Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Türkiye'nin Yakın Tarihi

Pazar, Mart 31, 2013


İlber Ortaylı'nın Ntv de yayınlanan Tarih Dersleri programlarını ilgiyle takip ederdim ancak kitaplarını okumak şimdiye nasipmiş. İstanbul'a geldim ama haftasonu hariç sürekli yağmur vardı ve yağmurlu günler kitap okumak için tasarlanmıştır. İlber Ortaylı'nın ne kadar büyük bir tarihçi olduğunu söylemek bana düşmez elbette. Diğer yandan Halil İnalcık' ın ( İlber Ortaylı dahil bir çok büyük tarihçinin hocası ve hatta dünyanın yaşayan en büyük bir kaç tarihçisinden biri) "Devlet-i Aliyye" adlı kitabını da okumaya devam ediyorum.

İlber hocanın okuduğum ilk kitabı demiştim. Adı "Türkiye'nin Yakın Tarihi" . Kitap, Anayasa tarihimiz ile başlıyor. İlk anaysa denemelerinden , darbe anayasalarına kadar tüm anayasa serüvenimizi özetle anlatmış. Birinci Dünya savaşını, yeni meclisi, Ankara'nın başkent seçilmesini, hilafeti ve harf devrimini kendi ilginç analizleriyle kaleme almış. Daha sonra 2.Dünya savaşını, demokrasi geçmişimizi ve her alanda yaşamış olduğumuz değişimi anlatıp Türkiye'nin dış politikasına geçmiş. Türkiyenin , komşuları, OrtaDoğu ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini tek tek ve en başından anlatmış ki benim en sevdiğim ve ilgiyle okuduğum kısımları buralarıydı. Zaten kitabın yarısını kalemle işaretledim, altını çizdim, not aldım. Son bölümde tarihi değerlerimizi, bunların korunma/ma/sı sorununu ve eğitim sistemimiz ile ilgili görüşlerini paylaşmış. Konu zenginliği olan bir kitap ancak sayfa sayısı 240. Yani aşırı detay arayanların beklentilerini karşılamayabilir. Daha çok belli konuları ve süreçleri sırasıyla ve özet bir şekilde sunarak son yüzyılımız hakkındaki bilgileri düzene sokma amacı taşıyor bu kitap. Ve İlber Ortaylı bunu müthiş bir objektiflikle başarıyor. Bir şeyi anlatırken farklı ama alakalı on şeyi öğretebiliyor olması hocanın kültür zenginliğinin, derinlemesine analizleri ise onun bir tarih papağanı olmadığını bilakis büyük bir tarih düşünürü olduğunun kanıtı. Bence mutlaka okumanız gereken bir eser. Ben belli aralıklarla tekrar okumayı düşünüyorum. Siz de okuyun. Çocuklarınız da okusun. Varsa torunlarınız onlara da okutun.

Hadi hoşca bakın zatınıza

"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen "

Read On 2 Yorum

Ömer mi Fatih mi ?

Cuma, Mart 29, 2013


Sizinle paylaşmak istediğim mühim bir problemim var. Ne kadar cömert ne kadar paylaşgan bir insanım değil mi? Paylaşa paylaşa problemlerimi paylaşıyorum. Paylaşmayı öğretmedilerse demek ki... Aslında paylaşmaya alıştırmak için  "Bak eğer o çikolotadan arkadaşına da vermezsen arkadaşının yılanı gece rüyana gelir" diyerek  "korkutma" yöntemini de uygularlardı ama işte korku ile nereye kadar hacı.. Sevgiyle olur böyle şeyler bilirsiniz. Hayatımda bir kez bile biriyle doğum günü pastamı paylaşmış bir insan değilim. Zaten 25 yaşına girdim geçen gün ilk kez doğum günü pastam oldu onu da kardeşim elleriyle yapmış sağolsun amma ve lakin paylaşılamayacak kadar berbat olmuştu ben bile zor bitirdim payımı, elleri dert görmesin. Bu sebeple pasta, para veya sevinç gibi daha paylaşılası şeyler değil dert , tasa ve problemlerimi paylaşıyorum. Sebebini de anlattım ki isyan etmeyesiniz. İnşallah pasta , para ve sevinçlerimi de şeyaparız bi gün. Ağzım gitmiyo "paylaşırız" demeye , o kadar.

Gelelim benim mühim problemime. İsmim. Evet benim isim sorunsalım var. Hayır ismimden memnunum fakat ismimden emin değilim. Hani bişeyi çok iyi bilfiğimizi, olaya vakıf olduğumuzu ifade etmek için "adım gibi biliyorum" deriz ya ; işte benim adım bile şaibeli. Nasıl mı ? En başa dönelim.

22 Şubat 1988 Pazartesi günü anne babamın ilk çocuğu olarak 7 aylık dünyaya gelince bizimkilerin eli ayağı hafif birbirine dolanmış doğal olarak. Hazırlıksız yakalanınca telaş taşkala heyecan vs derken babam bazı işlemler için evden çıkıp şehre gitmiş koşa koşa. Hee bu arada evde doğmuşum. Neyse işte sonra babam işi bitince eve gelmiş ki bana isim koymuşlar bile. Huop bir flashback ismimin konulduğu ana gidelim. Babam şehre gidince uzaktan akraba ak sakallı Hanefi Dayı gelmiş bize. Almış beni kucağına başlamış kulağıma ezan okumaya. Sağ kulağıma ezan , sol kulağıma kamet ve koymuş adımı nihayet. Ömer . Tamam da Hanefi Dayıcım, ak sakallı dedecim, Ömer çoookk güzel isim tamam da bu yapılır mı babama. Adamın ilk çocuğuyum ben. Adam telaştan sevincini yaşayamamış apar topar bi yere kadar gitmiş, sen fırsattan istifade ıslak betona isim yazar gibi gelip koymuşun çocuğun adını. Hayır isim olayı o kadar acele değil ki, yaşaması için ciğerler açılsın diye kıçına tokatı vurdun mu bitti. Atalarımız büyüyüp ata binene kadar isim vermezlermiş çocuğa. O da enteresan gerçi, şimdi öyle bi adet olsa anaokullarında kaos yaşanırdı. Düşünsene bir sınıf dolusu veledin adlarının "yeni klasör" , "untitled" veya "asdf" olduğunu.

Benim isim sorunsalıma tekrar dönersek şuanda adım "Fatih" bildiğiniz gibi. Peki nasıl olmuş bu ? Babam demiş ki "Ömer" çok güzel bir isim. Evet ama burada kimse Ömer'e Ömer demez. Bu yüzden Ömer olmaz Fatih olsun. Ve Fatih olmuş adım. Evet bence de Ömer çok güzel bir isim. Adalet timsali 2. büyük Halife Hz. Ömer'in ismi. O ki Peygamber Efendimiz “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.”  demiştir. Ancak babamın "Bizim burada kimse Ömer'e Ömer demez" öngörü ve tespiti son derece yerinde. Okuldan, mahallemden ve çevremden de biliyorum ki kimse Ömer'e Ömer demiyor. Ya kısaltıyor, ya da değiştiriyor ya da sonuna "cik" ekini getiriyor.

Peki bu anlattıklarından kafanı meşgul eden soru ne?  Bunun neresi problem? diye sorabilirsiniz. Problem şu; Peygamber Efendimizin çocuklara konulacak isimler konusunda bir uyarı ve tavsiye niteliğindeki hadisi şöyle ; “Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” Problem Fatih ismi değil tabi ki. O da güzel isim bence ama kıyamet gününde benim adım kulağıma ilk okunan Ömer mi yoksa sonradan konulan Fatih mi olacak acaba ? Bu dünyada isim çok da önemli değil sonuçta, her işimizi TC kimlik numarası ile hallediyoruz da orada isim önemliymiş. Baba ismi diyor ya hani hadiste, işte benim o da sıkıntılı. Babamın normalde adı Fikret, ancak kimliğe nüfus memurları yanlışlıkla amcamın adı olan Fahri yazmışlar. Resmiyette Fahri ama normal hayatta Fikret olarak biliniyor adı. Yani benim baba ismi de şaibeli ya la. O tarafta sırf bunun stresiyle ne biliyorsam unuturum. Ya da bu durum o tarafta karşıma evrakta sahtecilik olarak çıkar mı ? :) Tabi ki bazı sorularım espri mahiyetinde ama ciddi ciddi merak ettiğim sorular da yok değil.


Bunlar hep erken doğmamın getirdiği sorunlar. Siz siz olun erken doğmayın, erken doğurmayın. Bir de aceleci kişilere derler ya " 7 aylık mısın kardeşim?" diye. Onun bilimsel bir tarafı yok söyleyim. Yani dünyaya gelmekte acele eden her zaman acelecidir  şeklindeki ön yargı tamamen boş. Kendimden biliyorum. O 2 ay  erkenciliğimin getirdiği rehavetle hayatım boyunca her şeye 3 dakika 5 dakika geç kalıyorum. Ulan nasılsa 2 ay erken geldim diyerekten mi yapıyorum bunu yoksa dünya benden 2 ay sonra gelmiş de ben 2 ay mal gibi onu beklemişim gibi ekilmişlik hissi mi yaşıyorum bilmiyorum. Tam çözemediğim şeyler bunlar. Boşverin siz. Yormayın kafanızı :)


Read On 6 Yorum

Aşka Dair | İskender Pala

Cumartesi, Mart 16, 2013


Kitap okumak boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite değildi benim için. Taa ki 4 ay evvel şu an çalıştığım işe  başlayana kadar. Gündüz 10 dan akşam 8' e 9'a hatta muhabbet veya canlı yayınlara bağlı olarak 11 buçuğa kadar televizyondayım. Haftada en az 1 gün de kanalda geçiriyorum geceyi ve eve gittiğimde yine yaptığım işte daha iyi olabilmek için gece geç saatlere kadar yabancı kaynaklardan after effect, cinema 4d, sony vegas, premier ve faydalı olabilecek diğer programlar ile ilgili tutorial izliyorum, yeni şeyler deniyorum vs. Yani kendimi tamamen işime ve işimde daha iyi olmaya kanalize etmiş durumdayım. Kitap okumaya yine de ara vermiş değilim ama maalesef kitap okumak benim için " boş zamanlarımda yaptığım bir aktivite" olup çıktı. Çok fazla kitap aldım bu süreçte, çoğuna başladım ama çok azını bitirebildim. Çabuk sıkılmaya başladığımı farkettim. Belki de işler sebebiyle okumakta olduğum kitaplara yoğunlaşamadığımdandır. Ama dediğim gibi hiç okumuyorum da değil. Uyumadan önce ve sıkıcı canlı yayınlar sırasında okuyorum genellikle. 

İskender Pala'nın Aşka Dair kitabı  okuduğum diğer kitaplar kadar uzun olsaydı hala bitirememiş olabilirdim. Kitapla değil benimle ilgili mazeretlerden tabii. Aşk' a dair kitaplar okumadığımı daha önce çok kez söylemiştim aslında. Ama İskender Pala farklı bir insan. Ünlü ve başarılı bir yazar olmasına rağmen ben onu en çok televizyonda katıldığı programlardan tanıdım. Yani ilk o şekilde tanıdım değil. Kitaplarını biliyordum hatta almıştım ama onunla ilgili düşüncelerimin şekillenişi televizyon programlarında sakin sakin ama heyecanlı tavrı , sessiz sessiz ama vurucu sözleri, karışık karışık ama inci gibi dizdiği kelimeleriyle oldu. Okumalıyım dedim İskender Pala'yı. Okudukça yazdıklarının televizyonda gördüğüm İskender Pala ile ne kadar uyumlu olduğunu farketim. Bu da sanırım içinden gelerek, hakkını vererek ve derine inerek yazmasının bir sonucu. "Onu okumak" galiba İskender Pala' da gerçekleşen bir durum. "Onu okumak" ile "Onun kitaplarını okumak" arasında fark yok gibi. Zaten okurken İskender Pala'nın karşınızda oturmuş yine sakin sakin anlattığını zannediyorsunuz. Bazen anlamakta zorluk çekebiliriz. Ama farklı olan şey değil midir zaten anlaşılmaz olan. Bir şeyi ilk seferde anlıyorsan ya zaten onu daha önce biliyordun da şimdi yeniden hatırladın ya da aslında onu bulmaya sen de çok yaklaşmıştın hatta üstüne basıp basıp geçiyordun da görememiştin. Ama anlaşılmaz olan şey ya gerçekten anlamsızdır ya da ezberden ve taklitten uzak , yeni ve farklı bir şeydir. İşte İskender Pala hem  o yeni ve farklı olanı ortaya çıkarmak hem de üstüne basıp basıp geçtiklerimizi göstermek için derinlere iniyor bu kitabında. "Konusuna gelince.." dersem komik olur. Konusu "Aşk" işte. Formattan bahsedebilirim sadece; kitapta aşka dair 40 hikaye var. Okuyun derim. Ama yavaş yavaş, sindire sindire.  Şimdiden iyi okumalar.

Read On 2 Yorum

Yaratıcı Dehanın Sırları

Pazartesi, Mart 04, 2013


8 9 aydır ara sıra açıp okuduğum bir kitap bu. Zaten bu kitabı 2 günde okuyup kapatmak ne kadar doğru tartışılır. Ben aslında kişisel gelişim kitaplarını hiç sevmem ve okumam. Ancak bu kitabı o kategoriye sokmak sanırım kitaba hakaret olur. İlk bakışta öyle görülebilir evet. Zira kapağında Wall Street Journal'ın " Düşünme Tarzınızı Kesinlikle Değiştirecek" şeklinde iddialı ve kişisel gelişim kitaplarında görebileceğimiz bir açıklama yer alıyor. Ama aynı kapakta üstteki iddianın palavra olmadığını düşündüren başka bir açıklama da yer alıyor ; NATO ve ABD Ordusu İstihbarat Uzmanları ile Akademisyenler Tarafından Başvuru Kaynağı Olarak Kullanılan Kitap.




Önce yazar Michael Michalko ' yu tanıyalım.

Michael Michalko kitapları birçok dile çevrilen dünyaca ünlü bir yaratıcılık uzmanıdır. Birleşik Devletler ordusunda görev aldığı dönemde NATO istihbarat uzmanları ve uluslararası akademisyenlerden oluşan bir ekibin lideri olarak askeri, politik ve sosyal problemlerin çözümünde kendi oluşturduğu yaratıcılık yöntemlerinden yararlandı. Michael askeriyeden ayrıldıktan sonra yaratıcılık tekniklerini CIA'in beyin fırtınası toplantılarında kullandı. Generel Electric, Kodak, Microsoft, Ford , Wall- Mart , Gilette ve Hallmark gibi devlerin yanısıra hükümete bağlı örgütler ve derneklere danışmanlık yaptı.

"Women in Business" in Son on yılın en iyi kitaplarından biri olarak gördüğü 'Yaratıcı Dehanın Sırları' na gelelim tekrar. Bu kitabı okumak tozdan çalışamaz duruma gelip sürekli ısınan bir bilgisayarın fanını elektrikli süpürge ile temizlemek, yazın müthiş sıcağında yağ ter içinde kalmış birinin mentollü şampuanla yıkanması, otobüs camına dönmüş gözlüklerin kadife ile paklanması , ayakabının içine kaçmış mercimek büyüklüğündeki taşın çıkarılması gibi bişey. Bugüne kadar okuduğumuz tüm kitaplar ve yazarlar bize ne düşünmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Hepsi kendilerince işin doğrusunun ne olduğunu biliyorlar ve okuyanların da öyle bilmelerini istiyorlar. Sadece yazarlar mı yapıyor bunu peki ? Siyasetçiler, liderler , sanatçılar, öğretmenler, anne babalarımız... Hepsi bize kendi doğrularını anlatmıyorlar mı ? Biz ne kadar onların doğrularına inanırsak onlar o kadar başarılı oluyorlar. Herkes ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor bize. Oysa ne düşündüğümüzden çok nasıl düşündüğümüz önemli değil mi? Bir olaya tüm yönleriyle bakabilmek, kimsenin düşünemediği şekilde düşünmek, kimsenin göremediği şeyleri görebilmek , amaca ulaşmak için doğru soruları seçmek , alternatifler üretmek ... Kısacası düşünebilmek.. Bu kitabı kişisel gelişim kitaplarından ayıran en önemli fark şu ; Kişisel gelişim kitapları hep " farklı düşünün, empati kurun, alternatif üretin, kimsenin görmediğini görün, kimsenin düşünmediğini düşünün" bıdıbıdısı yaparken bu kitap tüm bunları nasıl yapacağımızı anlatıyor. Yani kişisel gelişim kitapları yaratıcı düşünün derken bu kitap nasıl daha yaratıcı düşünebileceğimizi öğretiyor.

Peki nasıl düşünmemiz gerektiğini bu adam nereden biliyor? Onun yöntemlerinin kaynağı ne ? Kaynağı tarihteki büyük düşünürler.. Leonardo da Vinci' den Charles Darwin'e , Einstein'dan Edison'a , Richard Feynman'dan Walt Disney' e kadar tarihteki en büyük yüz düşünürü mercek altına alan yazar hangi düşünürün veya mucitin hangi özelliklerinin ön plana çıktığından ve nasıl bir yöntem izlediğinden yola çıkarak günlük hayatımızda kolayca uygulayabileceğimiz teknikler ortaya koyuyor.

Creative zeka doğuştan mı gelir yoksa aktarılabilir mi ? Yani biz de bu yöntemleri uygulayarak başarılı olabilir miyiz ? Araştırmalar düşünme şeklinin başarıda son derece önemli olduğunu ortaya koymuş. Toplumbilimci Zuckerman 1977' de Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Nobel Ödüllü kişiler hakkında ilginç bir çalışma yayımlamış. Enrico Fermi'nin 6 öğrencisinin de ödül aldığını ortaya çıkarmış. Ernest Lawrence ve Niels Bohr ödül kazanan dört öğrenci yetiştirmiş. O dört kişi içinde bulunan J.J Thomson ve Ernest Rutherford da Nobel Ödüllü on yedi öğrenci yetiştirmiş. Ödül kazanan 17 öğrencinin hocalarının aynı kişiler olması tesadüf olamayacağına göre şöyle bir gerçek var ; düşünme şekli öğrenilebilir ve aynı hocanın farklı alanlarda onlarca Nobel Ödülü kazanan öğrencisi olması ne düşündüğünün öğretilmesi ile değil nasıl düşündüğünün öğretilmesi ile mümkün olmuştur.

"Dahiler nasıl fikir üretirler ?  Mona Lisa'yı ve izafiyet teorisini üretmek için nasıl bir düşünme tarzına sahip olmak gerekir? Tarihteki Eisntein'ların , Da Vinci' lerin , Darwin'lerin, Picasso'ların, Michelangelo'ların , Galileo' ların , Freud'ların ve Mozart' ların düşünme tarzlarını ne karakterize eder ? Onlardan ne öğrenebiliriz ? Bu kitabın amacı bu düşünme stratejilerini tanımlamak ve onları işinizde ve özel hayatınızda daha yaratıcı olmak için nasıl  uygulayabilecenizi göstermektir."

Kitapta diyor ki ; Bir Da Vinci ya da Einstein olmayabilirsiniz ama niyeti veya bilgisi olmayan bir başkasından daha yaratıcı olacaksınız. Tüm bunların sizi nereye götüreceği bilinmez. Yaşadığımız dünya vaatler değil fırsatlar dünyası.

Read On 0 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    6 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar