Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Diş Ağrısı

Pazar, Aralık 25, 2011

Cehennem azabı anlatılırken "ateş" yerine "diş ağrısı" kullanılsaydı sanırım herkes olayın vehametini daha iyi anlardı. Allahım sen ölmüşlerimi de diş ağrısı azabından koru. Affet onları. Böyle sağlıklı inci gibi dişleri olsun. Mahşer günü parlasın dişleri. Amin.

Sabahın köründe kalk git kursa, güzelim uykuyu mundar et, sonra ilk derste dişin ağrısın dersten çık, uyuşturucu krizine girmiş gibi titreye titreye ağrı kesici ara. Kantine çık ama bulama. Küfret. İn aşağı. Çık dışarı. Eczane ? Eczane yok. Zaten ne zaman ben bişeyi arasam o yok. Eldiven nerde ? Çorabın teki nerde ? Ayakkabının teki nerde ? Şarj aleti nerde ? Bu değil bu değil ince uçluu olanı nerde ? Yok ! Yok lan işte yok. Ne arasam yok oluyor. Hedefim bi gün bir süper marketi yok etmek evet. Yok yakında bi eczane ama dişimin ağrısından ağlamak üzereyim. Eczaneler neden bankalar gibi yanyana açılır anlamış değilim. Ulan sanırsın petrol kuyusu. Git başka yerde aç. Milletin ekmeğine mani olma bari. Neyse baktım en yakında "Büyük Baharatçı" var. Orda ne ararsan bulursun. Ama o anda buranın bu kadar büyük olmasına da küfrettim. Ağrı kesici var mı dedim birine. Hangisi dedi. Lan ver işte dişim ağrıyo sen daha iyi bilirsin. Keskin olsun dedim. Sana karanfil yağı verem mi ? dedi. Hızlı kesecekse tavuk pisliği bile yerim hacı ver işte. Keser keser. İki dakkada. Tamam ver hadi. Verdi. Pamuğa damlat dişinin üzerine koy dedi. Ekledi. Yutma. Heeee yutacam pamuğu. Malım ya ben. Yutarım belli olmaz. La bi sus da pamuk nerde ? Peçetelerin orda ? Öyle deyince sandım arkamı dönüp biraz gitsem peçeteler ben burdayım diyecek. Hani iki sevgili bi yerde buluşacak olsa buluşma noktası; büyük baharatçıda peçetelerin yanı olacak kadar bilinen bi yer sandım. Ara ara yok. Dedim ya neyi arasam bulamıyorum, kayboluyor diye. Neyse buldum sonunda samanlık iğne yöntemiyle. Pamuk da pamuk hani. Artanla yastık yapılır bildiğin. Aldım çıktım dersaneye döndüm.Kantine oturdum. Şişeyi çıkarıp pamuğa damlattım dişime bastım. Yutmadım. Adam yutma dedi çünkü. Bu arada millet nasıl bakıyor ? Krize girmiş tinerci gibi göründüm Allah bilir. Umrumda değil açıkçası. Acıdan başka bişey düşünemiyordum. Şimdi merak ediyorsunuz geçti mi diye. Yok. geçmedi. Arttı gibi geldi hatta. Ne küfürler ettim adama. Lan olum sen bana bildiğin ağrı kesici vereydin ya. Ne gereği var böyle şeylere. Hayır o değil alternatif tıbba olan saygımı ve güvenimi de yitirdim.

Daha önce de ağrımıştı. Hastaneye gittim . Dışardan bişey görünmüyo filmini çekelim dediler. Baktılar bişey yok. Psikolojik diyecekler diye tırstım. Erkek adam psikolojik hasta olmaz hacı. Ama herşey normal dediler. İlaç felan verdiler. Daha üçüncü gününde geçince bıraktım. Bir süredir de yoktu bi sorun. Sonra birden dişin yarısı kırıldı. Ama ağrı yoktu yine de. Bu sabah dişlerimi fırçalayamadan çıkınca bakkaldan "Nazar" aldım. Harbiden "Nazar" değdi dişime. O kırık dişime değince oldu böyle. Neyse ben şimdi çektirmeye gidiyorum. Son kez aynadan bakmam lazım. Dişcinin "Çok güzel dişlerin var !" sözleri aklıma geldi de. Abla insan bi Maaşallah der ya !

Ama önemli değil arkadaki bir diş sonuçta. Kimse oradaki boşluğu göremeyecek. Çünkü biliyorum ben asla o kadar dolu dolu, o kadar içten gelerek, o kadar kendimden geçerek gülümeyecem.

Bu arada aşk acısının diş ağrısına sebep olduğu konusu felan. Yapmayın böyle şeyler.



Bi de önceki yazıyı uzun olduğu için okumadığınızı unutmuş değilim. Bi kitap mı şeetsem deyip deneme yapmıştım oysa. Fikriniz ve eleştirileriniz bekleniyor hala.
Read On 14 Yorum

Fişleme | Kısaca Fd

Perşembe, Aralık 22, 2011

Ellerinin üzerindeki henüz pıhtılaşmış kanları temizlemek için mutfağa girdi ve az önce öldürdüğü adama ait kanları tezgahın üzerinde duran büyük cam şişeden lavaboya döktüğü suyla yıkadı.

Lavabonun üzerindeki musluk sökülmüş yerine tıpa takılmıştı. Şehir şebekesinden gelen sular evin tüm yerlerinde bu tıpalarla engellenmişti. Evin suya ihtiyaç duyulan her köşesine bu cam damacanalardan yerleştirilmişti. Önceleri Filistin halkının gerçek bir çatışma olmaksızın kansız bir şekilde yok edilmesi için kısırlaştırıcı kimyasallar katılması şeklinde kullanıldığı bilinen su silahı bugün başka amaçlar için dünyanın bir çok ülkesinde daha açık ve pişkince kullanılır durumdaydı. Cam şişelerdeki suları bağlantı kurduğu bir Türk getiriyordu. Türkler, Avrupa’da artık pek az kişinin umursadığı “temiz su” talebini en güvenilir şekilde karşılayan su şirketlerinin sahibiydi.

Elinde, Türklerin temiz suyunun temizlediği yabancının kanının altında, salondaki boğuşma sırasında farketmediği bir çizik ortaya çıktı. Hala sızı yoktu ama soğuduğunda acı çektirecek kadar derindi bu çizik. Yüzünü de yıkadı ve sonra öldürdüğü adamın boylu boyunca ortasında uzandığı geniş salona dönüp, koltuğun üzerindeki havlu ile kurulandı. “ İşte başlıyor Jean “ dedi fısıldayarak. Farketmediği tüm çizikleri ben burdayım demeye başlamıştı şimdi. Adamı öldürmüştü. Soğukkanlılığı kendini bile şaşırtıyordu ama şimdi boynunda sırtında ve ellerinde hissettiği sızılar “Az hırpalanmamışsın Jean” dedirtiyordu az önceki fısıltıdan bir volume fazlasıyla.

Parmakları kesik siyah deri eldivenleri geçirdi ellerine. Onlar dışarının ayazından bir nebze olsun koruyabilirdi ellerindeki çizikleri. Yine siyah deri kordonlu analog quartz saatini taktı sol bileğine. Sahip olduğu ve taşıdığı tek mekanik aletti bu saat. Digital hiçbirşeye yer yoktu onun dünyasında. Cep telefonu yok. Digital saat yok. Bilgisayar yok. Televizyon yok. Radyo yok.. Hatta tüm Avrupa’da en geç iki hafta öncesine kadar elektronik olanıyla değiştirilmesi gereken kimlik kartını kullanıyordu hala. 2010 ‘ lu yıllar sosyal ağlar ve mobil cihazlar sayesinde insanların gizlice fişlendiğini anlatmaya çalışan ama komplo teorileri ürettikleri ve fazla paranoyak oldukları söylenerek görmezden gelinen küçük gruplara şahitlik etti. İnsanların büyük çoğunluğunun bu gerçeği öğrenmesi ve kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılaması 20’lerin ortasını buluyordu. Ama artık çok geçti. 20’li yılların sonuna gelinirken dünyanın yüzde 90’ı internet kullanıyordu ve tıpkı bir grup gencin önceki gece müzik ve alkolün etkisiyle kendilerinden geçip gürültülü kavgalar etmesi, kırıp dökmesi ve birbirlerini daha önce tanımayan çiftlerin sabah sarmaş dolaş bir halde tam anlamıyla cehenneme dönmüş bir mekana aynı yatakta gözlerini açması gibi pişmanlık duyuyorlardı ama olan olmuştu. İnsanlar, siyasi ve dini görüşlerini, kişisel bilgilerini, hedeflerini, aradıklarını, yapmakta olduklarını ve çok daha özel ve mahrem konularını tüm insanlarla paylaşmışlardı. Ve işin garip yanı kendilerini tehdit altında hissetmelerine rağmen bunları yapmaya devam ediyorlardı.

Jean boynundaki çizikleri saklamak için de boğazlı siyah kazağını giydi ve üzerine siyah deri ceketini aldı. Kapıdan çıkmadan önce yerde yatan adama baktı son kez… Adamın ölüsü, ağzından akan kanların kirlettiği zeminde Jean’ın kesip kopardığı diline bakıyordu. Bu adamın arının kovanına sokulmuş bir değnek olduğunu düşündü. Ve kapıyı sertçe kapatıp çıktı.

Sokağa çıktığı anda izleniyor olacağının farkındaydı. İzleniyor olmak tüm insanların bildiği ancak önemsemiyor olduğu bir durumdu uzun zamandır. Önce mektuplar okunuyordu. Sonra telefonlar dinlendi. Smsler depolandı. İnternette gezinilen siteler tespit edildi. Mailler tarandı. Sosyal ağlarda paylaşılanlar indekslendi. Elektronik kimlik ile birlikte takip daha da kolaylaştı. Bir kredi kartınız varsa adresiniz telefonunuz ve tüm mal varlığınız, facebook veya twitter hesabınız varsa siyasi görüşünüz, dini görüşünüz, hassasiyetleriniz ve en samimi olduğunuz çevre, Linkedin veya benzeri sitelerde profiliniz varsa üzerinde çalıştığınız konular ve kimlerle çalıştığınız, elektronik paralarla ne zaman, nerede, ne satın aldığınız ve daha fazlası bilinebiliyordu.. Ama tüm bunlara rağmen herkes daha da özgürleştiğini düşünüyordu. Çünkü tüm bu bilgiler kimin işine yarayacaktı ki.. Tüm bu karmaşık parmak izlerinden izleme yapan insanlar nasıl bir sonuç çıkarabilirlerdi ki.. Üstelik toplumun yüzde 90’ı yasadışı işlere bulaşmadığından emindi ve izleme işi masum insanların daha huzurlu yaşamalarını sağlamaya yönelikti. Evet insanlar böyle düşünüyordu. Daha özgür olduklarını. Daha güvende olduklarını.

“Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz” - Johann Wolfgang Goethe

Kimsenin özgür olduğu falan yoktu. Jean özgür kalabilmek için tüm insanları daha özgür hissettiren herşeyden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Teknolojiden, sokaklardan, yemeklerden.. İzlenmekte olduklarını bilen insanların bilmediği bir şey vardı. İzlemeyi insanlar yapmıyordu. Sadece bunlar için geliştirilmiş güçlü bilgisayarlar vardı. Önce aynı kişiye ait posta hesaplarını tespit ediyor, mailleri tarıyor, sonra bu posta hesaplarıyla üye olunan ağları tespit edip tüm verileri depoluyor, mesajlaşmaları , kişisel bilgisayarı ile girdiği siteleri, hesap numaralarını, şifrelerini, adresini ve en son giriş yapılan konumunu tespit edip kaydediyor, mobil cihazı ile yaptığı görüşmeleri yazılı hale getiriyor, smsleri tarıyor, saniye saniye konum bilgisini güncelliyor ve daha binlerce parçayı saniyeler içinde bir araya getirip basit ve anlaşılır bir şekilde raporluyor. Her veri konusuna göre gruplara ayrılıyor ve edindiği bilgileri kullanarak yeni çıkarımlarda bulunabiliyor. Bu bilgisayarlardan istenilen herhangi konumda, o anda seyir halinde bulunan tüm insanlara ulaşılabiliyor ve o konumdaki tüm insanların siyasi ve dini görüşü, işi, malvarlığı, yakın çevresi ve daha fazlası görüntülenebiliyor. Diğer yandan bu bilgisayardan herhangi bir isme ulaşmak isterseniz birkaç saniye içinde konumu ve hareket yönü ile birlikte diğer tüm bilgilerine ulaşılabiliyor. Ayrıca üzerinde taşıdıkları telefonlar birer böcek görevi görüyor ve ortam dinlenebiliyor.Bir çok insan da önceleri göçmen kuşları takip etmek için kullanılmış ama daha sonra uzaktan sağlık kontrolleri yapmak maksadıyla deri altına yerleştirilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çiplerden kullanıyorlardı. Ama tüm bunlar birazdan öğreneceklerinizin yanında özgürlüğe müdahale sayılamayacak kadar basit şeylerdi.

Jean, terör, soygun ve diğer güvenlik önlemleri bahanesiyle kameralarla donatılan sokaklardaydı şimdi. Her 5 kişiye bir kamera düşüyordu. O bu şehirde en zor bulunacak kişiydi. Bunu biliyordu. Herhangi bir insan yalnızca 5 dakika içinde görüntülenebilirken onun bulunması saatler alabilirdi. Sokaklara döşenmiş kameralar suçluları bulmak ve yakalamak için kullanılan eskimiş bir yöntemdi aslında. 2010’lu yıllarda güvenlik güçleri bu kameralarla yakaladıkları terörist ve hırsızları televizyonlarda yayınlayarak etkili şovlar yapmış ama karşılığında insanların güvenlerini de kazanmayı başarmışlardı. Bugün üst düzey operasyonların son derece gizli bir yöntemle yapıldığından çok az kişinin bilgisi vardı. Bu yöntem oldukça acımasız ve ürkütücü aynı zamanda da etiğe aykırıydı. Yöntemin sızdırılması büyük halk hareketlerine ve isyanlara sebep olabilir, iç savaşlar çıkarabilir, yönetimlerine öfkeli insanları durdurmak imkansız hale gelirdi. İşte Jean’ın bildiği ama bilmemesi gereken bilgiydi bu. Avrupa ülkelerinin, geçtiğimiz on yıl içinde kendi vatandaşlarını katletmiş Arap liderler gibi yüzbinlerce insanı katletmesine gerek kalmaması için Jean ölmeliydi. Sadece Jean ölmeliydi şimdilik.

Jean dikkat çekmeden otobüs durağına kadar gelmişti. Kameralardan kaçtığı yoktu. Çünkü onu arayanların bu gibi basit yöntemleri kullanmayacağını bilen ve bilmemesi gerek tek kişiydi. İnsanların bakışları. Kaçması gereken bu bakışlardı işte.

2020’ler 10 yıl öncesinde hayal olan şeylerin sıradanlaştığı yıllar oldu. Kendi kendini temizleyen, ısıtan hatta kalp masajı yapan askeri üniformalar askerlerin sırtındaki ağır yükleri oldukça hafifletti, arabalar hava durumuna göre kendiliğinden renk değiştirir oldu, binaların dış yüzeylerinde kendi kendini temizleyen cephe kaplamaları kullanıldı ve günlük yaşamda bir çok alanda 10 yıl öncekinden yüzlerce kat daha küçük boyutlarda ama binlerce kat daha hızlı bilgisayarlar ve makinalar üretildi. Nanoteknolojinin en yoğun kullanıldığı alan ise sağlık oldu. Vücuda bakteriden daha küçük boyutlarda taşıyıcı robotlar verildi ve bilgisayarla bu mikroskobik robotlar yönlendirilip eskiden hasarlı bölgeye ulaşana kadar etkisini yitiren ilaçlar tam yerine ulaştıktan sonra patlatıldı ve kanserli hücreler yok edildi. Aids ile mücadelede büyük başarı sağlandı, hücre gibi davranan robotlar üretildi ve organlar tamir edildi, kanda dolaşan savaşçı robotlar zararlı bakteri ve mikropları yok etti. Tıkanan damarları açmakla görevli robotlardan 1000 tanesi bir noktadan daha küçük yer kaplıyordu. Görme yetisini kaybetmiş insanlar bu robotlar kullanılarak tedavi edildi. Yaşlanma geciktirildi vs. Ama her şey olumlu yönde gelişmedi. Tıpkı atomu parçalamanın hala başarı olup olmadığının tartışılıyor olması gibi. Ajan hücreler geliştirildi. Bu robot hücreler hiçbir uyumsuzluk göstermeden vücutta dolaşıyor ve beyne gönderilmesi gereken uyarıları bilgisayarlardaki trojenler gibi başka kaynaklara gönderiyordu. Başka bir deyişle onlardan vücudunda dolaştıkları insanın gördüğü şeyleri kendileriyle paylaşmaları istenirse daha önce kendi kendilerini çoğaltıp milyarlarca olmuş bu robotlar isteğe göre uygun noktalara konuşlanıp görüntüyü dışarıya iletiyorlar. Yeri geldiğinde beyin hücrelerinde uygun kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirerek vücudunda dolaştıkları insanın farklı düşünmesini daha doğrusu kendisinden istenilen şekilde hareket etmesini sağlıyorlar. Kendilerine emir gelmediği sürece vücudun normal fonksiyonlarını yerine getirmek için diğer hücrelerle birlikte çalışıyorlar. Peki bu robotlar insanların vücuduna nasıl yerleştiriliyordu ? Önceleri daha önce hiç görülmemiş ölümcül grip türleri için geliştirdikleri aşılar yoluyla. Bu robotların üretimi hızlandırılınca artık böyle aşılara gerek kalmadı. Şebeke sularına bile atılır oldu. Gıda maddelerine yerleştirildi. Ve neredeyse tüm insanlar gerektiğinde kullanılabilecek robotlar halini aldı. Hiç kimse aslında bir asker olduğunu anlayamıyordu. Oysa her gün, her saat, her dakika sosyal ağlarda izler bırakıyor olmalarını alışkanlık sanan 2 milyar insandan biriydi herkes. Kullanılmış insanların beyinlerinde bir müddet hiçbir konuya yoğunlaşamayacak şekilde reaksiyonlar gerçekleşiyordu. Zaten zamanla unutmuş oluyorlardı. Ama köklü değişiklikler yaşamışlarsa ölmeleri yeğleniyordu. Bu oldukça basitti. Robotlara verilecek tek bir emirle vücudun farklı kritik noktalarında damar tıkanıklıkları meydana geliyor yani bir anlamda fişleri çekiliyordu.

Bakışlardan kaçabilirsen onlardan kurtulabilirsin.

Jean şimdi otobüsteydi. Yolcuların oturduklarında yüzyüze bakacakları şekilde yerleştirilmiş koltuklardan hiç bu kadar rahatsız olmamıştı. En arkaya gitmek istedi. Yavaş adımlarla ilerliyordu. Kimseye bakmamak bir çözüm değildi. Önemli olan kimsenin ona bakmamasıydı. Bu mümkün müydü ? Buranın içi insanların birbirlerinin yüzlerine solumalarını sağlayacak şekilde dizayn edilmişti adeta. Solunda kafasını elindeki şehir haritasına gömmüş genç bir Asyalı kadın vardı. Ülkeye yeni gelmiş bir turist dedi içinden. Boynunda Güney Kore bayrağının yer aldığı bir künye vardı. Bir an kendisini arayanların çalıştığı ofisi düşündü. Eve gönderdikleri adamdan görebildikleri son görüntü kesik bir dil olmalıydı. Burada olduğumu bilselerdi ne yaparlardı diye sordu kendi kendine. Muhtemelen buradaki tüm insanların bilgilerini görüntüleyeceklerdir ve en uygun kişiyi seçip görevlendireceklerdir. Koreli kadını seçme olasılıkları düşük olmalıydı .Jean da böyle düşünüyordu ama kadın birden kafasını kaldırdı ve etrafını gözetlemeye başladı. Jean şüpheye kapıldı ama hala bu kadının seçilmiş olabileceğine ihtimal vermiyordu. Hem kanında robotların olup olmadığı bile kesin değildi. Yanından geçti ve en arkaya ulaştı. Tam bu sırada omuzuna dokunan bir el. Hızlıca arkasına baktı. Koreli kadındı. Bakışları hala masumdu. Elindeki cep telefonunu uzattı Jean’a. Kadın galiba telefonu Jean’ın düşürdüğünü sanıyordu. Oysa az önce kendi cebinden çıkarmıştı ve sonra telefon çalmıştı. Ayağa kalkıp az önce geçen adama getirmişti telefonu. Jean telefonu yavaşça aldı ve kulağına götürdü. Onlardı. Hızlı hızlı soluk alan bir kadın. Bir nefes sesi sadece. Sonra nefesin uzaklaştığını hissetti. Konuşma yoktu. Başka sesler yaklaşıyordu. Bu bir çocuktu. Ağlamaktan yorgun düşmüş bir çocuktu sanki. Jean’ın elleri titremeye başladı. Sonra yine yorgun ve inleyen bir fısıltı duydu.

“Baba”.

Telefon düştü elinden.

…. Sadece denedim dün gece. Devamı gelecek mi bilmiyorum…..


Read On 20 Yorum

Oku Ama Neyi ?

Cumartesi, Aralık 17, 2011

Bir Türk bilimadamı söyleyin deseler hemen "Taşkın Tuna" derim. Tasavvufla bilimi harmanlayan bir insan sorsalar zaten "Siz Taşkın Tuna'yı mı tarif ediyorsunuz?" diye sorarım. Müthiş bir insan. Bi gün ilinizde bi yerde konuşmaya gelecek olduğunuzu duyarsanız vakit kaybetmeyin gidin yerinizi ayırtın. Benim gibi kapıda kalmayın son saat gidip. Geri dönmeyin evinize.

Okuduğum ilk kitabıydı "Oku Ama Neyi?" . Otuz Kuşun Öyküsü: Simurg'u ilk okuduğum kitaptı. Bir bilim adamından duymaya alışık olmadığınız kadar farklı bir üslubu var. Hulusi Kentmen gibi babacan, sevimli bi amcamız zaten kendisi. Üst düzey makamlarda ülkemize hizmette bulunmuş bir Fizik Yüksek Mühendisi. "Oku Ama Neyi?" şimdilerde okuduğum bir kitap değil öncelikle. Üniversitenin ilk yıllarında okudum hatta sunum yaptım bir ödev gereği. Zaten o ödev sonrası tanıştım Taşkın Tuna ile. "Oku ama neyi?" ve "Bir Çarpı Bir" adlı kitaplarını almıştım o dönem. Keşke okuduktan hemen sonra yazsaydım kitap ile ilgili birşeyler. Daha ayrıntılı yazardım bugün buraya yazacaklarımdan. Ama olsun ben bahsedeyim aklımda kaldığı kadarıyla. Aslında farklı bir çok ilgi alanına hitap eden bir kitap. Tasavvuf, felsefe, astronomi, uzay, fizik.. Dediğim gibi harmanlamış herşeyi bir kitapta. Aslında anlattığı da bu harmanlanışın geçmişi. Yaratılışta bugün aralarında farklar olduğunu sandığımız herşeyin bir noktadan meydana geldiğini anlatıyor. Herşey bir nokta içinde "yok" iken zamanın evrenin ve göremediğimiz herşeyin o "hiçlikten" var olup birbirinden uzaklaştığı bir yerde "Oku" emrini herkesin farklı yorumluyor olmasının normal olduğunu aslında neyi okursak okuyalım manada aynı şeyi anlattığını ifade etmeye çalışıyor. Hani Youtube'da bir video izlersin. Sonra yanda onunla alakalı başka bir video görürsün. Ordan oraya ordan oraya gidersin ya.İşte bu kitap sizi farklı alanlara yöneltebilir. Başka kitaplar okutturabilir buna benzer şekilde.

Bir arkadaşının "Simurg" u anlatmasıyla başlıyor kitabın serüveni. Yani Taşkın Tuna bu kitabı o hikayeyi dinledikten sonra yazmaya karar veriyor. Dinlediği hikayenin geçtiği kitabı alıp okuyor ve başlıyor yazmaya. Hikaye gerçekten çok anlamlı ve güzel. İsterseniz siz de bir okuyuverin önce.

Uzun ve orjinalini okumak isteyenler hemen bundan sonrakini, özetini okumak isteyenler alttakine baksın. Bu öykü Feriduddin Attar'ın MANTIKU'T-TAYR adlı eserinde geçer ilk olarak.

“… Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır.

Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.

Hüthüt söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…

Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye” başlarlar.

Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir..

Örnek olarak, bülbülün isteği gül;
dudu kuşunun arzuladığı abıhayat;
tavuskuşunun amacı cennet;
kazın mazereti su;
kekliğin aradığı mücevher;
hümânın nefsi kibir ve gurur;
doğanın sevdası mevki ve iktidar;
üveykin ihtirası deniz;
puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define;
kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir.
Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.

Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı.
Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
O, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti.
O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar.

Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…

Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler.

Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri,
ayrıldığı köşkünü özlemesi,
geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak,
ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi,
himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu,
kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla;
bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır.
Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır.

VADİLER

1.Vadi
İstek
2.Vadi
Aşk
3.Vadi
Marifet
4.Vadi
İstigna
5.Vadi
Vahdet
6.Vadi
Hayret
7.Vadi
Yokluk (Fenâ)

BEKÂ
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…

Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.

Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır.
Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.
Bütün vadileri aşarak menzil-i maksudlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar.
Simurg tarafından bir görevli gelir…
Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır.

Bu sırada, Simurg tecelli eder…
Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar.
Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.
Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.

Bu sırada Simurg’dan ses gelir:
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burası bir aynadır!”

Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...

Çünkü, hepsi BİR’dir.

Aynı, aşıkla, maşukun aşkta;
habible, mahbubun muhabbette;
sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi...
Aradan zaman geçer, “fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp”, yokluktan varlığa ererler…” .

Özet

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

Yazar Taşkın Tuna MANTIKU'T-TAYR ı okuduktan sonra yazıyor bu eseri demiştim. Kitap gerçekten çok güzel ve faydalı bir kitap. Roman havasında bir çok bilgi veriyor. Bilgi verirken sıkmıyor, akıcı bir şekilde yazılmış kitabın sayfalarını merakla çeviriyorsunuz. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bakın kendisiyle yapılan bir söyleşide bu kitap ile ilgili sorulara nasıl cevap veriyor Taşkın Tuna ;

‘Oku Ama Neyi’ de, okuyucuya ne gibi bir mesaj vermek istiyorsunuz?
Cevap) Bir değil birden fazla mesaj vermek istedim. Herkes biliyor ki, Kur’an’da ilk emir ‘Oku’ diye başlar. Hemen arkasından insanın zihninde çok sayıda soru düğümlenir. Acaba ne okuyalım? Burada kastedilen herhalde masal ya da hikaye değil; aşk, macera veya polis romanı da değildir. Geriye kalsa kalsa bilim kitapları ile Kur’anı okumak gelir. İyi hoş ta Matematik okumak, tıp okumak, kimya okumak özetle pozitif bilim ya da sosyal içerikli kitaplar okumak sorumuza karşılık verecek midir? Öte yandan Kur’anı okuyan, hatta ezberleyen hafızlar vardır. Acaba onlar da Oku emrine tam olarak uymuş olacaklar mıdır? Görülüyor ki, daha ilk bakışta aklımıza takılan bu soruları tam olarak çözemiyoruz.

Peki sizce Oku’dan amaç nedir?

İşte ben de kitabımda bunu anlatmağa çalıştım. Okumak demek anlamak demektir. Anlamak demek karşılaştırmak demektir. Karşılaştırmak, yani mukayese etmek, değerlendirmek demektir. Okunacak nesneleri, diğer ‘okunanların’ yanında bir yerlere yerleştirmek, çerçeveleyip kavramak, idrak etmek, algılamak, kapsamak demektir. İşte çevremizde gördüğümüz ya da görmediğimiz nesnelerin niçin ‘var’ olduklarını değil, ‘nasıl’ davrandıklarını anlamak esas olmalıdır. Bu, okumanın ilk ve vazgeçilmez şartıdır. Bunun için doğa olaylarını, mikrokozmos ve makrokozmosu, başka bir deyişle küçük ve büyük ölçekteki evrenleri, uzayı ve zamanı anlamak demektir. Yalnız burada çok ince bir noktayı belirtmem gerekecek, izin verir misiniz?

Ben de onu rica edecektim, biraz daha açıklar mısınız?

Bakınız diyelim ki, parçacık fiziği konusunda uzmanlaştınız. Bütün atom altı parçacıkların hepsini sular seller gibi öğrendiniz. Diyelim ki Tıpta, Astronomide uzmanlaştınız, önemli buluşlara imza attınız. Çok şeyler biliyorsunuz. Acaba oku’dunuz mu?

Peki eksik olan ne sizce?

Eksiklik şurada. Herhangi bir bilim dalında istediğiniz kadar uzmanlaşınız, profesörlük payesine de erişin, eğer ‘okuduklarınızı’ insan’la bağdaştıramazsanız, gerçek anlamda okumamış olursunuz. Zira tüm evren, insan için vardır. İnsan’ı içermeyen bir kâinat, Mevlana’nın dediği gibi boştur, sadece bir cesettir. Buna göre, insanın nereden gelip, nereye gideceğinin bilincinde olması, kendisini ‘OKUMASI’ kendi benliğine sefer etmesi, kendisiyle hesaplaşması, her an yeni bir tecellinin kendisinde tezahür ettiğinin şuuru içinde, çevresine ve topluma o gözle bakması, kendini her zaman eksik ve yetersiz bulup, mânen yükselmek için çaba sarf etmesi ile ‘oku’ manın gerçekleşeceğine inanıyorum.


Bu arada şu kısa videoyu izleyin. :)




Okuyun !
Neyi mi ?
Bu kitabı işte.
Read On 10 Yorum

Bloglar ve Sosyal Medya

Çarşamba, Aralık 14, 2011

Yazacak o kadar çok şey var ki ? Kendi koyduğum "Bir yazıdan sonra yeni bir yazı için iki gün sabret !" prensibimi bir kenara atsam günde 2 - 3 yazı yazabilirim. Ancak uzun sayılabilecek kadar bir süredir bloglarla ilgilenen biri olarak edindiğim izlenim ve tecrübe de şu söyleyeceklerimi destekliyor ki ; iki günde bir yazmak bloğunuzun kalbine iyi gelmektedir. Bu sıklık en ideali bence. Daha sık yazarsanız öncelikle sizi okuyan arkadaşlarınız sizi takip etmeye çalışan okurlarınız oluverirler. Benim için "arkadaş" , "okur" dan daha iyidir daha candır ciğerdir. Yazarların okuru vardır. Yazarın okurun çoğundan haberi olmaz. İletişim azdır. O sadece kitabını yazar. "Okur" da okur. Geri bildirim vardır ama azdır. Bloglar ise daha samimi , daha sosyal bir mekanizmaya sahiptir. Üst düzey iletişim vardır. Blogda çoğunlukla "arkadaş" vardır "okur" değil. Çünkü sizi okuyan "arkadaşlarınız" yazdıklarınız bağlı olarak fikrini söyler, yol gösterir, teselli eder, destek verir, yardım eder. Sizin de bu arkadaşlarınızı tanıma olanağınız vardır. Üstelik insanların birbirlerini çok daha doğru tanıma imkanı sunar bloglar . Gerçektir bir kere. "Sanal alem" tanımlarına aykırıdır. Mesela bugün ben 10'dan fazla blog arkadaşıma cepten ulaşabiliyorum ve sık sık görüşüyorum. Onlarla blogda tanıştığımı bile unuttum, sanki çocukluktan beri tanışıyormuşuz gibi . Dediğim gibi daha samimi bir ortamı var blogların. Bir kitabın okurları gibi değildir buradaki arkadaşlarınız. Okuma bitince kapatıp rafa kaldırmaz sizi. Beraber yazarsınız oradaki şeyleri. Evde okur, işte okur, okulda okur, arabada, metroda,köprüde; yolda okur. Ama "okur" olmaz; "arkadaş" olur. Siz de arkadaşlarınızın "okurlaşmasını" istemiyorsanız. Yazma sıklığınızı iyi ayarlayın. Günde 5- 6 yazı yazmanızın bloğunuzun ilerde size ekonomik olarak az da olsa katkı sağlamasından başka hiçbir yararı olmayacağını bilmenizi isterim. "Ayrıca hızlı koşan atın.." meselesi de var. Arayı çok açmadan ama arkadaşşlarınızı da yazılara boğmadan dengeli bir şekilde yazmanızı tavsiye ederim. 2 güne 1 yazı bence idealdir.




Başka birşey yazacaktım , öyle yaptım nihayetinde; yine başka bişey yazdım. Bu yıl Mayıs ayında bir seminer hazırladık arkadaşımla. Blogları anlatmak, üniversite öğrencilerine blogların faydalarından bahsetmek, bunu nasıl yapacaklarını göstermek için birşeyler yapalım dedim. Fikrimi hocalarımıza söylediğimde önce şaşırdılar sonra benden fazla heyacanlandılar. Çerçeveyi genişlettik. Sosyal medya ve internet okuryazarlığı oldu konumuz. "İnternette ne nedir?" sorusuna cevap aradık bir anlamda. Facebook, Twitter, Google, Youtube, Blogger... ve çok daha fazlası. İyi oldu. Çok iyi hazırlandık. Çok araştırma yaptık. Hocalarımızın çoğu o gün ordaydı. Katılanlara belge verildi. Güzeldi. Öncesinde bir afiş hazırladım. Sonra madem sosyal medya konumuz; hadi orada yayılacak bir tanıtım yapalım dedik ve bu videoyu hazırladık.









İki gün sonra görüşmek dileğiyle arkadaşlar :) Kendinize iyi bakın !
Read On 13 Yorum

Facebook Masalları

Perşembe, Aralık 08, 2011

Facebook çalıntı bir fikirle ve üstelik kanunsuz bir şekilde olsa da öyle veya böyle birkaç üniversite öğrencisi tarafından kuruldu. Kurulduğu andan itibaren çok hızlı bir şekilde yayıldı. Genişledi. Büyüdü büyüdü ve birkaç yıl içerisinde her 3 internet kullanıcısının 2 sini kendine üye, hatta 3 kullanıcısından 1’ini tuvalette bile giriş yapacakları kadar müptelası haline getirdi. Hakkında araştırmalar yapıldı, makaleler yayınlandı, dergilere kapak oldu, kitaplar yazıldı, ödüllü bir filme konu oldu, kurucusu geçen yıl yılın adamı seçildi, şarkılar yazıldı, sosyal ayaklanmalarda başrolü oynadı, arap baharını hızlandırdı, bazı insanlar çocuklarının adını facebook koydu, psikolojiden beslenip yine psikolojiyi etkiledi, yeni hastalıklar türedi. Hiçbir site bu kadar geniş kitleye bu kadar geniş yelpazede insana ve bu kadar farklı sınıfa hitap etmemişti. Hiçbir site bu kadar hayatın içine girmemiş ve hiçbir zaman hayatlar bu açıklıkta bir web sitesine aktarılmamıştı. Fotoğraf için, müzik için, video için, chat için, reklam için ayrı ayrı ünlü siteler vardı henüz facebook yokken. Sonra facebook geldi kısa süre içerisinde her dalda ayrı ayrı bu büyük siteleri gerisinde bıraktı ve bunlardan daha fazlasını daha fonksiyonel bir şekilde bir arada toplamış bir yapıya dönüştü. Değeri 100 milyar dolara yaklaşan bu sitenin sahip olduğu kullanıcı bilgileriyle ne yapmayı planladığı konusundaki tartışmalar sürerken her geçen gün yüzbinlerce kişiyi kendisine üye yapmayı başarıyor. Hal böyle olunca mucizeler ve bu mucizeleri konu alan bir kitap kaçınılmaz oldu. Emily Lieberthikayelerin kahramanlarıyla yaptığı konuşmalar sonrası her biri gerçek yaşamdan olan öyküleri “Facebook Masalları” adlı kitapta topladı.




Evlat edinmek isteyen genç bir çiftin, hiç tanımadıkları insanlar tarafından Facebook’ta paylaşılanilanlarıyla mutlu sona ulaşmaları,

Babaları tarafından terkedilmiş iki kız kardeşin babalarının, annelerinden sonraki eşinden olup tıpkı kendileri gibi terkedilmiş ve babasız büyümüş kız kardeşlerini 12 yıl sonra Facebook sayesinde bulmaları ve üç kardeşin birlikte yaşamaya başlaması,

Bir kağıt satıcısının oğlu olan CrisHughes’in üniversitede oda arkadaşı Zuckerberg ile birlikte kurdukları bir site ve bu başarısı ile Amerikan seçimleri öncesi kampanyalar döneminde Obama’nın internet müdürü olması yönündeki teklife verdiği olumlu yanıt, Obama’ya kazandırdığı fazladan 5 milyon seçmen ve seçimlerden sonra adının “ Obama’yı Başkan Yapan Çocuk” olarak anılması.

Çocuk denecek yaşta dünyaya getirdikleri evlilik dışı bir bebeği evlatlık bürosuna bırakan gençler, aradan geçen 22 yıl sonra gerçek anne babasını facebook sayesinde bulan bir çocuk.

Küçük bir kasabada görev yapan genç bir öğretmen, Danimarka Başbakanı Rasmussen’ifacebooktan arkadaş olarak ekleyip onu okuluna, özel eğitime ihtiyacı olan öğrencileriyle bir koşu yapmaya davet etmesi, aradan geçen aylar, sonrasında kendisine gelen bir telefon, bir konuşma dolayısıyla oradan geçecek olan başbakanın okula uğraması, gazetelerin röportaj için öğretmenin peşinden koşmaları, Zuckerberg’in bu olaydan söz etmesi. Öğretmenin kasabaya ve okula yaptığı katkıdan dolayı ödüllendirilmesi ve terfi edilmesi.

Hiç tanımadığı birinin hikayesini facebook sayesinde okuyup iletişime geçmesi ve her geçen gün ölüme yaklaşan bir anneye organ bağışında bulunması

İş ilanını facebookta veren bir adamın Microsoft’a girme hikayesi.

Ve daha 10’larca modern zaman mucizesi.

Ben bu yıl sosyal medya seminerindeki sunumum için faydalı olabilir diye alıp okudum. Belki sizin de ilginizi çeker dedim.

Read On 16 Yorum

Oyun İçinde Oyun

Cumartesi, Aralık 03, 2011


Yüzyılın cainisi kabul edilen aşırı sağcı, hristiyan, mason, ırkçı, Türk ve Müslüman düşmanı, Norveçli Anders Behring Breivik'e psikiyatri raporları sonucunda "paranoyak şizofren" teşhisi konulmuş ve 77 kişinin ölümünden sorumlu tutulamayacağı belirtilmiş. Bu durum bahane edilip Norveçli Hristiyan Breivik'in ırkçı değil sadece "Hasta" olduğu mu anlatılacak dünyaya? Oysa dünyanın ırkçılığın zaten hastalık olduğunu anlamış olması gerekmiyor muydu?


Bundan üç yıl önce ev arkadaşımla birlikte bi kaç internet kafeye elimizde kamera ile girmiştik. Bir araştırmaydı. Bilgisayar oyunları ve insan psikolojisi üzerine. Orada oyun oynayan çocuklarla konuştuk. Oynarlarken görüntüledik. "Ölmek, öldürmek , çizmek, parçalamak, gebertmek" 8-9 yaşlarındaki bu çocukların ağzından çıkan en masum kelimelerdi. Gerisi argonun bir kaç level üstü ve yaratıcı küfürler. Bundan bir kaç ay önce motorsikleti sanayiye götürmüştüm. Tamir başladı ben de bekliyorum. Tamirhanede onlarca eski ve tamir bekleyen motorsiklet var. 7- 8 yaşlarında şişman bir erkek çocuk birinden inip diğerine biniyor. Pek bi hareketli hani. Usta tanıdık. Kardeşimden dolayı söz polisliğe geldi. Sonra çocuğa döndü. "Rahat dur bak tutuklar seni polis amca!" dedi. Sonra da " Sen seviyor musun polisleri?" diye sordu. Çocuğun cevabı çok manidardı. "Seviyorum da her zaman değil. Gerçek hayatta seviyorum ama GTA'da polislerden gıcık alıyorum. Ne zaman araba çalsam hemen geliyorlar, ben de öldürmek istiyorum. Oyunda kızlar var. Onları arabana atıyorsun sonra.." böyle şeyler. Şimdi düşünelim bu çocuk bu oyundan hangi güzel davranışları kazanmış olabilir ?





Breivik sıkı bir savaş ve strateji oyunları hastasıydı. Özellikle World of Warcraft" ve "Call of Duty - Modern Warfare" oyunlarını düzenli olarak oynuyordu hatta düzenlediği saldırıda bu oyunlardan faydalandığını da belirtti. "Call of Duty - Modern Warfare" 'ı ben de oynadım bi süre. Ama sadece nasıl bir oyun olduğunu görmek için. Ve oynarken çok net bir şekilde farkettim oyunun " Arap düşmanlığını, ırkçılığı, müslüman karşıtlığını,öldürme hissini ve şiddeti.." körükleme diğer yandan da " insani olan ne varsa" köreltme misyonunun varlığını. Norveç'te bu katliam sonrası, Breivik'in manifestosunda bahsettiği oyunlar piyasadan kaldırılmıştı. Oysa bizim ülkemizde her köşe başında olup günden güne de artan internet kafelerde ofis programlarından daha önce kuruluyor bu oyunlar. Yazıya başlarken amacım kısa kısa dünyadan haberlere değinmekti daha önce "Naber dünya?" başlıklı yazılarda olduğu gibi. Ama ilk haberde bu kadar uzatınca vazgeçtim ondan. Bu yazının ana mesajı "Çocuklarınıza sahip çıkın ! " olsun. Görüşmek dileğiyle.



Read On 7 Yorum

Gelecek Dosyaları

Perşembe, Aralık 01, 2011

Nerede gelecek hakkında bir yazı görsem üşenmeyip okuyorum ne kadar uzun olduğuna bakmadan. Nerede gelecek hakkında bir kitap görsem alıyorum düşünmeden. Tarih kitaplarını da seviyorum ama bazen “olan olmuş” diyesim geliyor . Hele de ülkeyi yöneten koca koca adamlar bile en çok ileriye bakmaları gereken zamanda kendilerini geçmişe saplayıp duruyorken. Üstelik dün gitti, yarının garanti değil bugüne bak meselesi var bir de. Evet dün bitti. Belki de geleceğimizin garantisi olmadığı için gelecek hakkında farklı tahminleri, fikirleri, öngörüleri, görüşleri,iddiaları görmek daha anlamlı. Hani yaşayacağımızın garantisi yok ya ; ne yapayım ben yaşamayacağım geleceği diyebilirsiniz. Ama ben farklı bakıyorum. Belki de “yaşayamadım” diyeceğimiz zaman dilimi sandığımız kadar yaşanmaya değer değildir. Karanlık bir ev düşünün. Labirent benzeri koridorlar ve bir çıkış kapısı. İçerisi öldürücü bir gazla dolu. Kapı açılacak ve nefesinizi tutup içeri gireceksiniz. Önünüze ne çıkacağını bilmiyorsanız çıkışa doğru yol almak yerine sizden öncekilerin girip çıkamadığı bir odada diğer cesetlerin üzerine düşersiniz. Bu tür öngörüler kehanet değil daha da karmaşıklaşan o labirentte bizi çıkışa götüren oklar hükmündedir. Her kesimden insan için faydalı olacağını düşünüyorum. Neye yatırım yapacağını bilen girişimcileri, teknolojinin yakın gelecekte ne boyutlara ulaşacağını bilen gençleri, gelecek neslin yeni neslin şartlarına hazır ebeveynleri… Hadi kendiniz için çok umursamadığınız bir konu gelecek; peki çocuklarınız için de bu kadar kaygısız mısınız ? Gecenin bir vakti kapınız sert bir şekilde çalınsa kapıyı açmaya küçük kızınızı veya oğlunuzu mu gönderirsiniz ? İşte gelecek bir gün kapımızı gecenin bir vakti böyle sert çalacak. Ve biz zamanın gerisinde kaldığımız derecede geç kalacağız kapıyı açmaya. Gittiğimizde küçük çocuğumuz kapıyı çoktan açmış olacak. O kapıya çocuğumuzdan önce varabilmek için zamanı (gelecekteki şimdi) tam anlamıyla kavramış olmamız gerekiyor. Az sonra bahsedeceğim kitap kendi başına bu söylediklerimi sağlıyor demiyorum kesinlikle. Çok çok azını belki. Söylediklerim genel anlamda “geleceğe merak” konusu içindi. Şimdi kitaba geçebilirim.


Kitap için “İnsanlığın Mahrem Tarihi” adlı kitabın yazarı Theodore Zeldin, “Dünyanın delirdiğine mi yoksa daha da akıllandığına mı karar vermenize yardımcı olacak bir kitap” demiş. Bence çok abartmamış. Orijinal adı “FutureFiles” olan kitabın kapağında ilginç bir iddia da yer alıyor;Gelecek 50 Yılın Tarihi. Kitabın yazarı Richard Watson amacının geleceği tahmin etmek değil çeşitli senaryolarla bakış açılarını ve ufukları genişletmek olduğunu söylüyor. “Geleceği tahmin ettiğini söyleyen her kimse ya yalancı ya da ya da aptaldır” diye de ekliyor. Ama kitaptaki öngörülerin deli saçması olduğu sonucunu çıkarmamamız gerekiyor. Adam biraz mütevazı çaktınız mı ? Bakalım başkaları ne düşünüyor kitap hakkında ;

Gelecek dosyaları, evrensel hissediş ve şaşırtıcı bilgilerle dolu. Ayrıca merak uyandıran ilişkileri göz önüne seriyor. Watson, baştan sonra mantıklı, canlı ve aydınlatıcı açıklamalarda bulunuyor.”
– Richard Neville


Geleceğini düşünen herkes için göz ardı edilemeyen büyüleyici bir inceleme.
-Ester Van Doornun (Bookseller& Publisher)


“Watson’ın devlet ve politika hakkındaki gelecek düşünceleri uzun bir çalışmanın ürünüdür. Bu kitap; politika ve ulusal iş kolu yönetimi, dünyanın geleceği hakkında dikkat çekici bir bakış açısı ve etkileyici açıklamalar sunuyor
-JaneGarcia ( Government News)


Şimdi gelelim bazı soru ve ayrıntılara ;

Gelecekte niçin daha uzun banyo yapacağız ?
Gelecekte eğitim sistemi ? Gelecekte vergi sistemi ? Geleceğin suçları ? Gelecekte oy kullanma ?
Makinalar insanların yerini alabilir mi ?
Ömrümüz uzarken genç de kalabilecek miyiz?
Gelecekte yemekler ve yeme alışkanlıklarımız ?
Gelecekte sağlık alanındaki değişimler, tıp, ilaçlar… ?

-GPS,RFID,sensörler ve akıllı tozlar sayesinde mahremiyet yok olacak, şeffaflık ve risk artacak.
-İnsanlar küreselleşmeye ve homojenleştirmeye karşı çıkacak. Avrupa Birliği bölünecek ve sonra çökecek.
-ABD Başkanını sadece Amerikalılar değil tüm dünya seçebilir.
- İnternet gelecekte ülkelerin ikinci senatosu görevi görecek.
-Savaşların şimdiki nedeni petrol ama yirmi otuz yıl içinde yerini su ve gıda alacak. Kıtlıklar yüzünden göçler yaşanacak.
- Blog yazarları daha az önyargıyla ve herhangi bir uzman grubunun yapabileceğinden daha geniş yelpazede daha fazla bilgi yaratabilecek.
-Gazetelerin geleceği ? Gazete okumaya devam edeceğiz ama o gazeteler şimdikine benzemeyecek.
-Televizyonun geleceği ? TV izlemeye devam edeceğiz ama Tv programları şimdiki gibi hazırlanmayacak.
-Reklamların geleceği ? Daha hedefe yönelik, daha az sinir bozucu, daha kişisel. Mesela markete girince indirimdeki deterjan markasından, arabamızı yanlış yere parkettiğimizde en yakın otoparktan bilgilendirme mesajı düşecek telefonumuza.
-Paranın geleceği ? Az da olsa bugünkü anlamda para kullanılıyor olacak. Bazı küçük ödemeler için sadece. Çoğunluğu mobil ve peşin olacak.
-Arabalar şimdiki arabalara çok az benzerlik gösterecek, tekerlek yeniden icat edilecek bir anlamda. Belki uçan arabalar. Ama nanoteknoloji kullanılıyor olacağı kesin. Araba ruh halinize veya hava şartlarına göre şekil ve renk değiştirecek. Kaza yaptığınızda arabanın göçen kısımları nanoteknoloji sayesinde eski şeklini alacak kısa sürede. Ama arabaya sahip olmak daha zor olacak. Yollar daha paralı. Yakıt pahalı, vergiler yüksek olacak. Kiralamak daha cazip gelecek. Toplu taşımaya dönüş olacak.
-Borçlanmalar ve düşük maaş sebebiyle çekirdek aile yerini yeniden geniş aileye bırakacak.
- İş değil iş gücü sıkıntısı çekilecek, sebebi doğum oranındaki düşüş. İhtiyaç robotlarla karşılanmaya çalışılacak.
-İnsanlar daha yorgun, daha stresli, daha uykusuz ve asabi olacak.

Daha bir çok tahmin, öngörü, fikir… hepsi mantıklı sebepleriyle..

Okuyun.
Read On 6 Yorum

İhap Hulusi Görey

Salı, Kasım 29, 2011

İhap Hulusi adını herkes bilemeyebilir ama herkes başı ağrıdığında veya başı ağrıyan ninesine gripin aldığında görmüştür gripin kutususunun üstündeki "başı ağrıyan kadın" resmini. Küçük değişikliklerle hala bu logo kullanılıyor. Bunun dışında en bilinen eserlerinden biri de Atatürk'ün siparişi ile yaptığı Alfabe'nin kapak resmi. Bilirsiniz bu kapakta Atatürk ve Ülkü Adatepe yer alırdı. Hatta hala bu kapak kullanılıyor yani en azından bizim ilkokul dönemimizde öyleydi. Bu söylediklerim şimdiki gençler için örnekler. Biraz eskilere gidersek İhap Hulusiyi bilenler onu "Kulüp Rakısının" etiketi ile tanır( 1930'dan beri), Banka reklamları, ilaç reklamları, milli piyango ve pullar... bu böyle uzar gider.. Kolay mı 10 bine yakın eser. Türk reklamcılığının öncüsü. Afiş sanatının kurucusu. Aslında bu yazıyı dün onun doğum gününde yayınlamak istemiştim ama bu hafta başıma gelmeyen kalmadı şükür. İhap Hulusi'den ben gripin ile haberdar olmuştum yıllar önce. Geçen yıl üniversitede "Sosyal Medya Paneli" için çalışırken medyayı ayrıntılı işlemeye girişince İhap Hulusi'den bahsetmem gerekti. Sonra neden ben blogda ondan bahsetmiyorum dedim. Öyle kaldı bu zamana kadar. Geçen gün doğru düzgün yazılar yazmalıyım artık diye düşününce aklıma ilk bu konu geldi. Baktım 27 kasım da onun doğum günü; tamam dedim yazıyorum. Ve yazdım. Günümüzün sanatçı(!) kalabalığı arasında onu bize unutturmayı başarmış olabilirler. Umarım iyi bir hatırlatma olmuştur. Hadi biraz tanıyalım onu şimdi. Hadi.




27 Kasım 1898’de Kahire şehrinde Mısır’ın ünlü mimarı Ahmet Hulusi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiş İhap Hulusi. İlk öğrenimini Saint Mary ve ortaöğrenimini Saidiya adlı İngiliz okullarında okumuş. Almanya’dan bir ressam ona 3 yıl boyunca posta yoluyla resim dersi vermiş. Bu süre sonunda resim eğitimi görmek için Almanya’ya gidip 4 yıl Münih’te Heiman Schule atölyesinde çalışmış. Afiş ve basın ilanları dalında ünlü afiş ressamı Ludwig Hohlwein’den eğitim almaya başlamış. 1923’te Türkiye’nin ilk afiş sergisi olan Galatasaray Sergisine katılınca kendisi de aynı zamanda bir ressam olan Sultan Abdülmecid İhap Hulusi ye ait afişleri görüp çok beğenmiş ve onu saraya davet etmiş. İhap Hulusi Almanya’da Hohlwein yönetiminde 3 yıl süren eğitimini tamamladıktan sonra 1925’te İstanbul’a dönmüş. Zaten ailesi de İngiliz işgaline uğrayan Kahire’den İstanbul’a taşınmış daha önce.




İhap Hulusi ileri derecede İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça bildiği için babası tarafından gelen Dış İşleri Bakanlığında çalışması konusundaki baskılara dayanamayıp görevi kabul etmiş ama kendini ait olduğu dünyaya atması uzun sürmemiş ve görevini bırakıp zamanın en gözde dergisi olan Akbaba’da çalışmaya başlamış. 56 yılını verdiği bu sektörde grafik ve afiş sanatının kurucusu ve Türk reklamcılığının öncüsü olan İhap Hulusi, Türk markaları için yaptığı tasarımları ve devlet kurumları için hazırladığı afişleri göz önüne alındığında “Cumhuriyeti Afişleyen Adam” tanımlamasını fazlasıyla hakediyor.

Ömrüne sığdırdığı 10 bine yakın eserle aslında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada grafik sanatını ticari iletişime uygulayan ilk sanatçılardan biri İhap Hulusi. Cumhuriyeti, devletin kurumlarını, milli değerleri, devlet politikalarını ; resmi belgeler ve soyut kavramlar olmaktan çıkarıp halkın içinde , onların anlayacağı bir şekilde somutlaştırırken yarım yüzyıldan fazlasına şahitlik eden eserleriyle de en gözle görülür şekilde tarihi belgeliyor. Her alanda nereden nereye geldiğimizi, nasıl dönemlerden geçtiğimizi anlatıyor. Halkın okuma yazma bilmediği, daha doğrusu çok azının okur yazar olduğu bir dönemde en etkili yolla tam anlamıyla Cumhuriyetin medya ayağından sorumluydu İhap Hulusi. Zaten bizzat bu sorumlulukla gelmemiş miydi ülkesine ? Almanya’da eğitim gördüğü o ünlü ustası ona Amerika’ya gitmesini önermesine rağmen o ille de Türkiye demişti.

İlk afiş siparişini 1927’de İzmir’den İnci Diş Macunları için almış, özgün yapıtları beğenilip, Akbaba vasıtası ile de daha geniş kitlelerce tanınması sonucunda bir çok gazete ilanı ve afiş siparişi almaya başlamış. Bunun üzerine 1929’da İstanbul’da ilk atölyesini açmış. Böylece üretime hız vermiş. 1930’da Atatürk’ün en sevdiklerinden olduğu söylenen Kulüp Rakısı için etiket tasarlayan İhap Hulusi, Atatürk’ün siparişi üzerine okullarda öğretilen yeni Türk Alfabesi Dersi’nin kitap kapağını tasarlamış. Atatürk’ün ve Ülkü Adatepe’nin yer aldığı bu kitap kapağı çalışması sanırım en çok bilinen eseri. Bunların dışında; Ziraat Bankası, Türkiye İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası, Garanti Bankası, Sümerbank, Emlak Kredi, Türk Ticaret Bankası, Maliye Bakanlığı, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Yeşilay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu ve daha bir çok kurum ve özel kuruluşa afiş, ilan, etiket, pul ve reklam çalışmalarıyla hizmet vermiş. Üzerinde üçgen sembolü bulunan bir eser görürseniz bu "İhap Hulusi" nindir diyebilirsiniz.



Cumhuriyetin 10. Yılında ilk uzman tasarımcı olarak yaptığı hizmetlerden dolayı Atatürk ona bir kol saati hediye etmiş. Bu sırada Mısır’ın devlet demir yolları, tekel idaresi ve şehir hatlarına ait ilanları, ünlü İngiliz viskisi John Haigh’in, İtalyanların Cinzano ve Fernet Brenca’sının afiş ve etiketlerini yaparak adını yurt dışında da duyurmuş.



O zaman ki adı Teyyare Piyangosu olan Milli Piyango için 45, Tekel için 35 yıl çalışmış, sayısız özel kuruluşa hizmet vermiş, Türk reklamcılığının öncülerinden, afiş sanatının kurucusu İhap Hulusi hizmet yaptığı hiçbir yerde sigortalanmadığı için yaşamının son dönemlerinde büyük sıkıntı çekmiş ve sefalet içinde yaşamış. Maalesef Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprü kurmuş ve yeni devletin kurumlarının kurumsallaşması sürecinde büyük roller üstlenmiş bu ünlü sanatçımıza da tıpkı diğer bir çok büyük sanatçımızda olduğu gibi yaşamında sahip çıkamamışız.

Bazen bir kamera ile sokağa fırlayıp insanlara sorayım diyorum “İhap Hulusi ismi size tanıdık geliyor mu ?” diye. 100 kişiden 2 kişi tanıyor mudur acaba ? Hiç sanmıyorum ama umarım bir gün bunu yaparsam sokak beni utandırır. Çünkü ben utanmazsam bu sokak beni utandırmazsa sanatçısına değer vermeyen bir millet olarak paylaşmakla azalmayacak bir utancı kucağımızda bulacağız “sokaklar” olarak.

Read On 2 Yorum

Film Sepeti 15

Cuma, Kasım 25, 2011

Kağıt





Bu film sadece fragmanıyla bile "Ben bu filmi izlemeliyim" dedirtiyordu izleyiciye. Başarılı gibi görünüyor ve gerçekten başarılı oyunculardan oluştuğunu da gösteriyordu. Toplumsal sorunları en iyi irdeleyen ve işleyen bir yönetmenin, Sinan Çetin'in filmiydi üstelik. Kesin izlenmeliydi yani. İzledim. Peki bekleneni verdi mi ? Bi kaç kez izledim. Yakın geçmişimize bir olay üzerinden ışık tutuyor ve bu görevi de hakkıyla yerine getiriyordu. Bugün hala konuşuyor olduğumuz "Sansür" ün konu edildiği filmde bürokrasinin yavaşlığı, aşırılığı, kendini devlet olarak görenlerin kendi inisiyatiflerini "yasa" olarak ifade etmelerinden kaynaklanıp "yaşanmış" dramlara dikkat çekiliyor. Neyse filmin verdiği mesajı bir kenara bırakıp oyunculara ve oyunculuklara gelelim. İki isim göze çarpıyor ki bence Türkiye'de en başarılı oyuncular sıralamasında zirveyi zorlayacak isimler bunlar. İlki filmde "Müzeyyen" karakterini canlandıran ve bunu başkasının yapamayacağını düşündürecek kadar mükemmel yapan "Asuman Dabak" . Tatlı Hayat dizisinde "Menekşe " karakteri ile zaten onda bir cevher olduğunu anlamıştık. Ama bu kadın aldığı her role uyum sağlıyor. Ben de "Bu kadının oynayamayacağı karakter yok" düşüncesi hakim. Sesini kullanışı, oyunculuğu.. Neyse. Keşke ondan birkaç tane daha olsaydı Türkiye'de. Ama yok. Diğer oyuncu Öner Erkan. Ben onu belki geç olabilir ama "İki Aile" dizisi ile tanıdım. Komedi ona ne kadar yakışıyorsa dram ve psikolojik yapımlar da o kadar yakışıyor. Ya da o yakışıyor rollere her neyse. Bazı Türk oyuncuları "Bunlar yabancı olsaydı nasıl olurdu nerelere gelirdi ?" şeklinde hayal ediyorum. Öner Erkan da onlardan biri. Ve bu ülkenin ağzı açık izlediği yabancı aktörlerden daha büyük bir oyuncu Öner Erkan. Bundan eminim. Bu filmde tek kelimeyle harikaydı. Netice olarak bu film güzeldi arkadaşlar. Oyunculukları ile konusu ile mesajı ile izlenmeyi hak ediyor. İzleyin demiyorum. İzlemelisiniz.




Utanç


Size izlemeniz gereken bir film daha öneriyorum. Filmin adı dünyanın uzun süre önce kaybettiği bir duygu. Utancın kaybolması utanılacak şeylerin varlığını saklayamaz. Daha geniş bir çerçeveden bakınca hiçbir ölüme, hiçbir zulüme sebebler bulamazsınız. Ne kadar uzaktan bakarsak o kadar içimizde hissederiz acıyı. Burası Afganistan. Bu film, Rusların- Amerikalıların ve bu ikisi ile mücadele ettiğini iddia eden bir örgütün kıskacında yaşayan Afganistan halkının yaşamını küçük bir kızın yaşadıklarıyla anlatmaya çalışan bir film. Bir yanda savaşı bir oyun olarak gören çocuklar, bir yanda oyunu savaş olarak gören bir çocuk. Savaşı oyun, oyunu savaş olarak gören çocukların yaşadığı bir dünya. Savaşla oyunun birbirine karıştığı bir hayat. Ve filmin son cümlesi okuma mücadelesi veren küçük kız Baktay'a seslenen arkadaşından geliyor ; Öl Baktay öl. Ölmeden özgür olamazsın.




Ruhlar Bölgesi




Uzun zamandır belirli bir mantığı olan, zeka ürünü olup "bööö" ," ceee" şeklinde korkutma denemelerinden uzak duran, abartılı olmayıp herşeyi dozunda bırakan bir korku filmi izlememiştim. Hani kötü bir rüya gördüğünüzde bunu "bir yerlerin açıkta kalmıştır" ile açıklayan tipler gibi filmdeki tüm mantıksız şeyleri tutup dine bağlayan, inançlara yükleyen filmlerden olmamış bu film. Daha orjinal ve öznel bir konu seçmişler ; "Astral seyahat". Testere ve Paranormal Aktivity'nin yapımcılarından demem yeterliydi aslında. Bu film testerenin akılcılığı ile Paranormal Aktivity'nin korku öğrelerinin harmanlanmış hali. Güzel olmuş. Korku filmlerinden hoşlananların izlemesi gereken bir film.


Önereceğim filmler bitmedi ama bu film sepetinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bir başka film sepetinde görüşmek dileğiyle Size iyi seyirler diliyorum. hoşçakalın.
Read On 15 Yorum

Blog Çağı | Ceyda Aydede

Çarşamba, Kasım 23, 2011

Global Tanıtım Halkla ilişkiler ve Araştırma Ltd’nin kurucusu ve genel müdürü olan, 2003 yılında Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği (IPRA) ‘nın dönem başkanlığını yapmış ve halkla ilişkiler sektöründe çeşitli kurum ve yayın organlarınca verilmiş başarı ödüllerinin sahibi Ceyda Aydede, bilgi çağında globalleşmenin etkisiyle değişim sürecine giren gazetecilik, habercilik, televizyonculuk, medya ve pazarlama anlayışını mercek altına almış ve gelecek için daha yalın alternatif iletişim kanalları bulmamız gerektiği kanaatine varmış. Bu anlamda blogların yakın dönem için en uygun alternatif iletişim kanalı olabileceğini düşünmüş ve başlamış “blog” denilen şeyi daha ayrıntılı olarak incelemeye. Bu konu ile alakalı olabileceğini düşündüğü tüm kitapları taramış ancak tam olarak aradığını bulamayınca “bloglara” dalış yapmış ve tabiri caizse olayı yerince incelemek istemiş. Blogların daha fazla kesim tarafından daha etkili olarak kullanılmasını sağlamak için bir “bilinçlendirme” misyonu edinmiş. Bu kitap da bu misyonun ürünü.




Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde pazarlamanın dünü ve bugününü ele almış. 60’lar, 70’ler, 80’ler 90’lar şeklinde 10’ar yıllık dilimlerde öne çıkan pazarlama özelliklerinden, trend ve stratejilerinden bahsetmiş. İkinci bölüm , “bloğun doğuşu” ile değişen pazarlama hakkında. Blogun ne olduğu, nasıl dğduğu, pazarlamayı nasıl etkilediği ve etkileyeceği, son olarak da blogda altın kurallar yer alıyor. Üçüncü bölümün ana başlığı “Kurumsal Bloglar” . Burada şirketlerin bloglarla tanışması, bloglara nasıl baktıkları, iş dünyasının blog sahibi olma nedenleri ve kurumsal blogların faydalarından söz etmiş. Dördüncü ve son bölümde blogcular için bir klavuz hazırlamış yazar. Blog kurallarından, blog kültüründen ve kimlerin blog tutması gerektiğinden bahsetmiş.

Blog veya Pazarlama alanlarında araştırma yapmak isteyenler için önemli bir kaynak olabilir. Ancak bu kitaptan sonra “blog ve yeni pazarlama stratejileri” hem ayrı ayrı hem de birlikte kullanımı manasında oldukça hızlı gelişme gösterdiği için “Yeterlidir” diyemem. Yine de başlangıç için kısa, öz ve derli toplu bir kaynak niteliğinde.
Read On 4 Yorum

Islıksız Adam

Cumartesi, Kasım 19, 2011


Hatırlamıyorum burada daha önce bu problemimden bahsettim mi ama sadece bu problemime özel post girmediğimden eminim. Evet blogda 350 civarında yazı yazdım ve bunların içinde ıslık çalamama problemimden daha önemsiz yüzü aşkın yazı mevcut. “Evet ıslık çalamıyorum” temalı postuma hoşgeldiniz. Yazının bundan sonraki bölümü için alt paragraflara bakınız. Farkındayım buraya yazdığım şeyler için bazen “yazı” bazen de “post” adını kullandığımı farkettiğinizi. İkisinin de gönlü kalmasın diye öyle. Ayrıca benim bilinçaltımda “yazmak” kalemle yapılır. Sorma neden ?

Tekrar ediyorum. Ben ıslık çalamıyorum. Şarkı söylerken çalınanından bahsetmiyorum. Hani şu yüksek sesli ve parmaklar kullanılarak yapılanından. Cedricvari bir ifadeyle söylüyorum ki ; eğer erkekseniz ve ıslık çalamıyorsanız sizin içi hayat gerçekten çok zor. Üzerimdeki baskıyı ancak benim gibi ıslık çalma özürlü erkekler anlayabilir. Ve erkek gibi ıslık çalan kızlar; sizler benim ve benimle aynı kaderi paylaşan erkeklerin hayatını daha da zorlaştırdığınızın farkında mısınız?

Tarih 2008’in son ayları. Üniversitede son üç yılımızı geçirdiğimiz eve henüz taşınmadan önce 8 ayımızı geçirdiğimiz iki katlı evin alt katında yaşam mücadelesi verirken. Bir gün çıktım dışarı ayakkabılarımı bağlıyorum tam bitti kalktım ayağa düzelttim şöyle kılığımı kıyafetimi; üstteki teyze (ev sahibinin de yaşlı teyzesi olur. Yalnız yaşar. Sık sık bastonuyla alt kata mesaj gönderir mors alfabesini kullandığını sandığımız bir şekilde) balkondan ( hemen başımın üstünde) seslendi; evladım şu patates kamyonunu durdurur musun ? Dünyam başıma yıkıldı. Çünkü o arabayı durdurabilmek için çok geç kalmıştık. Araba tam kapının önünden geçiyordu çünkü. Dünya üzerinde yaşayan pek az insan için bu durum “geç kalınmışlık” olarak nitelendirilir ama benim için herşey çoktan bitmişti. Ya arabayı yakalayıp kendimi önüne atana kadar kovalamalıydım yada saçma sapan bağırmalıydım. Birincisi daha uygundu benim için ama o tereddüt halinde bir arabaya bir balkondaki teyzeye bakarken o ihtimalin bir anda elimdeki kar tanesi gibi eridiğini hissettim. Ben teyzenin benden böyle bir istekte bulunacağına yanlışlıkla kafama bir kova sıcak, pis ve sabunlu su dökmesinin daha güzel olabileceğini düşünürken O bana sanırım yaşlı bir teyzeye kasıtlı olarak yardım etmemek suçundan “yazıklar olsun !” bakışı atıyordu. Tek diyebildiğim şu oldu ; teyze ben sana pazardan bir torba patates alırım akşam okul çıkışı.

Başıma gelmiş başka bir “Islıksız adam” hikayesi daha anlatayım size. Müzeyyen abla orta yaşlarda bekar bir akrabamızdır. Yalnız yaşar. Bunda hiç zorluk da çekmez. Erkek gibi kadındır zira. Biner bisiklete çarşıdan kasabaya gelir gider felan, görseniz bildiğiniz şoför Nebahat. Bilgisayar yavaşlamış gel bi format çek dedi. Gittim baktım formata gerek yok. Bi kaç temizlik, bakım ve ince ayardan sonra istenilen hıza ulaştı. İndim apartmandan. O da geldi arkamdan. Tam dış kapıdan çıktım bir de baktım ne göreyim. Bizim kasabaya giden otobüs tam önümden geçiyor. Daha önce bahsettiğim nedenlerden yine geç kaldım diye düşünüp birkaç hızlı adımdan sonra yavaşlayıp durdum. Arkamdan kulakları sağır eden bir ıslık ve 100 metre ilerde duran otobüs. Dönüp Müzeyyen Ablaya baktım. Bana “ Hadi koş bin “ dedi. Kendimi çantası sırtında servise binen anaokulu öğrencisi gibi hissettim. O gün karar verdim boynuma düdük asmaya. Ama onu da yapmadım.


Hergün dershaneye ve kursa gitmek için otobüse binmek zorunda olan bir erkek için ıslık çalamamak sorun olmaktan çıkıp “herkesin gözleri önünde otobüsü kılpayı denilecek zamanlama ile kaçırma fobisine" dönüşmektedir. Hiç koşmasaydım keşke dersin. O gitseydi sonra ben gelseydim dersin. Keşke biraz daha hızlı koşsaydım dersin. Keşke daha erken çıksaydım dersin. Keşke şimdi herkes bana bakmasa dersin. En azından dükkanın önünde oturan bakkal, manav, berber ve diğerleri görmeseydi bu halimi dersin. Bu işkence bir sonraki araba gelene kadar devam eder.

Aslında çalsam çalarım ( Bkz :If I Want to Whistle i Whistle ) ama deneyip çalamamak korkusu var. O yüzden hiç denemiyorum. Deneyip çalamamaktan ne kastettiğimi alttaki Kuzey-Güney dizisinden bir sahne çok güzel anlatıyor. Kıvanç’a katılıyorum ve ıslık çalamayanlar adına tüm otobüs şoförlerine sesleniyorum. “ Burdayım ben görmüyor musun ?”
Islık çalamayanlar birleşip Taksimde "Biz burdayız görmüyor musunuz ?" şeklinde pankartlarla yürüyüş mü yapsak ?


Read On 12 Yorum

Sil Baştan | Ken Grimwood

Cuma, Kasım 11, 2011

Oynadığınız bilgisayar oyunlarını hatta eskilere gidip atari oyunlarını düşünün. Mutlaka “Ben daha önce burayı geçmiştim” dediğiniz ama bir türlü daha önce ilerlediğiniz yere kadar gidemiyor olduğunuz bir kısım gelecektir aklınıza. Evet bazen ince bir ayrıntıdır, bazen dikkat çekmeyen bir geçit, bir anahtar, bir yoldur sizi bir level üste taşıyan ve saatlerdir uğraşıp durduğunuz kısır döngüden çıkarıp yepyeni dünyalara yolcu eden. İşte bu kitap benim hayal dünyamda, yepyeni dünyalara açılan üzerinde dolaşıp farkına varamadığım kapıların ve geçitlerin anahtarı özelliğindedir. Tamam kısır döngüye henüz dönüşmemişti hayalgücüm ama düşünce dünyamızda böyle gizli geçitlerin olduğu fikri bile mutlu etti beni. Demek ki bi gün hiç ummadığımız bişey bize dünyayı veya dünyamızı (ikisi çok ayrı şeyler. Benim için özellikle) daha eğlenceli hissettirebilir dedim.

Bir kitap için fazla şaşaalı övgü olduğunu düşünebilirsiniz ama şimdi kitabın ayaklarının yere basması için eleştirilerimi sıralayınca dengeli bir kitap yorumu yaptığımı göreceksiniz. Şunu kitabı okumakta olan herkes hissedecektir ki (yani umarım) okurun hayalgücü kitabın yazarının hayalgücünden daha ileride. Kitap bir kıvılcım için fazlasıyla yeterli ama tek başına yangınlar çıkarmaya gücü yetmez. Bu başlangıç ile çok daha fantastik bir roman yazılabilecek olduğunu kitabın son 100 sayfasına girerken anlıyorsunuz. Çok fazla tekrar var. Bu sıkıyor haliyle. Aslında bu benim yorumum. Kitabı beğendim. Sırf özgün konusu için bile olsa bu kitap okunur. Okuyucunun düşünce ufkunu genişletecek eğlenceli bir bilim-kurgu romanı diye düşünüyorum. Yazar sanki bu kitabın konusunu kulak misafiri olduğu bir grup dâhiden çalmış gibi. Eksik bir şeyler var ama fikir süper. İlk paragraf ile ikincisi arasında dağlar kadar fark olduğu doğru ama sanırım kitabın sevdiğim yanını ne kadar sevdiğimi anlatırken abartılı konuşmadım.

Çok özet bir şekilde konusu şöyle; Jeff Winston 43 yaşında evli bir adam. Karısıyla yaptığı bir münakaşa sonrası kalp krizinden ölüveriyor. Ölüyor demeyip ölüveriyor dememin bir nedeni var çünkü bu adam için “ölmek “ gidivermek, gelivermek, bir koşu alıp gelmek gibi bir vaziyete dönüşmüş durumda. “İnsan öldükten sonra öldüğünü düşünür mü ?” diye soruyor öldükten hemen sonra Jeff Winston. Açıyor gözlerini. Neyse ki rüyaymış diye düşünüyor. Ama 18 yaşındaki bedeninde, üniversite yatakhanesinde yeniden doğduğunu anlaması fazla zamanını almıyor. Şaşkınlığı üzerinden atması çok uzun sürse de geleceği avucunun içi gibi bilmesi onu heyecanlandırıyor. Futbol maçlarını, at yarışlarını, modayı, efsane filmleri… hatırlayabildiği herşeyi herkesten önce biliyor olması onu kısa sürede çok zengin bir iş adamı yapabiliyor. Ancak bir sorun var. 43 yaşına geldiğinde tüm birikimi, tüm tanıdıkları, tüm hayatı yeniden sıfırlıyor. Hayatını tekrar tekrar yaşamak sanıldığı kadar kolay olmuyor. Sevdiği herşeyi ve herkesi defalarca kaybetmeye mahkum bir adamın hikayesi.

Acaba siz hayatınızı kaç defa tekrarlasaydınız daha önceki hatalarınızın hiçbirini yapmıyor olurdunuz ?

Not : Geçmişte yazdığım şu yazıda da bu kitaba değinmiştim.
Read On 16 Yorum

Yarasalar

Pazartesi, Kasım 07, 2011

Geçmişin, acı tecrübelerin ve hataların volume denen şeyi azaltır. Bi gün bakarsın film olmuş sessiz film. Kısılır sesin, kırılır cesaretin. Yürümeye yeni başlamış bir çocuğun bir müddet sonra eskisinden daha şapsal yürümesi gibi biraz. Düştüğü için korkmuş olmaktır onu olması gerekenden daha geride yapan. Tecrübelerin, ağız boşluğunu karanlık bir mağara olarak kullanan yarasalara dönüşür birer birer. Harflerle beslenirler bu yarasalar. İçinden geçenleri ne zaman kelimelere dökmek istesen, söylemeye çalışsan yarasalar duygu kervanını talan eder ve kelimelerindeki harfleri yerler. Kervandan pek az harf kurtulup sese dönüşür ama ne fayda ? Eciş bücüş, saçma sapan kelimeler yığını olmuşlardır hepsi çoktan. Anlayamazlar seni. Anlatamazsın zira kendini. Kötü hatıralarından acı tecrübelerinden meydana gelip çoğalan bu yarasaları yok etmenin yolu aç bırakmaktır onları. Ve onları aç bırakmanın tek yolu susmaktır. Susuyorum çünkü artık kendimi anlatamıyorum. Bundan böyle beni anlamak istersen sözlerime değil gözlerime bak. Orada yarasalara yem olmaktan korkan kelimeler bulacaksın. Hiç yola çıkmayacak bir duygu kervanı göreceksin.

Read On 4 Yorum

Senin Adın Kim ?

Perşembe, Kasım 03, 2011

Dershane başlayalı dört hafta oldu ve ben ilk haftadan beri en samimi olduğum arkadaşımın adını bilmediğimi kendisine çaktırmamaya çalışıyorum. Evet utanç verici bir durum ama bana adını iki kez söylediğinden başka o tanışma safhasına ait hatırlayabildiğim hiçbir şey yok. Belki de her teneffüs kantine gidip karşılıklı çay kahve içip konudan konuya atlayarak sohbet edeceğimizi öngöremedim. Haftalardır yaptığımız bunca muhabbetten, şakalaşmadan sonra ona “Pardon ama senin adın neydi ?” demem normal olur mu sizce ? Olmaz biliyorum. Üstelik dershaneye sonradan yazılan akrabasını benimle tanıştırmışken ve artık üçümüz birlikte takılıyorken bunu asla yapamam. Zaten bu işi iyice çıkmaza sokan da o akrabasının aramıza katılması değil mi ? Mesela akrabasını yalnız gördüğümde ona “Şey nerde ?” diye mi sormalıyım ? Ya da “şey” günün birinde gelmediğinde “şey neden gelmedi?” seklinde mi ?Peki sordum diyelim. Çocuk dönüp bana “Kim ? Ne ?” diye sorsa ben ne yapacam ?“Şey ya işte. O senin akraban varya. O.” Ayıp. Yeminlen çok ayıp. Adam haftalardır senin etrafında pervane olsun, tutsun seni sınıf sınıf dolaştırıp arkadaşlarıyla tanıştırsın, aynı sınıftaki akrabasına seni tanıtsın, her teneffüs beraber takılın ama sen adamın adını dahi bilme. Ayıp.




Ne yapmalıyım ben şimdi ? Adını bilmediğimi ona çaktırmadan nasıl öğrenmeliyim? Sahte yoklama kağıdı numarası çok riskli. İnsanlar neyin peşinde olduğumu merak edeceklerdir; çünkü sınıfta hiç yoklama alınmadı şimdiye kadar. “Hadi herkes şu kağıtlara kendi adını yazsın ‘bom’ oynayacaz” demek için de müsait bir ortam olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir dizi eğitim görmüş ufku açık genç öğretmen adaylarıyız hepimiz. Akıl sağlığından şüphe edinilen öğretmenlere kim evlatlarını gönül rahatlığıyla teslim eder ki? Gerçi öğrencilik hayatım boyunca akıl sağlığından hiç şüphe duymadığım bazı öğretmenlerim olmadı değil. Ama yok “bom” da olmaz. Siz ne dersiniz ? Ne yapmalıyım ? Siz olsanız ne yapardınız ?

Bu ne başlık diyeceksiniz şimdi ? Video boşuna değil. İzleyiniz. Çavuşça olduğu için tam olrak anlayamayacaksınız. Ama Türkiye Türkçe'si karşılığı altta. Hadi kendinize iyi bakın. Terliksiz dolaşmayın.




gel derim gelmez gelme derim gelir
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
tıngır mıngır ayaklı seksen sekiz toynaklı
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
olsa gündüz olur olmazsa gece olur
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
Read On 16 Yorum

Brienz Rothorn Bahn

Çarşamba, Kasım 02, 2011

Dünya turu yapma hayali kurmamış olan var mı aranızda ? Alıp başımı gitsem uzaklara dediğiniz de mi olmadı hiç ? Kışın ortasında, vize-final arefesinde bir anda sıcacık ve hiç dilinden anlamadığın aynı zamanda dilinden anlayan kimsenin olmadığı bir ülkeye ışınlansan mesela. Ders çalışırken dirseğinde oluşmuş acı ve kızarıklık geçmeden tüm sıkıntılarını, streslerini savursan bi tarafa. Ben hep hayal ederim bunları mesela. Ölmeden önce yapmak istediğin 100 şeyin ilk 3 ü içinde sayarım hatta. Bir yıl ömrün kalmış deseler çantamı hazırlar yola çıkarım bile. Yaparım bi şekilde. Acun'u, Ayna'nın sunucusu Saim Orhan'ı, Gülhan Şen'i ve eskilere gidersek Barış Manço'yu çok şanslı bulurum bu yüzden. Bi de üstüne para kazanıyor olmaları beni deliii ediiiyoooorrrr Pınaaarrrrr ! (Sözüm cennetten dışarı Barış Abi)




Peki küçüklüğünde Heidi'yi izleyip onun köylüsü olmayı, onun arkadaşı olmayı ne bileyim Peter ile taso, gazoz kapağı, çelik çomak oynamayı, dağlardan son sürat aşşağlara koşmayı(nedense bunun çıkışını hayal etmeyiz), Heidi'yi müslüman yapıp dedesinden isteyip evlenmeyi(kızlar için Peter), çocuklarını alp dağlarının nefis havasını soluyup, sularını içip,yaylalarında otlayan ineklerinden sağılan sütlerinden içirmeyi... öHmmm öhm neyse. Tamam hayal ettiniz işte..Etmişsinizdir. Edin. İşte oralara bir tur düzenlemek nasıl güzel olurdu dedim "tatil dediğin nasıl olmalı?" sorusunu kendime sorduğum bi gün. Nasıl bi yer olmalı, nereye gitmeli. Sonra Heidi geldi aklıma başladım araştırmaya. Tam da istediğim gibi turlar düzenleniyormuş Isviçre'de. Hem de hayal ettiğimden bi kaç kat daha mükemmel bir şekilde. Buharlı trenle. Tarihi buharlı trenle daha doğrusu.

O tren yolu - dağlardan göllerden,köylerden, nehirlerden, zirvelerden geçen - çoooookkk eskiden beri faaliyetteymiş. Seferler sanırım 2. dünya savaşı sonrasında bi kaç yıl durmuş. Bunları geçen yılın bize en uzak tarihlerinde okuduğum için tam olarak hatırlamıyor ve yeniden araştırmaya üşendiğim için de sizden özür diliyorum. Oraya gitmek kalmak ne kadar tutar bilgim yok ama buharlı trenle şehir şehir dolaşmak (bi kaç gün sürüyo yolculuk) çok pahalı değilmiş. Çocuklardan da para alınmıyor zaten. Bence düşünülmesi gereken bir alternatif. Sonuçta tren güzel şey. Güzel şey tren.






http://www.brienz-rothorn-bahn.ch/en.html Buradan daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Hadi size iyi " hiiiç öyle oturuyorum" lar.

Özlemiş olabileceğiniz introyu izledikten sonra altta linkini verdiğim "arabic" versiyonunu da mutlaka izleyin.
Boşuna link vermiyoruz burda.
Lütfen !




Buradan -> Tık <- Buradan
Read On 3 Yorum

An Invisible Sign

Perşembe, Ekim 27, 2011

İnsan kendini ne kadar güçlü, iradeli ve özgür hissetse de yürürken bile kaldırım taşlarının etkisinde kalabildiğini itiraf edemiyor kendine. Yine yürürken kulağına gelen hoş bir müziğin ritmi çelme takmıyor mu ayaklarına ? Ben bunlardan çok daha fazlasını yapmakta olan biri olarak kendimi çoğu kez aciz bir tutsak gibi hissediyorum. Hani henüz ayakta durmaya başlamış bir bebeği ayakta durdurduktan sonra bırakıp bırakmamakta karasız kalırsınız ya, çünkü ne kadar durabileceğini bilemezsiniz, çünkü kendini aniden yere bırakabileceğinden korkarsınız, çünkü bıraktığında onu tutamayacağınız kadar uzakta durmak istemezsiniz. Aynen öyle oluyor işte nefesim bazen. Daha önce düşünmeden alıp verdiğim nefes için özel çaba harcamam gerekiyor. Ve bundan sonra tüm hayatım boyunca nefesim için çaba harcayacak olduğumu düşünmeye başlıyorum. Anlatabildim mi bilmiyorum ama "bu bir tür suni teneffüs". Kendi kendine yapıyorsun bunu. Sanki ruhun bedeninden dışarı çıkıyor ve ruhsuz bedenini yaşatmak için suni teneffüs yapıyor. Düşünmeye başladığında bozuyorsun kendini. Bunu farkettiğinde kendini düşünmekten de korkuyorsun artık.

Başka şeyler de var. İnsan kendi ile iddiaya girer mi hiç ? Giriyorum ben işte. Gece yürüyorum yolda. Arkadan gelen arabanın ışığı düşünce önüme başlıyor saçma bir iddia. Hemen ilerde bir elektrik direği var. Ben o direğe ulaşmadan araba geçerse yanımdan... Çok kötü olur..öyle diyeyim.. çok istediğim ne varsa olmayacak mesela.. Evet bana da saçma geliyor ama eğer o direğe arabadan önce ulaşırsam tüm bunları düşünmekten de kurtarmış olacağım kendimi. Hem bu çok kolay bişey. Biraz hızlı yürümekten ne zarar gelir ki. Bunu yapabilirim. Evet ne kadar saçma olsa da ben o çok istediğim şeyin olmamasına böyle basit bir şey yüzünden izin veremem. Bırak basit birşeyi ben çok daha olmayacak şeyleri bile göze alabilirim. Hızlanıyorum. Arabanın çok yaklaştığını anlayabiliyorum önümde uzayan gölgemden. Biraz daha hızlanmam gerek. Eğer benden önce oraya ulaşırsa.. Hızlanıyorum. Daha hızlı yürüyorum. Gecenin bir vakti durduk yere koşmaya başlıyorum. Gölgem direği geçiyor. Sonra ben geçiyorum. Bir saniye sonra araba geçiyor beni. Sonra yavaşlıyorum. Bu şeyin ne kadar saçma olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ne yani diyorum " Herşey buna mı bağlıydı, bu muydu tüm yapman gereken, çok aptalsın kabul et". Evet biliyorum. Olmayacağını. Daha doğrusu birşeylerin böyle saçma birşeye bağlı olmadığını. Ama içimdeki bu "oyunbozan" sesin "Bak gördün mü bu sana bir işaret. Olmayacak işte. Vazgeç" demesini de istemiyorum. Bir başkasını değil içindeki bir sesi bile susturamıyorsun insanoğlu. Acizsin işte. Pencereden yola bakıp. "Bir dakika içinde buradan 5 araba geçmeli diyorum" eğer geçmezse.. geçmezse vazgeçmen gerektiğine bir işaret.. 5 araba geçiyor..sonra saçma diyorum. saçma evet. bir başka iddia başlıyor 10 dakika içinde 5 kırmızı araba geçmeli..geçmezse hiç iyi şeyler olmayacağını anla.. bazen geçiyor bazen geçmiyor..

Hepiniz kendinize söz verirsiniz bazen. Ama pek azınız kendinizle iddiaya girersiniz. Düşünün bir hiç iddiaya girmiş olabilir misiniz kendinizle ? Mesela "En azından bir kez "kalbine girmeliyim" ölmeden. Yoksa çok kötü olur" dediniz mi ? Yoldan bir kırmızı araba geçene kadar nefesinizi tuttuğunuz gibi mutluluğa kapadınız mı kapınızı hiç " o" gelene kadar hayatınıza.









Belki de yukarda yazdıklarımı çoktandır düşünüyor olduğum için bu film bana çok özel geldi. Film güzel benden söylemesi. İzleyin.
Read On 9 Yorum

Yalansın Dünya

Salı, Ekim 25, 2011

Bu aralar kara bulutlar dolaşıyor ülkemiz üzerinde. Düşünecek çok şey varken neden yazacak tek bir şey bulamıyorum. Bu kadar yardımsever bir milletin parçası olmaktan gurur duyuyorum. Bir kaç kendini bilmez cahilin ettiği laflara itibar etmezsek acımız azmış gibi bir de bunlar için moralimizi bozmazsak daha iyi olacak. Geceden sonra sabah, kıştan sonra bahar nasıl geliyorsa öyle güzel olacak ülkemizin geleceği. Sabır.


Her toplumda hastalıklı düşüncelere sahip insanlar yetişir. Ama toplumların hasta olup olmadığı o hastalıklı düşüncelere nasıl baktıklarıyla nasıl tepki verdikleriyle belli olur. Bizim milletimiz özellikle gençlerimiz artık çok daha bilinçli. En azından bilinçli kesim sesini çok rahat bir şekilde duyurabiliyor ve dar görüşleri, hastalıklı düşünceleri kontrollü bir şekilde bastırabiliyor. Twitter başta olmak üzere sosyal medyanın doğru kullanıldığı taktirde nasıl bir nimet olduğunu da görmüş olduk.


Bu kadar şeyin üst üste gelmesi elbette psikolojimizi olumsuz etkiliyor. Annesiz babasız kalan çocuklar , evlatlarını kaybeden anneler babalar, eşini dostunu abisini kaybeden insanlar nasıl ki sevgiye şefkate yardıma muhtaçlarsa nasıl ki psikolojik olarak olumsuz etkileniyorlarsa, toplum olarak da aynı acıyı paylaştığımız için bu günlerde "toplumsal bir travma" geçirme tehlikesi mevcut. Ama bunun yanında daha geçen gün okuduğum bir haberde yapılan bir araştırmanın sonuçlarının "Türk insanının kaza anında başkasına yardım etmeye çalıştığını, olay yerinden kaçmayıp kazazedelere güven vermeye kendisi dışındakileri sakinleştirmeye uyarmaya yani onu kurtarmaya çalıştığını" ortaya koyduğunu söylüyordu. Bu durum dünyanın başka hiçbir milletinde yokmuş. O anki psikolojik davranışların yansıması böyleymiş. Evet biz buyuz işte. Yunus'tur bizim atamız. Mevlana'dır rehberimiz. Gururluyuz.




Bugün Yunus' u kaybettik. Eve geç gideceği için babasından korktuğu kadar korkmuyordu ölümden. Deprem sırasında onu korumak için üzerine kapaklanan adamın hatırına onu bir müddet daha yaşattı Allah. " Eyvah çok geç olmuş. Babama söylemeyin" derken aklından kim bilir neler geçiyordu. Yunus için çok geç kaldığımızı babasına kim söyledi acaba?


Aslında yazmayacaktm. Yazamıyordum çünkü. Alttaki videoyu hazırlamıştım yayınlamak için.

Yunus Emre'nin bir şiiri "Yalan Dünya".





Read On 5 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    1 yıl önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar