Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Film Sepeti 4 (Güney Kore)

Çarşamba, Şubat 24, 2010


Film Sepeti koleksiyonuma ikinci bir “Güney Kore Özel “ postu kazandırmış bulunmaktan duyduğum mutluluğu sizinle paylaşmak istiyorum.Bundan önceki Güney Kore özel ile birazdan yazacağım arasında dayanamayıp paylaşmış olduğum Güzel bir Güney Kore filmi mevcut olsa da onun eksikliği ve harcanmışlığın verdiği üzüntü böyle bir özel bölüm oluşturmama engel olamadı.En güzel en şahane ve film yorumlarımda gariptir daha önce hiç kullanmadığım “en Enfes” sıfat tamlamasını kullanmaktan en ufak rahatsızlık duymayacağım filmlerle karşınızdayım.Bu hafta içerisinde izlediğim aşağıdaki filmlerin üzerimde bıraktığı tarifsiz coşkunun etkisiyle daha önceki filmleri bir kalemde silip atmadan filmlere geçeyim.Çünkü Güney Kore filmlerinden güzel olanları izlediğinizde ondan öncekilerini neredese unutturma derecesinde bir sarhoşluk verdiği gerçeği var.Tamam tamam uzatmıyorum.Naysting Film Kuşağı gururla sunar….

Jibeuro




İlki bana harika duygular tattıran,şirin mi şirin bir film…Jibeuro..Türkçe “ Ev Yolu” olarak geçiyor.Benim çok sevdiğim çoçukluk,yaşlılık,sadelik,doğallık kavramlarını bir belgesel tadında yaşatan gerçek bir film.Belgesel tadında bir film mi desem film tadında bir belgesel mi desem bilemedim.Şımarık bir şehir çocuğunun daha önce hiç bilmediği dilsiz ve yaşlı anneannesi ile belli bir süreliğine köyde yalnız yaşamak durumunda kalmasını konu alan Enfes(işte burda kullandım) bir film.Nineye hayran oldum.Bize ne kadar çok benziyorlar.Ve ne kadar “insan” insanlar.Mutlaka izlemeniz gerektiğini söylemekle birlikte öyle vurdu kırdı,uçtu,ışınladı,yaratıkların olduğu aksiyon gerilim vs gibi filmlerden başkasını hayatta izleyemeyen duygularını aldırmış vatandaşların bu filmden uzak durmalarını şiddetle tavsiye ediyorum.Hız olsun yarış olsun kovalamaca olsun ışık açık kalsın ki uyumayayım diyerek izlenmiş filmlerin izleyicilerinden hazzetmediğimi de söylemişmiydim.Hatta bakın bunlar yüzünden o filmlerden de nefret etmeye başladım.Üstelik böyle olmayıpta sadece o filmi izlemiş bulunan masum izleyici profiliyle de ters düştüm.Yapmayın.İnsan ilişkilerine,psikolojiye,düşünce gücüne,bazen sadeliğe değinen filmlere diğerlerine verdiğimiz kadar değer verelim.Değer verelim ki değer görelim.Tüm büyükannelere adanmış bu filmi izleyelim.Benim Puanım 10 üzerinden 9.

Part 1 ve Part 2 altyazılar videolarda gömülüdür.İyi seyirler..



Someone Special



Someone Special da güzel bir romantik komedi filmi.Ben her film için sanki aynı şeyleri söyleyecekmiş gibi hissediyorum ama yok söyleyecek bişey yok.E güzel filmler çünkü.Bide öyle kötü filmlerin denk gelmemesi için ayrı bir çaba gösterdiğim gerçeği var.Biliyorum sen nasıl bu kadar sevebiliyorsun Kore filmlerini diyenleriniz var.Ama maalesef siz kötülerine denk gelmiş yada getirilmişsiniz.Ben burda biraz da onun için birşeyler paylaşmaya çalışıyorum.Kötüyse kötü derim.Ama güzellerden seçtim izlemeye devam ediyorum.Kötü kore filmlerinin izlediğiniz en kötü film olma potansiyelinin ne kadar yüksek olduğunu da çok iyi biliyorum.Adamlar adeta en iyisini biz yaptığımız gibi en kötüsünü de ancak biz yaparız diyorlar.Çok sıkıcı anlamsız olanlar da var.Bu adamların düşünce tarzları çok uç noktalarda seyredebildiği için bize öyle geliyor aslında.Onun için adam akıllı, izlenebilirden öte izlenmesi gereken filmleri burda paylaşıyorum.Büyük paralar harcanarak ünlü oyuncuları kadrosunda bulundurmuş hikayesi sıfır,doğallığı sıfır ama reklamları on numara filmleri izlemeden önce izlemenizi istediğim ,Film izlemeye küsmeden izlemiş olmanızı arzu ettiğim filmler.İzleyin.Bir de bunların tadına baksanız ne olur yani.Bu filmlerden beklentileriniz yüksek olsun diyorum.Heh işte hodri meydan :) Film de ki kız ve erkek müthiş oyunculuk sergilemişler.Bu arada ara tatilde evde annem ve babamla birlikte Kore filmi izleyeyim dedim.İkiside çok sevdiler.Filmdeki kızı da.Babam bi ara aslında burdan bi gelin getirmek lazım dedi.Beynim yıkanmış o günden beri. : ) Dil sorun olmasa hani bi sürpriz yapardım belki :) Hehe “Altyazılı gelin olsa Alınyazım Korece olurdu.” Film benden 10 üzerinden 8,5 puan alarak Jibeuro’dan sonra ikincilik koltuğuna oturuyor.
Filmi online izleyeceğiniz bir adre vereyim bu kez de..İşte şurdan...

Chocolate


Beni çok ama çok şaşırtan beklemediğim kadar güzel bir film Chocolate.Otistik bir kız çocuğunun sadece gözlemleyerek edindiği dövüş sanatı, kendilerine yapılan haksızlıklarla birlikte acımasızca kendini göstermeye başlar.Daha önce izlediğiniz tüm dövüş sahnelerinden çok daha farklı çok daha gerçekçi ve inanılmaz bir film.Filmin kamera arkasına bakınca bu filmin bir mucize eseri tamamlanabildiğini anlayacaksınız.Gerçekçi değil gerçek dövüş.Ve bir otistik kız çocuğu.Karşısındakilerin gücü ve sayısı önemsiz.Yalnız film Güney Kore değil Tayland yapımı.”Ong Bang” in yönetmeni Prachya Pinkaew den müthiş bir film daha.Benden 8.49 puan.
Film için uzağa gitmeyin.Gelin peşimden...


He was Cool




Ve bir Romantik Komedi daha.He was Cool.Güzeldi hoştu iyidi.İzlenmesinde fayda var.Kahkahalara boğulmasamda nihayetinde sadece komedi filmi olmadığından eğlenceli buluyor ve 10 üzerinden 7 puan vererek ısrarcı olmadan filmi tavsiye ediyorum.Konusu neydi ? Karşı okuldan astığı astık kestiği kestik kabadayı bir öğrencinin okulun sitesinden yaptığı hakarete kendince “güzzell” bir cevap konduran sevimli kızcağız başına ne işler açtığından habersiz hayatına olduğu gibi devam edebileceğini düşünmektedir.Daha doğrusu hayatının değişebileceğini hiç düşünmemiştir. 7 puan iyidir. Buradan İzleyebilirsiniz.

Treeless Mountain



Ve son olarak yine insan ilişkilerini konu alan etkilendiğim yürek burkan bir film. Treeless Mountain.Yönetmen yalnızlık ve terk edilme korkusunu harika bir üslüpla anlatmış.Bilinçaltınızdaki çocukluk korkularına sert bir dalış yapmaya hazır olun.
Babaları evi terketmiş olan iki küçük kız kardeşin hikayesi , annelerinin bir iş bulana kadar onları Başkent Seul’den alıp halalarına bırakmasıyla başlıyor.Henüz 6 yaşındaki büyük kız Jin daha annesinin yanındayken bile kardeşi Bin’in bakıcılığını yapıp kendisi okuldan çıktıktan sonra bir de kardeşinin okuluna gidip onu eve getiriyor.Yaşıtları oyun oynarken O üzerine yüklenmiş sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyor.Halalarına götürülünce okuldan da ayrılan çocuklar,halalarının onlara iyi davranmaması ile anne özlemini daha derinden hissetmeye başlıyorlar.Giderken annelerinin kendilerine verdiği “uslu durmaları halinde halalarının hergün vereceği bozuklukları atacakları Domuzcuk şeklindeki kumbara” adeta ellerinden hiç düşmüyor.Kumbara dolduğunda geri geleceğini söyleyen annelerinin bir an önce gelmeleri için çekirge yakalayıp satan,hatta ellerindeki büyük paraları bozdurup daha çok bozukluk elde etmeyi deneyen kardeşler anne yolu gözlemeye başlıyorlar.Yalnız ve sahipsiz kalmanın çaresizliğini,annenin bir çocuk için ne demek olduğunu çocukların hissettiklerini yüzlerine şahane bir şekilde yansıtmasıyla oldukça güzel anlatabilmiş güzel bir film bence.Şaşırdığım iki şey vardı birincisi çocuklar bu yaşta bu rolleri nasıl bu kadar hissederek oynadılar ikincisi filmin yönetmeni böyle derin ve karmaşık duyguları bir filmde bu kadar güzel anlatacak ne yaşadı.Birincisini hala anlayabilmiş değilim ama ikincisinin yanıtını yönetmen kendi veriyor.

"Ağaçsız Dağ’ı Pusan’da geçirdiğim çocukluk yıllarımda başıma gelen olaylardan esinlenerek çektim. Annem babamdan boşandı ve bizi dedemin pirinç çiftliğine bırakarak kendine daha iyi bir yaşam kurmak ve çocuklarına bir gelecek sağlayabilmek amacıyla Amerika'ya göç etti. Hayatımın bu dönemine ait yitip gitmiş anıları aramak amacıyla filmi yazmaya başladım; filmim aynı zamanda anneme yazılmış bir mektup gibiydi.”
Benim puanım 8.
Soo-ah Lee

Film İçin Burayı Ziyaret ediniz..


Evet arkadaşlar.Bir başka " Güney Kore Özel" de buluşmak dileğiyle.Mutlu kalın.Esen Kalın.İyi seyirler..

Read On 13 Yorum

Leyleklerin Uçuşu - Grangé

Salı, Şubat 23, 2010

Leyleklerin Uçuşu Grange'ın ilk kitabı olmasına rağmen benim Şeytan Yemini,Kızıl Nehirler ve Siyah Kan'dan sonra okuduğum bir kitap.Galiba Türkçe'ye de en son çevrilen kitabıymış.Taş Meclisi'ni de okumak isterdim ama kazara filmini izledim.Artık o heyecanı tadamayacağım için üzgünüm.

Kitabı geçen hafta okulda açılan kitap standından aldım.Ucuz diye iki üç kitap almıştım.Kitaplar elimde eve gelirken arkadaş Leyleklerin Uçuşu'nu elimde görünce haftasonu okuması için benden istedi.Ben de tamam dedim başta.Çünkü Adam Fawer'in Empati'sine önceki gece başlamıştım.Kitabı haftasonu okumak için benden isteyen arkadaşla birlikte eve geldik.Ben bi ara ortadan kayboldum sonra geldim dedim ki. "Sen Siyah Kan'ı okudun mu?" "Hayır" dedi.Ben de "Ben bu kitaba başladım 50 sayfa okudum bile.Haftasonu bitireyim.Sonra vereyim sana.Sen Siyah Kan'ı oku bu arada.O da süper kitap dedim." Tamam dedi.Neden böyle yaptım.Birincisi gerçekten merak ettim.İkiniciS benden önce dokunulmuş sayfaları okuyamıyorum.Kitabı okurken bir sır perdesini aralar gibi olsun istiyorum.Benden önce o kitabın sayfaları birisini heyecanlandırmışsa ben okuyamam onu.Benim de böyle bir huyum var işte.

Kitap nasıldı? Güzeldi.Yarısından fazlasında çok fazla germeden sürükleye sürükleye ilerletiyo.Heyecan dozu pek yüksek değil ama 250 den sonra başlıyo azar azar artmaya.Ama talihsiz bişey oldu.O ucuz diye aldığım kitap 302 sayfaydı.Gece bitirip uyuyayım dedim.Son iki sayfaya girdim.Olaylar henüz tamamen aydınlanmadığı gibi karmakarışık olayların bir iki sayfada bir sonuca bağlanabileceğine olan inancımda kalan cümleler gibi eriyordu.Son sayfaya girdiğim halde yazar hala ortamı germek adına betimlemeler yapıyordu.Aklımdan geçenlerin doğru olmamasını diledim.Bir yandan son sayfayı çok dikkatli okumalıyım.Herşey çözülüyor.Demekki çok çarpıcı bir son olacak derken diğer yandan yoksa sayfalar eksik mi diye korkmaya başladım.Ve kitap "Pat" diye bitti.En heyecanlı yerinde.Heralde mantık şu önce kitabı eksik olarak verelim.Sonuna kadar adamlar okusun en heyecanlı yerinde bitsin.Gelsin paşa paşa alsın tekrar.Tabi stand çoktan kalkmıştı.Kitapçıya gideyim bakayım bir kaç sayfaysa eksik orda okurum dedim.Yok eğer eksik çoksa yenisini alayım. "50 (yazıyla:Elli)" sayfa eksikmiş.Aldım geldim eve taze taze okudum.Az önce bitti işte.Sonra kitap hakkında bloga bişeyler yazayım dedim.Kitap Grange'ın hayalgücü açısından hayretler verici.İlk başlarda "Grange'ın en güzel kitapları arasına giremeyecek mi yoksa?" diye düşünmedim değil.Ama yine ters köşe yapmayı başardı.Mükemmel bir son.Üstelik öyle son sayfaya kadar sıkıcı birden müthiş bir final yapmışta değil.Benim gibi düşmesinler diye söylüyorum.Kitap 350 küsür sayfa ve 200 den sonra tempo çok güzel yükseliyor.Konusundan bahsetmek istemiyorum.Zaten kitap hakkında bişeyler yazma hususunda sıkıntı çekmediğim bir yazı oldu :) Okuyun derim.İyi ki okudum demek için..


Paylaş
Read On 5 Yorum

Coyote | Guiza

Cuma, Şubat 19, 2010



Guiza bence artık forvetlikten çıkmış durumda.Psikolojik olarak çökmüş. Kendine güven sıfırın altında Gol atmakta yeteneksiz olduğuna kendisi de inanıyor..Top kendisine gelmesin diye çırpınıyor adeta.Yine yapamayacağının korkusu var.Karşı karşıya kalıyor ama “Ben yapamam abi.Al sen vur” diyor.Sen golcüsün arkadaş.Vederson’un şut çekmekteki özgüveni bir forvet oyuncusunda yok.Tek forvet olduğu için oynayamıyormuş vs.Palavra.Allah Guiza ile oynayan ikinci forvete sabır versin.Alex dün delirdi.”Al da at” dediği pozisyonları harcadı gitti.Onun oynatılması fenere ve taraftarlara ihanettir denilebilir. Daum ile Aziz Yıldırım arasında bir sorun mu var bilmiyorum ama galiba böyle bir futbolcuyu 90 dakika oynatarak Aziz Yıldırım’a Fenerbahçeyi istese ne kadar berbat yönetebileceğinin mesajını ulaştırdı.Daum’un Süper Lig de yaptıkları beni hiç ilgilendirmez ama Avrupa’da yaptıkları dün ezeli rakibi Galatasaraylıları bile çileden çıkarmaya yetti.Maç sırasında uyunur mu ya ?Hastaysan git tedavi ol.Çeçe sineği mi ısırdı bilmiyorum ki.Birisi şu adama “Uyusun da büyüsün” devrinin bittiğini büyümek için uyanık olmak gerektiğini anlatsın.Guiza’nın bir gün patlama yapacağını beklemek Fener’e pahalıya patllıyor haberleri yok.



Guiza ‘nın şu andaki özgüveni ancak takımın malzemecisi olmaya yetecek düzeyde.Sen kalkıp ta adamı 90 dakika oynatırsan Guiza’ya da yazık etmiş olursun.Süper Ligdeki en kötü takımın bile Guiza’dan iyi forvet oyuncuları var.Diğer yanda oynatmadığın,yedek beklettiğin Semih gibi bir forvete Fenerin kendisi dahil tüm süper lig takımlarının hatta bir çok Avrupa takımının ihtiyacı var.Lille tarafı “En çok Guiza’dan korkuyoruz” diyerek en büyük taktiklerini yaptı zaten.Daum’u keklediler.Guiza dan korkanlar yalnızca kendi takım arkadaşlarıdır.Top süremediği için olmadık yerlerden kaleye vurmaya çalıştı.Ceza sahasına yapılan ortalarda kafayı kim vurur diye sorulsa kimse Guiza demez.O beceri de yok çünkü.Dün neler hissettim üç cümleyle açıklayayım.Alex’e acıdım.Daum’a kızdım.Guiza’ya küfrettim. 4 öğrenci bir evde kalıyoruz.500 TL kira veriyoruz.Bana 125 TL düşüyor.Aziz Yıldırım ev sahibime her ay bana düşen payı versin ben Guiza’nın yaptığı işin iki katını yaparım.Hayır bedava oynarım diyecem ama 18 Milyon dolar Guiza’ya veriyorlar 125 Tl mi gözlerine gelecek. Guiza’da artık devre arasında soyunma odasında futbolculara simit satsın.Çünkü Giza için gol atmak Coyote’nin Road Runner’ı yakalaması kadar zor.




Paylaş
Read On 2 Yorum

"İpad" Çılgınlığı mı geliyor ?

Cuma, Şubat 19, 2010

Apple’ın Mart ayında satışa çıkması beklenen daha kendisi ortalarda yokken aksesuarları piyasayı canlandıran çok fonksiyonlu tablet bilgisayarı “İpad” , beklenmedik eksikleriyle ne kadar eleştirilse de büyük bir kesimin merakla beklediği bir yenilik. 250 milyondan fazla satan İpod dan sonra İpad da büyük yankı uyandıracağa benziyor.



Peki neler yapılabiliyor Müstakbel "Çılgınlık Cihazı"yla ?

Çok fonksiyonlu telefonlarla bilgisayarlar arasında bir yere sahip bu cihazla Müzik dinleyebilir,video izleyebilir,oyun oynayabilirsiniz.İnternete bağlanabilir,bluetooth ile veri aktarımı yapabilir resimlerinizi görüntüleyebilirsiniz.Maillerinize bakabilir,İnternet üzerinden gazeteleri takip edebilir,e-book okuyabilirsiniz.Hatta zamanın en iyi e-book okuma materyali olacağı söyleniyor.Her ne kadar okuduğum kitabının sayfalarına dokunma,koklama ve bitirdiğim kısım ile henüz okumadığım kısım arasındaki renk farkını görme,okurken göz kapaklarının ağırlaşmasıyla şöyle bir kestireyim diyerek telefonu kaldığımı sayfaya koyup ayıraç gibi kullanma gibi zevklerden vazgeçemeyecek olsam da.Bu alet üzerinden en azından bir kitap okumak isterdim.Belki de onda da sevilecek şeyler bulurum değil mi?Uykun gelince e-book ta kaldığın sayfa açık olacak şekilde ipad’ını uyku moduna getirmek felan.Hani beraber uyumak :) ne bileyim belki de bunlar gibi şeyler ortaya çıkar.Olabilir yani.Gazeteyi internet üzerinden okumaya alıştık ama.Yadırgamıyoruz artık.Daha sık güncelleniyor vs. Mesela akşam olunca büfeden gazete alayım diyorum.Neler olmuş neler bitmiş. Adam “Akşam oldu,gazeteyi şimdi mi alıyorsun?” diyo.Belki haklı sonuçta gazeteler dünkü haberlerle dolu.Bir de ben onu akşam alınca üzerinden tam bir gün geçmiş oluyo.Ama olsun zaten herkes gündemi gazetelerden okuyarak geriden takip etmiş olmuyorlar mı.Ben biraz daha geç kalmış oluyorum sadece. Oysa internet üzerinden yayınlananlar böylemi,haberler sıcağı sıcağına anasayfada yer alıyor.O yüzden İpad ın gündem takibinde oldukça yararlı olacağını düşünüyorum.





Fiyatı konusunda bence farklı tepkiler gelebilir.Çünkü görünüşüne bakınca ben ilk piyasaya çıktığı günler için 4 buçuk 5 milyar olarak tahmin ediyordum.Ama 1000 dolar küsürmüş.Yaklaşık 1700 tl civarı.Bilgisayar alırım madem diyenlerin atladığı bir şey var.Bu şey çok hafif ve taşınabilitesi diz üstülere göre daha iyi. Yaklaşık 700 gram.Üstelik ortalama 10 saat pil ömrü var.Yani enerji tüketimi oldukça az.
Yine de bazı eksikleri var.Flash Bellek desteği yok kamera bağlantısı yapılamıyor.Bu kameralı sohbetten vazgeçmek anlamına geliyor.Migren hastaları için tavsiye edilmiyor.El yazısı tanıma özelliği yok.Olsaydı daha kullanışlı olabilirdi.”this is İphone” diyenler “İpad” lerini koyacağı ceplerin peşine düşmüşler.Hangi pantolonun cebine koyacağız diyorlarmış.”Cebinize koyun diyen kim ?.Ayrıca Bunun bir iPhone olduğunu kim söyledi” diyebilirdim ama bana ne yahu ! Avukatı mıyım Apple’ın ?
Read On 3 Yorum

Film Sepeti 3

Pazartesi, Şubat 15, 2010


Bu postu aslında dün yayımlayacaktım fakat sevgililer gününe denk geliyormuş.Sevgililer gününde,hele de pazara denk geliyorsa blogda yazı yayımlamanın ömür billah uğursuzluk getirdiği tüm bloggerların bildiği bir şey.Muuuuhahaha yok tabi ki böyle bir şey.Ama iki bayram arası kesinlikle yazı yazılmamalı.Şimdi “sen yazdın ama” diyeceksiniz.Siz de haklısınız amma ve lakin bu batıl inanç 1 ocaktan itibaren uygulamaya konuldu.Anayasanın sondan üçüncü yasasının bilmem kaçıncı fıkrasında ”İki bayram arası yazı yazan zinhar cezalandırıla” şeklinde geçen kanun uyarınca Turkish Cızz Kanunu(TCK) na göre Suçu işleyen blogger’ın Son 5 postu silinmekle birlikte “Suç işleyen blogger ceza süresince kendi propagandasını yapamaz” dan hareketle izleyici sayısı 300 ü geçmiş bloglara yorum yapma hakkı belirlenen ceza süresi boyunca elinden alınıp,"başlıksız post girme" yasağı müebbete çevrilecektir” ayrıca aynı yasanın bir diğer kanunu gereğince “İki bayram arası post girmiş blogger’ın” bloguna yorum yapmak isteyen ziyaretçilere her türlü zor şartlar oluşturulmak maksadıyla süresiz olarak yorumlara kelime doğrulama özelliği uygulanacaktır.Gerekirse RTÜK kuralları çerçevesinde ceza olarak uygulanan “Belgesel Yayınlama Zorunluluğu” emsal gösterilerek sosyal konularda mimlenecek. Belirlenen günler arasında hatta belirli aralıklarla zorla yazı yazdırılacaktır.Aldığı yorumların ceza süresinde indirime götüreceği belirtilip bu husus ta göz önünde bulundurulacaktır.Beklenen tepkiyi alamamasına binaen TMSF bloga el koyabilecek ve uygunsuz yorumları silip göze batan abidik gubidik kullanıcı adı olan izleyiciler engellenecektir.Bunların yerine düzenli olarak yorum yapan paralı yorumcular alınabilecektir….:)))) of yeter bu kadar dalga yeter.Ben asıl postuma geçeyim.Yazdıklarımın teknik açıdan hatalarını görmezden geliniz gelişi güzel kanun yasa fıkra sözcüklerini kullandım.Pek bir bilgim yok bu konularda :) Ne yazacaktım bugün.Bir film sepeti daha doldurmuştum onları buraya boşaltacaktım.Çok fazla film,sinema yazısı yazdığımı farkediyorum.Blogun yavaş yavaş bu yöne kaydığını görebilirsiniz.Her film postunun arasına iki farklı girdim olacak bundan sonra.Gördüğünüz gibi ne çene varmış bende de.Bir türlü geçemedim konuya.Hemen başlıyorum filmlerime…


Keith



Öncelikle “Keith” bence izlemeniz gereken bir film.Boşa zaman değil.Pişman olmazsınız.İzleyipte sıcağı sıcağına yazdığım bir film değil bu.Yazın izlemiştim ama hala iyi bir film olduğunu unutmadım.Keith bazı şeyleri eksik yaşamış ama daha fazlasını yaşamak istediğini belli eden birisidir.Kimisine göre çok basit olan planlar onun canını sıkmaktadır.Garip davranmasının sebepleri vardır….Daha fazlasını söylemeyeyim yeterince konunun etrafında dolaştım.Konunun içine düşmeden kesmek en iyisi.Güzel film izleyin derim.

Too Beautiful To Lie



14 şubatta ev arkadaşımla(erkek tabiki) romantik komedi izledik.Dışarı sadece akşam üzeri tavuk dürüm almak için çıktım.Neyse kendimi acındırdığımı sananlar olmasın diye burda kesiyorum.Ben çok eğlendim bikere onu söyleyeyim.Çok güldük,çok beğendik filmi.Kore filmlerinden oluşan başka bir film sepeti olacaktı ama ben bu filmi dayanamayıp şimdi yazıyorum.Mutlakaaaaa izleyin.Süperrr.Konusu,olayların akışı,oyunculuklar,oyuncular,sonu başı herşeyi çok güzeldi.Heryerinden öpüyorum bu filmin : ) Romantik komedi deyince aklıma gelecek ilk üç dört filmin arasına girdi bile.Akşama doğru diğer ev arkadaşım geldi (sevgilisi olan) “film izleyecez güzel filmlerin var mı?” dedi.Ben de tabi bunu önerdim ve izlediler.Onlar da çok beğendiler.Yalan söylemekte adeta doktora yapmış Yeong-Ju, özel bir yeteneği olan Duygu sömürüsü ile dolandırıcılıktan girdiği hapisten Jürüyi etkileyerek şartlı tahliye ettirir kendini.Yalan söylemek onun için bir sanat ve Young-ju bu konuda bir sanatçı.Şartlı tahliye herşeyden yırttığı anlamına gelmemektedir.Hiçbir olaya karışmamalıdır.Ama olaylar onun peşini bırakır mı? Olaylar zincirini anlatmak istemiyorum.Aslında istiyorum da nefsime hakim olmam lazım.Size bu iyiliği yapmalıyım.Bu filmi izleyin.Kendinize bir iyilik yapın.Bu filmden sonra insan yalancı bir sevgilisi olsun isteyebiliyor.Bu açıdan zararlı :) Buradan izleyebilirsiniz.




Dorothy Mills



Dorothy Mills çoktandır elimde olan ama nedendir şimdiye kadar izlemediğim bir filmdi.Açıkcası pek bir ümidim yoktu.Ama izleyince basit bir film olmadğını gördüm.Çok zekice bir kurgusu var.Neden izlememişim şimdiye kadar dedirtti.Ve hiçbirşey yapmayıp sıkıntıdan patladığım zamanlarda neden bu filmi izlememişim diye aklımdan türlü düşünceler geçti.Çok şey söylemeden konusundan bahsedeyim azıcık.Filme de adını veren karakter Doroth Mills anne babası bir cenazeye katılmak zorunda olan bir bebeğe geçici olarak bakıcılık yapmaktayken geçirdiği kriz sonucu bebeği öldürmüştür.Ama bebeği kendisinin öldürmediğini söylemektedir.Bir adada yaşamaktadır ve ada halkı bu genç kızda garip birşeyler olduğunu düşünmektedir. Drothy Mills in suçlu olup olmadığını ortaya çıkarmak için görevlendirilen bayan Psikiyatrist daha adaya gelirken garip bir olay yaşar.İlerki günlerde de bu garip olaylar devam eder.Kasaba halkının sakladığı birşeyler vardır.Filmde Dorothy Mills karakterini canlandıran kız gerçekten süper bir oyunculuk sergilemiş.Ben korku filmi diye izleyecektim fakat psikolojinin kralı varmış meğer.


Paranormal Activity



Paranormal Activity….Yaaa aslında var ya ben bu film için ayrı bir yazı yazmalıydım.Hani bir aydan fazladır bilgisayarım da duruyo ama izlememiştim felan.Çok övdüler,Avatarla birlikte yıla damgasını vuran film denildi.Çok küçük bir bütçeyle büyük bir hasılat elde edildiği yazılıyordu,bazı ülkeler de yasaklanma derecesine gelmiş,küçük yaştakilerin izlememesine dair uyarıların yapıldığı,izleyenlerden hastaneye kaldırılanlar,panik atak olanlar vs..Sonuçta iyice merak ettim.Dün gece izledim.Daha doğrusu izledik.Ben, iki ev arkadaşım ve ev arkadaşımız sayılabilecek ama başka evde tek başına kalan bir arkadaşımız beraber izledik.Gece 2.38 gibi bitti.Filmin yarısında tek başına evde Kalan arkadaşım aklıma geldi.Aslında aklıma gelmesi de enteresan.Bunda hafif hareketlenmeler felan başladı.Önce elini koltuğun arkasına sarkıtıp tıkırdatmalar sonrasında hiperaktif çocuklar gibi diz kapaklarına perküsyon usulu vurmalar.Tak ampul yandı.”olum bak sen evde yalnız kalıyon.Korkmayasın ha” demiş bulundum.Belki de düşünmüyordu ben soktum kafasına.Ama bence bunu çoktan düşünmeye başlamıştı bile.Filmden sonra ben eve gidecem diye tutturdu.”Gel gitme…Kal burda...Bu akşam kal bari...Korkarsın edersin….Ben de geleyim felan…” “Yok illa ben gidecem “ dedi.Ben olsam kesinlikle gidemezdim.Git deseler yine gitmezdim.Hatta salonun ışığını kapattıktan sonra telefonumu orda unutmuşum.Tek başıma onu almaya bile gitmedim.Valla açık ve net söylüyorum ben etkilendim.Utanılacak bir yanı yok.Hastanelik vakalar,yasaklar şunlar bunlar beni hiiiç alakadar etmez.Ben yaşadığıma inanırım.Belki inanmayacaksınız ama Karabasan olayı 7-8 yaşlarımdan sonra ilk dün gece geldi başıma.Sabaha kadar boğuştuk desem.Gözlerim açık.Uyumuyorum.Bağıramıyorum.Kalkamıyorum.Gücümü topluyorum olmuyo.Göğsümün üstüne sanki 60 kiloluk bir adam oturmuş.Neyse boşverin.Aynı rüyayı 4 5 kez gördüm.Tekrar uyuyorum ama biliyorum yine aynı olacak.Yine gelecek.Yine bırakmayacak beni.Ben çok korkarım diyen izlemesin.Filmi izlerken korktuğunuzu anlamıyorsunuz.Ama yaşanmış bir olay olması ve geçmiş yaşantınızda bazı şeyleri birebir yaşamış olmanız sizi etkisi altına alıyo.Korkmak istiyorsanız değil de gerilmek istiyorsanız izleyin.Ama ben dayanamam diyorsanız boşuna merak etmeyin.

Read On 21 Yorum

Sayntifik Notlar 3

Çarşamba, Şubat 10, 2010

Bilim Teknik Dergisinin 500.Sayısı armağanı olarak elimde bulundurduğum 42 Yıllık dev arşiv çoktandır kayıptı.O yüzden blogun ilk günlerinde büyük hevesle başladığım bu seriyi devam ettirememiştim.Ama sonunda buldum.Ve hemen başladım çalışmalara.Okudukça notlar aldım ve biraz eğlenceli hale getirmeye çalıştım.Amacım bilgilendirirken eğlendirmek değil .Eğlendirirken bilgilendirmek :) Çay ve simitle iyi gidecek bir yazıdır. Hadi bakalımmmmmm. :)



1
"Bana bir masal anlat baba" diye jenerik müziklerimiz olsa da genelde masalı annelerimiz anlatır.İlerde çocuğu uyutmam için gerekebilir diyerek masal öğrenen hiçbir baba görmedim ben :) Masalların sonları hemen hemen hepimiz için biraz siliktir.Az çok bilinir konu.Karakterler felan bellidir sonuna kadar ballandırıla ballandırıla anlatılır ama o müthiş final bir türlü gerektiği gibi bitmez.Belki de onun için aynı masalın birbirinden ilginç sonları oluyor :) Bilim adamları her zaman farelerin çocukluğuna inmiyor ya,demiş ki biri birgün;

"...gelin hacı.Bi beş dakka dinlenin.Çay demlenirken bende size bi masal anlatayım.Rahmetli anam anlatırdı.Ben o zaman çocuğdum tabi.Ayıptır söylemesi ben biraz el üstünde büyüdüm.Nazlı idim.Kutup ayısının sonbaharda üzerine çöken ağırlığa benzer bir uykusuluk hissetmeme rağmen "baaa masal anlatmazsan vallaha uyumam" derdim.Anam hep "Bizim fadimenin oğlunu dediydik diye bu oğlan böyle oldu.Geçi inadı var boyu devrilesicede" derdi.Bak unutturmayın keçilerin inadının sebebine de bi bakalım.Neyse efendime söylim şimdi bir var mış bir yoğmuş.Develerin evrim geçirme sürecinde henüz tellal olduğu bir vakitte pireler başkalaşım geçirmemiş olup 4-c kapsamında berberlik yaparmış.İzafiyet teorisinin açtığı yolda ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallayabiliyor iken bir kırmızı başlıklı kız varmış.Bu pecmürde mi pecmürde kız ormanda kestirme yol biliyom diye ayının gurdun cirit attığı yerlerden geçerekten işte efendime söylim..........

(YARIM SAAT SONRA)
..... velhasılı kelam.Bu gurt gaynana gılığında yatağa uzanmışşş.Benim de çay soğudu.Neyse maksat muhabbet zaati...işte nerde galmıştım.He şey..kem küm.Zart zurt.Yav işte ben burayı biraz garıştırıyom.Sonunu biliyom sanıyodum.Kem küm.Den den...hüüüüppphee..Ben şeker de atmamışım.Neyse yavv yeter bu gadar muhabbet haydi bismillah. "

Bu olay üzerine diğer bilim adamlarının tepesi atmış tabi.Onca zamandır dinledikleri masalın sonunu unutmuş olması herkesi çileden çıkarmış adeta.O anda karar vermişler masalların sonunun neden unutulduğunu araştırmaya.Masaların sonunun kaybolabilitesinin çay kaşıklarınınki kadar yüksek çıkmasının ardındaki sebep ne acaba? diye düşünmeye başlamışlar.Uyumadan önce dinlenilen masalların sonuna neler oluyor? Çocuğun gözleri yarı açıkken dinlediği son neden hatırlanmıyor? Bu ingiliz bilim adamlarına göre neden; konuşmayı algılama ve bir anı olarak kaydetmeyle ilgili beyin ağlarınınn uykuya geçmeden hemen önce ‘kapatılması’.Uyku çökmeye başladığında beynin, konuşma algılamasının daha üst düzey unsurlarını basitçe kapatıvermesi ve uyumadan hemen önce söylenenleri hatırlamayı güçleştirmesiymiş.


2
Kleopatra çirkinmiş meğersem.O dillere destan güzellik abidesi Kleopatra, dar bir alın,uzun ve sivri bir burun, ince dudaklar ve sivri bir çeneyle günümüzde olsa Facebook hesabı açamayacak derecede çirkinmiş oysaki.Nerden mi anlamışlar bu gerçeği? MÖ 32 yüz yılından kalma küçük bir gümüş paranın iki yüzeyindeki Kleopatra betimlemelerinden. Paranın insanı bozduğuna bir kez daha şahit oluyoruz.Aslında Kleopatra'dan söz eden şairler zekasından ve karizmatik kişiliğinden bahsederlermiş daha çok.Zaten önemli olan da o değil mi canım.İç güzellik.Önemli olan Ruhbook taki profildir :) alkışşşşş :)))


3
Termometrelerin yenilebilir olanları varmış.Açlıktan diyemiycem. Zira aklıma "ayranı yok içmeye dırım dırım tıs" atasözü geldi.Neden termometre yensin ki diye sorsalar heralde iç sıcaklığı ölçmek için demek ilk akla gelen olacaktır.Öğretmenlerimizin "ilk aklına gelen şıkkı işaretle" taktiğini burda uyguluyoruz ve bir kez daha haklı çıktığını görüyoruz.Hap içerde bilgi topluyor bilgisayara gönderiyor.Teknik detaylarına girmek istemiyorum.Böyle işte.Sözde değil özde sıcaklık değerleri için yenilebilir termometre :) Sonrasında sindirim sistemi ve boşaltım sisteminin birlikte çalışmasıyla güvenli bir şekilde vucuttan atılıyormuş bu hap.Vücuttan atıldığı son anlar :) "Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığın en yakın olduğu zamandır" da olduğu gibi sıcaklığın en yüksek degerlere çıktığı anlar...Töööbbeee többeeee :) geçelim diğerine :)


4
Google'ın ismini matamatiksel bir terimden aldığını biliyormuydunuz.Benim aklıma geliyordu bazen ama "go" "gitmek" felan işte.Saçma bişeydir muhtemelen ama güzel yani hoş diyordum. Değilmiş öyle.Google kelimesi 10 üzeri 100 yani 1'in yanında 100 sıfır olduğunda meydana gelen sayıya matematikte verilen ad olan "googol" kelimesinden türemiş.Güzel bilgi kabul edin :)



5
Kellik ile ilgili gen dişilik kromozomu olan X'in üzerinde bulunmuş.Meğer erkeklerin başına bu derdi açan kadınlarmış.Başımıza ne geldiyse kadınlar yüzünden geliyordu şimdi birde başımıza gelmeyenlerle ilişkileri çıktı.. :)



6:
Cinsiyet farketmez tüm şizofrenlerin duyduğu hayali seslerin yüzde 70 i erkek sesiymiş.Nedeni de kadın sesinin beyin tarafından kolayca üretilmeyecek kadar karışık olmasıymış.Hımmm ondan anlayamıyoruz biz bunları.Söylediklerini beyinlerinde tartamıyorlar.Ortaya karışık bişey çıkıyo.Kendileri de ilk kez duyuyolar söylediklerini.Muhtemelen kendileri de şaşırıyodur söylenenlere.O halde düşünüyorum da kadınların iç sesinden tiksindim birden."Ay Selmaaaa geçen gün o seninle gittiğimiz mağazada bir ugg gördüm.Aaayyyyyyy inanamazsın.Aşık oldum resmennn" diyen bir erkek sesi.Tüüüüü.Gitti tüm romantik konuşmalar."Seni seviyorum Behlül" diyen bir erkek sesi .Böööööğğğ :)



7

Ve galiba yazı uzuyo.Bugünlükte bir postun sonuna geldik.Araştırmalarıma göre uzun yazılarım "Kendini o anda yazımı okumaya hazır hissetmeyen takipçiler" sayısının artışına sebep oluyor.Ben de burada bitiriyorum.Önümüzdeki postlarda görüşmek dileğiyle.Mutlu kalın. :)

Read On 8 Yorum

Film Sepeti 2 (Güney Kore)

Cuma, Şubat 05, 2010


Bu kez film sepetimi izlediğim Güney Kore filmleriyle doldurdum.Birbirinden güzel bu filmler arasına giremeyen izlediğime pişman olduğum Güney Kore filmleri de var.Onların sadece isimlerini verip geçmek en iyisi.Zira Güney Kore filmlerine yeni başlayanlardansanız bu filmleri en azından sonlara bırakmanıza vesile olmak Güney kore filmlerine bayılan biri olarak benim en önemli görevim.Güney kore filmleri birazcık günümüzün Yeşilçam filmleri gibi.Konusal açıdan Hollywood'dan çok daha iyi denilebilirler.Filmde olacakları önceden kestirmek zordur.Ayrıca artık batı filmlerinde mutlaka bulunmalıymış gibi yer alan yatak sahneleri nadir görülür."Öpüşmek" bile o Filmin diğer Kore filmlerinden ayrı olduğunun göstergesidir.Sabırla izlenmesi gereken sessiz,durağan filmler de mevcuttur.Saygılı insanlardır bize çok benzeyen örf adetleri vardır.Konuşmaları çok eğlencelidir.Asla öğrenemeyeceğiniz bir dil izlenimi verse de dinlemekten rahatsız olmazsınız.Bu filmlerin altyazılı izlenmesi tavsiyemdir.
Şimdi gelelim benim sepetimdeki filmlere. Ama ilk önce belirteyim daha benim de izlemem gereken bir çok Güney Kore filmi var.Ben sadece şimdiye kadar izlediklerim hakkında birşeyler karalamak istedim.


..............................................................................................................................................................

İlki Güney Kore filmlerinden haberim var diyebilmeniz için mutlaka izlemiş olmanız gereken bir film,My Sassy Girl.Bizde "Alyazmalım" ne kadar meşhursa Güney Kore sinemasında My Sassy Girl O kadar meşhurdur.Bununla giriş yaparsanız gerisinin geleceğinden emin olabilirsiniz.Film sadece Kore sinemasında değil tüm dünyada "Romantik-Komedi" tarzı filmler arasında ilk sıralarda yer alıyor.Yaklaşık üç saatinızı alır ama size günler haftalar yıllar verir.Uzun süre film izlemenize gerek yok sanırsınız.Ama çok geçmeden benzeri filmler bulma arayışına girersiniz.
"Ji-hyun Jun" un a hayran olur,başka filmlerinde aynı hazzı yaşayacağınızı umarsınız. Bu filmin yakaladığı başarı Hollywood'un dikkatini çekince bir amerikan firması filmi tekrardan çekmiştir .Her ne kadar amerikan yapımı filmi Kore yapımından önce izleyenler film hakkında kötü yorumlar yapmasa da,Kore yapımının hem orjinallik hemde oyunculuk açısından ondan çok daha iyi olduğu genel bir görüştür.





...............................................................................................................................................................
Şimdi de Kore filmi sevme çalışmalarının ikinci adımına geçelim.A Moment to Remember.
Türkçe karşılığı "Hatırlanacak Bir Anı".İnsan hafızası-unutkanlık-aşk üçlüsünden konu olarak dramatik filmler meydana getirmek kolay gibi görünüyor.Yada az çok kestirilebiliyor olacaklar.'5O ilk öpücük' bunlardan biriydi.Notebook aynı şekilde."A moment to Remember" da oldukça ilginç bir film.Zaten çok sevilen Notebook filminin de ilham kaynağıdır kendisi.Konusundan bahsetmemeyi tercih ediyorum.Ye-jin son ,sizi uzaklara gitmeye, oralarda yaşamaya başlayıp,sıcak bir yuva kurmaya,çoluk çocuğa karışmaya niyetlendirecek bir güzelliğe sahip :) .Daha önce ağlamışlığınız varsa bu filmde de ağlamanızın önünde hiçbir engel yok.Filmden sonra ,sık sık yemeği tüpte ,anahtarı kapının üzerinde,şeker tasını mutfakta,gözlüğünüzü başınızda unutmak sizi psikolojik olarak bunalıma sokabilir ve gelecekte hatıralayacağınız tek şeyin ne olacağını belirleme gayreti içine girebilirsiniz.Bakışlarınız,hayali olarak göz kapaklarınızın üzerine inen ikinci tabakayla saflaşır,korunmaya muhtaç olduğunuz hissi doğar içinizde.Kısacası izlemenizi tavsiye ettiğim ikinci film.Kesinlikle hatıralayacağınız bir anı olacak.




......................................................................................................................................................................


Tarzı hiç bozmadan üçüncü filme geçiyorum.Üçüncü film "Anaaaa bizim Türk filmleri gibi" diyebileceğiniz bir film.Adı The Classic (Keulraesik).Filmin sonunda kendinizi ağlamaklı bir halde ,daha önce yer yer güldüğünüz için kendinizi "odun" hissederken bulursunuz.2003 yapımı filmin İmdb puanı 7.7 ayrıca "A Moment to Remember " filminden hatıralayacağımız Ye-jin son oynuyor.Bu kez Güney Kore biletini ciddi ciddi düşüneceksiniz.




.....................................................................................................................................................................


İl Mare için olağanüstü bir film diyemem ama izlemekten zarar gelmez.Kötü film değil.Hikayesi ilginç.Öncelikle anlamakta zorluk çeneler var.Farklı zaman dilimlerinde yaşamış iki insanın bir posta kutusu aracılığıyla haberleşmeleri ilginç bir şekilde ele alınmış.Daha önce paralel evrenler hakkında yazdığım bir yazım vardı.Ona birazcık gözattıktan sonra film daha manalı gelecektir.Ji-hyun Jun 'u My Sassy Girl filminden tanıyoruz.

......................................................................................................................................................................




Geçen yıl izlediğim Psikolkojik gerilim-Korku türündeki "Karanlık Sırlar" olarak çevrilmiş "A Tale Of Two Sisters" filmini de tavsiye edebilirim.Böyle filmlerin konusundan hiç çıtlatmamak en iyisidir.Çünkü büyüsü bozulacaktır hemen.İzleyin ve görün.Zaten korku filmleri uzak doğudan sorulur azıcık.


......................................................................................................................................................................




Ve büyük keyifle izleyeceğiniz Bebek ve Ben Şimdilik tavsiye edeceğim Son Film.


....................................................................................................................................................................


Şu sıralar merak ettiğim ve bilgisayarımda durmasına rağmen izlemeye vakit bulamadığım üç film daha var.
"Too Beautiful to Lie " ,"He Was Cool " ve Tayland yapımı "Chocolate ".Onları da daha fazla vakit geçirmeden izleyip burada değerlendirmelerimi sizinle paylaşacağım.






Aslında Kore filmlerini rastgele izlemediğim için pek fazla kötü filme rastlamadım.Ama "Forgive and Forget" bana gayet sıkıcı geldi.Geçen, yarısından fazlsını izledim ama sonra kapattım.Gerisini de hiç merak etmiyorum.











Read On 11 Yorum

Seyhan'dan Hayata Dair...

Salı, Şubat 02, 2010

Seyhan…

Kavun yediği bir sırada Blog açmaya karar vermiş olması yazılarının seyri hakkında önyargılara sebep oldu mu bilmem ama “Kavun yerken yanan ampul” ün Seyhan’ın yemekler üzerine yazdığı yazılar için bir kıvılcım olduğunu söyleyebilirim.Kavun üzerine yazılmış bir yazısı olmaması kavunların şımarıp “kelek” yapmasına karşı dengeleyici bir unsur oluşturmuş, blogu O’nu yerken açtığını söylemekle yetinip Kavunları Onore ederek Nankör olmadığını da açık şekilde göstermiştir.İleriki yazılarında ara ara değişik yemek tariflerini kendi üslubuyla okurlarıyla paylaşan Seyhan, izlediği filmler hakkında da değerlendirmelerde bulunuyor.Hoşuna giden zevk aldığı mutlu olduğu bir şey onun aklına hemen okurlarını getiriyor.Paylaşarak aynı güzel hisleri başkalarının da yaşamasını istiyor ve mutluluğunu ikiye katlıyor.Paylaştığı ve çok sevdiğini bildiğimiz Güney Kore filmleri benim için onun ayırt edici bir özelliği.Bu konuda o bir referans.Tabi ki Hollywood’dan da geri kalmıyor. ”Kırmızı Halı” kritiklerini bile ondan alıyoruz. George Clooney onu aldatıyor ve “O” bunun farkında :) Hem O'da Clooney'i Yalın'la aldatıyor.Ayrıca onun Kupaları ne kadar sevdiğini ve Katı meyve sıkacağı ile arasındaki duygusal bağı onu takip eden herkes biliyor.O içinde bir Oktay Usta taşıdığı gibi bir de Derya Baykal taşıyor.Kesme,biçme,dikme işlemlerini çektiği fotoğraflarla aşama aşama anlatıyor.Seyhan’ın blog okuyucuları arasında gerçek kimliğini gizleyen Hollywood yıldızlarının olduğunu düşünmesini destekler bir çok şey var bloğunda.Kendi pratik tasarımları ve Zaten var olan tasarımlara getirdiği yorumları bunlardan bir kaçı.Ama kendisi Şahika’nın stiline hayran.Bu konuda Çok hassas ve eleştiriye açık deği l: )
Bu kadar hamarat bir profil çizmesine rağmen
“Keşke ben ayı olsaydım...
Bütün kış yatardım böylece..”

demesi ve “100 kilo olup evinin bir çöp eve dönüşmesi” ni engelleyen iki şeyin geniş çevresi ve kendisinin 100 kilo olmasını sağlayacak yemekleri pişirmeye üşenmesi
olduğunu
itiraf etmesi çizdiği profilin ne kadar ince bir çizgide seyrettiğini gösteriyor.

Öyleki
balkonda Domates yetiştirmeye imrenip saksıdaki çiçekleri öldüren Seyhan'ın , "Renkli kişiliğine rağmen siyahı sevdiğini" söylediğim için "Niye be siyah renk değil mi ? " diye çemkirmesi muhtemel olup,onu çemkirmekle itham ettiğim için Katı meyve sıkacağı ile beni de öldürebilmesi işten bile değildir.Öldürmese bile bu laf koyması benim için "Seyhan'ın okuduğu yıllarda hazırladığı dönem ödevi kapakları" kadar güzel kapak olurdu.Belki de 36 numara topuklu ayakkabılarıyla kafama vururdu.Neyse kararında kendisini özgür bırakalım. :)

Okumaktan da zevk alıyor hatta yazarların müsvettelerini temize geçiren bir kız olmayı hayal ediyor.Böylece bir kitabı herkesten önce okumanın mutluluğunu yaşayacağını düşünüyor.Gülhan Şen gibi ülke ülke gezmek var hayalinde.Veya bir lezzet avcısı.Hatta Modacı.İlginç ama garson olmayı bunlardan daha fazla istiyor.

Umarız tüm hayatı boyunca mutlu olacağı şeyler yapar.Ve umarım Yazarı olduğu hayatının müsvettesini temize çekerken,kendini herkesten önce okumuş olmanın hazzını her daim yaşar.

Bu parça da Seyhan'a gelsin.Hadi Bakalım :)
.....................When You Say Nothing At All.................


Bu arada Bana gönderdiğin
bu Mim'i yeni gördüm :) Cevaplamadı deme yani görmemiştim..

Not:Bu bir blog tanıtımı değildir.Zira tanınmışlığa gelirsek Seyhan benden çok daha tanınmış bir arkadaşımız.Daha önce de böyle bir yazı yazmıştım.Ve devamı da gelecek.Bu yazılarımın hakkında yazılan kişilere birer hediye olarak kabul edilmesini istiyorum.
Saygılar...
Read On 8 Yorum

Siyah Kan - Grangé

Pazartesi, Şubat 01, 2010

Uyumadan önce elli sayfa felan okuyayım dedim ama kendimi durduramayıp hepsini bitirdim.Hani korku filmleri gece izlenmesi halinde oluşan atmosferle daha etkili oluyor ya işte size bir tavsiye bu kitabın son 200 sayfasını gece okuyun.Hatta yalnız başınıza.Daha önce de okuduğum kitaplardan bahsederken “Bugüne kadar okuduğum en iyi kitap” dediğim olmuştur.Ama ben bu kitabı diğerlerinden farklı bir yere koyuyorum.Gerilim ancak böyle yaşatılır.Grange,bu kitabıyla bu hafta benim listeme birinci sıradan girmeyi başardı.Diğerlerinin aksine bu kitabı herkes okumasın diyorum.16 yaşından küçükler uzak dursun bikere.Etkisi uzun sürüyor çünkü.Kaldıramayabilirler.Grange'ın da psikolojik yardıma ihtiyacı var bence :)

Çok fazla ipucu vermeden azıcık bahsedeyim konusundan.
Marc Dupeyrat iki kez kız arkadaşını kaybediyor ve her ikisinde de büyük bir travma geçirip kısa süreli bellek kaybına uğruyor.Travmadan önceki yakın geçmişini ve komadan çıkana kadar ki zaman dilimini hatırlayamıyor.İkinci ölümün bir cinayet olduğundan emin.Çünkü vahşice katledilmiş bir halde buluyor arkadaşını.Gazetecilik yapıyor ama bu olaylardan sonra vicdanını büyük ölçüde kaybediyor ve Paparazzi haberleri peşinden koşmaya başlıyor.Lady Diana'nın Paparazzicilerden kaçarken kaza yapıp hayatını kaybetmesi ile Paparazzi haberciliğinden nefret etmeye başlıyor ve onu da bırakıyor.Le Limier de cinayet vakaları üzerine araştırmalar yapan sıradan bir gazeteci olarak yoluna devam ederken suçüstü yakalanmış bir seri Katil olan Jacques Riverdi ile ilgilenmeye başlıyor.Riverdi Malezya da bir açık hava hapishanesinde asılmayı beklemekte ve hiçbir gazeteci ile röportaj yapmak istememektedir.Ünlü bir dalış rekortmeni olan Riverdi’nin kurbanları hep kadındır.Basit cinayetler değildir bunlar.Onlarca yara vardır kan şekeri yüksektir ve daha bir dizi imza.Marc,Riverdi’nin kadınlara karşı bir zaafı olduğunu ve erkek olarak onunla röportaj yapma şansının olmadığını düşünmektedir.Riverdi’ye her hafta avukatının getirdiği röportaj ,yazarlık,kitap yazma tekliflerinden oluşan yüzlerce teklif arasında bir mektup daha vardır.Elizabeth adında genç bir üniversite öğrencisi tezini Riverdi’nin öldürme arzusu üzerinde yaptığı araştırma ile bitirmeyi istemektedir.Samimi bir istektir ve Riverdi karşılıklı olarak sır vermeyi kabul etmiştir.Riverdi Elizabeth’in doğallığına hayran olmuş ve Elizabeth verdiği zeki cevaplarla Riverdi’nin kalbini kazanmıştır.Riverdi onu cinayetlerini işlediği mekanlara yönlendiriyor ipuçlarını bulmasını istiyor bir yandan da gittikçe kendini bu genç kıza kaptırıyordur.Elizabeth ise Riverdi ile arasındaki aşk büyüdükçe acı çekmektedir.Ama bu acı sevdiği adamın birkaç hafta sonra idam edileceği için değil ona söylediği yalanın da aşkı ile birlikte büyüdüğü içindir.Büyük bir yalandı herşey.Kan dondurucu,vahşi bir seri katile hapiste olduğunun güvencesi ile yalan söylemiştir.Bu katilin mabedine inmek isteyen Elizabeth adındaki genç kız aslında Marc’ın mektuplarla yarattığı bir karakterdir.Riverdi’nin affedemeyeceği tek şeyin ihanet olduğunu ve ona yalan söylemenin ne büyük bir hata olduğunu öğrendiğinde artık çok geçtir.
Çabuk Saklan Baba Geliyor…




Ne kadar Gizlenirsen O kadar görünürsün.
Paris.İlk temas.KUALA LUMPUR.Hayat Yolu.Uçuşan ve Çoğalan.
Sonsuzluğun İşaretleri.KAMBOÇYA.Bal ve Fresk.TAYLAND.Arınma Odası.Dünyadan soyutlanmış bir mekanda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK.Gerçeğin rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi’dir !
Ve Paris.Herşey sona ermedi,yeni başlıyor.
Çabuk Saklan Baba Geliyor.





Paylaş
Read On 8 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    7 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar