirken halkın cebinden çıkan paralarla inşa edilen onca şeyin nasıl ve ne şekilde yapıldığını sorgulamak da gerekmez mi? Büyüdüysek imparatorluk haline de gelmedik sonuçta. İlerisi düşünülmeden milyarlar bağlanılan tesisler, şehirler yok mudur bir yerlerde? Bence mutlaka vardır. Var hatta. Küçük bir örnek vereyim. Bulunduğum ilde yol çalışması yapılan şehrin en önemli yollarından birinde bir gecede yol boyunca uzanan 200 e yakın asırlık çınar yok edildi. Bir gecede yok edilen ağaçların yerine İspanya'dan çok yüksek fiyatlarla fidanlar getirileceği söyleniyor. Ben bir gecede katledilen doğaya , halkın cebinden çıkacak paralardan daha fazla üzüldüm açık söyleyeyim. Neyse bunu da geçelim. Ben bunları da konuşmak istemiyordum aslında.

Bugün konuşmak istediğim şey halkın cebinden çıkan veya çıkacak paralarla inşa edilen veya edilecek şeylerin ne kadar bizi yansıttığı. Bizim mimarimizi, bizim değerlerimizi, bizim dünyamızı ne kadar yansıtıyor veya yansıtacak tüm buyeni şeyler. Biz derken kimden mi bahsediyorum; Biz Türkler işte, biz Osmanlının torunları, biz çoğunluğu müslüman olan millet, biz Atatürk'ün Cumhuriyet'i emanet ettiği çocukları.. Biz işte... Sen ben o. Biz. Bu yapılar bizi ne kadar anlatacak ? Bizi mi anlatacak ya da? Yoksa Hans'ı, Ferdinand'ı, Larry'i , Peter'i , George' u , Alice'i mi anlatacak.. İçinde yaşayacak insanlar kendilerinden parçalar bulabilecek mi tüm bu yeni şeylerde? Ben soruyorum bunu hep ? Ben geri kafalı mıyım ?

Mesela TT Arena yapıldı Galatasaray için. Almanların tasarımı. Hatta Almanya şartları göz önünde bulundurularak yapıldığı için rüzgar testlerinde sorunlar çıkmıştı da panellerin uçması veya çökmesi tehlikesinden bahsediliyordu. Çimler konusunda da Türkiye' de bir çok kulüp problem yaşıyor mesela. Hollanda'dan getirilen çimler ülkemiz şartlarında bozuluyordu da futbol oynanmıyordu. Neden? Neden bu hazıra konma? Neden müthiş zekamızı kullanmak yerine bir başkasının düşündüğünü söylüyor, yaptıklarını taklit ediyoruz? Soruyorum ben mesela. Beşiktaşa da yeni stad yapılacak. Acaba Mimar Sinan olsa Beşiktaş'a nasıl bir stad yapardı? Bu zamanın şartlarını da göz önünde bulunduracak olan Mimar Sinan nasıl bir Olimpiyat Stadı yapardı? Bunları soruyorum diye ben geri kafalı mıyım? Nasıl bir 3. Köprü inşa ederdi? Mimar Sinan Köprüsü nasıl olurdu ? Mimar Sinan Stadı nasıl olurdu? Mimar Sinan yaşasaydı bugünün şartları ve gereksinimleriyle nasıl okullar inşa ederdi? Nasıl üniversiteler ?

Ben Avrupa çakması şehirler değil içinde "biz" olan modern şehirler hayal ediyorsam geri kafalı mı oluyorum?



Read On 4 Yorum

O değil de..

Perşembe, Haziran 14, 2012




İnsan yaptığı yanlışı bilmediğinde tüm doğrularından şüphe ediyor. Hele de çok sevdiğiniz insanların yanlış yaptığına veya haksız olduğuna, bütün hatanın ve suçun kendinizde olduğuna inanmak pahasına inanmak istemeyen bir arkadaşlık anlayışınız varsa işiniz gerçekten çok zor. Böyle bir yapınız varsa hatanızın yüzünüze söylenmesini istediğinizi en başından söyleyin sevdiklerinize. Sevmediğiniz insanlardan ise onlara karşı hata yapamayacak kadar uzak durun.

Acaba her yerde mi gitti elektrik diye pencereye çıkıp birbirlerne ilk bakışta olmasa da biraz şeedince görüp aşık olan gençlerin hikayesini anlatmak değil niyetim ama yıl 2012 hala zırt pırt elektrikler (birçok elektrik) kesiliyor. Sular da öyle. Bunu yapanlara söylüyorum ; Siz milletin bilmediğini mi sanıyorsunuz mum satsınlar diye bakkallarla su satsınlar diye marketlerle anlaştığınızı. Yemezler tabi.. Halk uyanık.

Kendini ifade edecek kadar yabancı dil bilip, ifade edemeyeceği kadar seven canlıya İnsan denir. Yok abi anlatmayın bana aşkı.. Değil o. Kovadaki balık gibi anlatmadıkça kulak asmam aşkı anlatana. Önce oltaya takılmış, sonra denizden ayrılmış, şimdi de nefessiz kalmış olacak..

Ateşböcekleri gibi başımızda kıçımızda lambayla dünyaya gelmediğimiz için şükretmeliyiz bence.Bu halde bile sivrisineklerin elinde kaldım. Ayrıca küresel ısınmaya neden olanlardan bi kaçını sallandıracaksın Taksim de.. Bak gör o zaman.. Ne lan bu sıcaklar hıee ?

Bazılarının dünyaya insan olarak gelmesine son anda karar verilmiş gibi. Kim olduklarını söylememe gerek yok "Onlar kendini bilmiyor"

15 yıl önce büyüdüğünde ne olacağı sorulduğunda "Astronot" cevabı veren çocuklar bugün hayatlarına "ot" olarak devam ediyor

Sen önce bir meçhul ol , elbet bir gemi de senin için kalkar bir limandan..

Bazen kalbimi çıkarıp karşıma koymak sonra " Ne var lan ne var? Olmuyo işte. Olmadı ne yapayım? Ne yoktan anlamazsın!"demek istiyorum

Keşke çocukluğumuzda oynadığımız mahalle maçlarında olduğu gibi topu 3 kez sektirdiğimizde uzaklaşsa bazı insanlar hayatlarımızdan.

Kırmızı ışıklı ayakkabılar giyip modası geçmiş şarkılar söylemek istemiştim seninle. Sadece bu.

Niye kimse "Her ayrılık bir kürtajdır" demiyor.

Sokakta durdurulup 14'lük tabanca fiyatı sorulan bir insanım an itibariyle. Gece deneme çözüyorum diye mi tüm bunlar?

Sezeryan yasağına gelen sert tepkiler üzerine yeni açıklama; biz aslında normal doğumu yasaklamayı düşünüyoruz. Dil sürçmesi. Özür.Kib.Bye


Karanlığı kim bulmuş acaba?






Broadcast 2000 "get up and go" Full from Jordan Clarke on Vimeo.


Read On 5 Yorum

Tartışma Kültürü

Pazartesi, Haziran 04, 2012

Üniversitede biri ilk dönemde diğeri ikinci dönemde olmak üzere yılda en fazla iki sunum yapan arkadaşlarımdan bazıları sunumlarına “ Bugünkü anlatacaklarım..” şeklinde başladığında sorardım içimden “ Dün ne anlattın ki?” diye. Bu soruyu sizin de sormamanız için “Bugünkü yazım..” diye başlamayı düşünmüyorum postuma. Postuma mı? O ne öyle ya? Yemin ederim tuzlanmış deri geldi aklıma. Bu postumu Türk Hava Kurumuna mı bağışlasam acaba?

“İyi bir blogcu iki üç günde bir yazar” temalı yazıma kadar iki üç günde bir yazan ideal bir blogcuydum. Ne olduysa o yazıdan sonra oldu. Yazamıyorum. Yazacak şey yok, demiyorum. Yazamıyorum diyorum. Ne çok “yazmak” fiilini kullandım ben bu yazıda. Neyse neden yazamadığımı açıklamaktan vazgeçtim. Yazmıyorum. Sanki çok da umrunuzdaydı neden yazamadığım.

Yazamıyorum dediysem de takip etmiyorum demedim. Ders çalışmaya ara verdiğimde telefona sarılıp haber sitelerine, bloglarınıza, twitter ahalisinin üretip türettiklerine bakıyorum hızlıca… Gündemden geri kalmıyorum anlayacağınız. Bugün gündemin sıcak konusu kürtaj ve eltisi sezaryen hakkında bişeyler söyleyebilirdim ama ondan da vazgeçtim şimdi. Tartışmaların olması beni karamsarlığa itmiyor ama keşke tartışmaların nasıl yapılması gerektiğini öğrenmiş , karşısındakine değer veren, empati kurabilen, özeleştiri yapabilen, değişime açık, bilgili daha da önemlisi hoşgörülü ve ön yargısız yetişkinlerimiz olsaydı diyorum. Okullarımızda yüzlerce tartışma tekniğinden en zararlı olanının daha doğrusu getirileri götürülerinden az olanının kullanılıyor olmasının uzun vadede televizyon ekranlarına yansıması olarak görüyorum bunu ben. Münazaradan bahsediyorum. Bildiğiniz gibi bu tartışma tekniği iki zıt fikrin bir jüri önünde savunulması şeklinde gerçekleştiriliyor. “Anne mi önemlidir baba mı?” , “ Okul mu önemlidir aile mi?” , “ Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?” gibi sorular sorulur ve genellikle taraflar kura ile belirlenir. Önemli olan sadece kendi görüşünün doğruluğuna inandırmaktır. Şovenist, saldırgan, laf ebesi , söz ustası ve sempati duyulan kişilerin bulunduğu taraf kazanır. Hiçbir şekilde fikirlerini değiştirmemeleri, kendilerine verilen fikri körü körüne savunmaları istenir. Evet bu tartışmanın da kazandırdıkları var tabi ki. Karşı fikri de bilmeyi gerektirir, araştırma becerisi kazandırır vs. Ama alternatif tartışma teknikleri yerine okullarda en çok hatta sadece münazaranın kullanılıyor olması gelecekte farklı istenmeyen davranışlara neden oluyor. Bir fikri körü körüne de olsa iyi savunduğunda haklı çıkabileceğini öğreniyor, katılmadığı bir fikri beğenilme arzusuyla savunarak iki yüzlülüğe alışıyor, fikrini ne olursa olsun değiştirmemesi gerektiğine inanırken; karşısındakinin doğrularına katılmayı, hoşgörü ve empatiyi zayıflık olarak görmeye başlıyor… Tüm bu istenmeyen davranışların ödüllendirildiği bir dersin yanında , eğitim hayatı boyunca öğretilen fiziğin, kimyanın, tarihin, felsefenin hiçbir değeri kalmıyor. Çünkü bildiklerini uzlaşmak, anlaşmak, anlamak için değil saldırmak ve kazanmak için kullanıyor.


Eğitim sistemimizin milyon yanlışlıklarından sadece birinin, hayatın tüm alanlarına nasıl yansıyabildiğini görebiliyor musunuz? Bu kadar yanlış varken evlerimizde, kahvehanelerde, kuaförde, okulda, televizyonlarda hatta mecliste kimin neyi tartıştığı ve ne sonuca vardığının ne önemi var. Varılacak sonuç asla doğru olmayacak. Ne varılan sonuç ne de o sonucun tam tersi doğru. Bu ülkede neyi tartışacağımıza siyasetçiler karar verebilir evet ama siyasetçiler dahil nasıl tartışacağımızı bilmiyor oluşumuz eğitim sistemimizin ve sistemi yürütenlerin ayıbı.

Söyleyeceklerim bu kadar. Gitmek zorundayım çünkü cari açığın en son kaç milyar dolar olduğunu takip etmeye harcamam gereken vakti, düşündüklerimi burada sizinle paylaşmak için harcadığım için "öğretmen" olamayabilirim.
Read On 5 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    9 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar