Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Babalar ve Oğullar

Perşembe, Temmuz 29, 2010


Yoga denildiğinde aklıma "oturan ayı" gelmesi gibi bana enteresan bir sinestezik kazanım sağlamış çizgi bir film karakteridir Ayı yogi.Ayıya benzeyen bir insan mıdır yoksa insana benzeyen bir ayı mıdır tam olarak bilinmez.Ama insan olmayıp insanca davranışlarda bulunduğunu Şerif ile karşılaştırınca anlayabiliyoruz.Başında şapka boynunda kravatla bir ayıya bile medeni diyebildiğimizin resmidir aslında bu.Çocukluğumun çizgi filmidir ve bu çizgi filmdeki pis pis gülen köpek gibi gülen insanlar tanıdım,acaba ben öyle gülen insanlardan nefret ettiğim için mi o köpeği sevmedim,yoksa ben o köpeği sevmediğim için mi öyle gülen insanlardan soğudum bilmiyorum.Her neyse Yogi ne kadar ayı olsa da oğlu ile çoğu insandan daha iyi iletişim kurmuştur.Onunla baba-oğul'dan çok bir dost bir arkadaş gibidir.Ve Yogi Bobo'ya Bobo'nun babasına gösterdiği saygıdan daha fazlasını göstermiştir.Ben öyle hatırlıyorum Efeeemmmm.Yogi alınmasın ama dışardan bakınca durum bu :) Ahhh ahh.

Ne Sylvester'in ne de Sylvester Jr'nin, birinin diğerinden daha akıllı ya da daha becerikli olduğunu söyleyemeyiz.Ama baba Sylvester'ın daha az başını belaya sokması beklentisi hep boşa çıkmıştır.Oğlunun çok yumuşak kalpli vejetaryen bir kedicik olduğunu bir türlü kabullenemeyip biricik oğluyla korkaklığından dolayı dalga geçilmesini içine sindiremeyen aslen Sibirya Cinsi kedimiz Sylvester,avlanma tekniklerini öğretmek için seçtiği kocaman farenin bir kanguru olduğunu bile görememiş,ne kadar usta bir avcı olduğunu göstermek için oğluna bu büyük fareyi yakalamayı kafasına koymuştur.Amma ve lakin şirin çocuk,temiz yürekli pisimiz ,babasını fena tartaklayan bu küçük kangurunun bir fare olmadığını anlatamadığı gibi,sürekli kuşları,fareleri yemenin peşinde koşan bir babaya sahip olduğu için de büyük utanç duymaktadır.Her şeye rağmen babasına saygıda kusur etmediği için sevgili junior'ı baygın bakan gözlerinden,kıpkırmızı burnundan,kana bulanmamış patisinden öpüyoruz.Her ne kadar kötü bir örnek teşkil etse de baba Sylvester'i de kutluyoruz.Sonuçta hem babalık hem de annelik yapmıştır Junior'a.Oğlu için her türlü tehlikeye atılmıştır.Sokaklarda başıboş aç kedileri görünce onun aslında ne kadar onurlu biri olduğunu daha iyi anladığımızı bilmelidir. :)


Bir de Aslan Kral vardı.Tüm diğer çizgi filmler içinde babası oğlundan daha bilgili,olgun ve eğitici olan tek çizgi filmdi.Benim için gerçek kral baba aslan Mufasa idi.O ölünce izlemeyi bıraktım hatta.Simba'ya garezim olmasa'da Krallığını kabullenememiştim. Cesur ve iyi yürekliydi ama işte Mufasa yoksa Kral da yoktu.

Şu yukarıda gördüğünüz veletler tabiri caizse BBG evi gibi hayatları her daim izlenen Donald ve Daisy'nin hayatlarını mahveden 3 afacan yeğendir.Evlenmekten çocuk sahibi olmaktan nefret ettirebilitesi yüksek olan bu bebeler herkesin büyük bir coşkuyla baş göz ettği iki aşığın adeta burnundan getirmişlerdir.Böyle çocuklara sahip olan karı kocaları Allah bir yastıkta kocatsındır,sabır versindir,yardımcıları olsundur.
[Ben bunları çocukları sandıydım :) Olsun amca baba yarısıdır sonuçta ;) ]



Kaptan Mağara adamı her eve lazım bir şahsiyettir.Adamın kılları arasından çıkardıklarına bakınca "Vaaayyyy arkadaş İKEA mısın?" diyesi geliyor.Adam da bi tek akbil yok sanırım.Ona da gerek yok.Odununun gittiği yere kadar uçarak gidiyor nasılsa."Kaptan mağara adamı geliyooooorr" diye bağırırdı ve hatta bağırırdık.Pek muhabbete girmez sadece işini yapar giderdi.Bir kaç ayrı çizgi filmde,kahramanlık yapar en zor durumlarda kalp atışlarımızı normale döndürdüğü için hemen herkesçe sevilirdi.Herşeye rağmen karizmatikti.Yemişim metroseksüelliği.Oğlu Cavey Jr baba mesleğini devam ettirecektir bu yüzden bazen işe babasıyla çıkmakta ve onun tecrübelerinden yararlanmaktadır.Okul ceketimin cebinden bilye,kurşun,taso,gazoz kapağı,silgi,not defteri ve dibinde de kurutulmuş tarhana ve elma kakı çıktığı gün kendimi ilk kez kaptan mağara adamı gibi hissettiğim gündü.Hala cüzdan kullanmam :)



Read On 2 Yorum

Ne mi Düşünüyorum?

Pazartesi, Temmuz 26, 2010



Küçücük bir şey için mutfağa gidip,acelen olduğu için ışığı yakmadığında,dönüşte kapatmak için açık olmayan ışığın düğmesine basıyorsan,sen de benim gibi laaanet olası bir reflekse sahipsin demektir.


Bir gün dünya "dönüyorum da noluyo?" diyerek duracak ve biz her şey normalmiş gibi yapmak için 24 saatte bir dünyanın çevresinde bir tur atmaya çalışacaz.
(Not:merkez kaç kuvveti ihmal edilmiştir)


Bak Face,bak arkadaş senin bu hotmail üzerinden arkadaşlarını bulma olayına güvenmiyorum.Nadya komanaci, taçsız kral Pele ve Fenerbahçeli Cemil arkadaşlarını ordan buldu tarzı saçma sapan akıllar verme.Beni rahatsız etme.


Rüzgarın aralıklı kapıyı çarpıp çarpıp kaçtığında çıkan ses hayatımda en sinir olduğum sesmiş meğer.

‎"Burnunu Islak Mendille Silmek Zorunda Kalmışlar Grubu" mu kursam acaba?

Atalarımız "Anasına bak kızını al" dediğinde Mendel daha fasulyeden "Ali,look at horse !" yazamıyordu


Paketinde erimiş çikolatalı gofretin buzlukta kendine gelmesine sabredemeyip eline yüzüne bulaştırıp sonrasında da pişman olmanın büyümekle alakası yok ki !


Face seni anlamakta zorlanıyorum.Sağ üstte Falan Filan: Ona mesaj gönder demekte ne oluyor.O acınacak halde mi? Neden "Afrikalı çocuklara yardım" edebiyatı kullanıyorsun "O" arkadaşıma mesaj göndermemi isterken.


Kumandaların da tıpkı kertenkeleler gibi kuyruğu kopsa keşke,yarısı altında kalacak şekilde uykuya dalan babaları uyandırmadan alabilirdik böylece :)


Teflon mu? Yumurtanın tavaya yapışmasını istemediğimi de nerden çıkardınız?


Ayağında terlik olan adamla maç yapmayacaksın arkadaş.Yenilince rezil olursun yenince katil.


Sıradaki mutluluğu,çantasında tatlı kaşığı-çay tabağı-bebe aspirini taşıyan annelere gönderiyorum.
Siz de koltuk kanepe baza satan mağaza çalışanlarının dünyanın en rahat işini yaptıkları yanılgısını yaşayanlardansınız.
Read On 8 Yorum

Naber Dünya 3

Cuma, Temmuz 23, 2010

Yurttan ve dünyadan haberlerle 180 saniye'de devri alem yaptığımız, sevilen yazı dizisi " Naber Dünya?" ile tekrar karşınızdayım."Naber Dünya" bir kaç kez isim değiştirdi,önceleri Niv York Tayms iken zamanla "Hiç Bu Kadarını Bekliyordum" oldu ve şimdi de Naber Dünya ile devam ediyor.Belki de ilerde Devri Alem oluverir kimbilir :)
Neyse bu kısmı uzatmıyorum okuyun hadi iyi eğlenceler :)


Yandaki ablamız Tayvanlı bir haber spikeri.Peki neden hastanede ve zafer işareti yaparak ben iyiyim rahat olun imajı vermeye çalışıyor.Yok yok doğum yapmadı,canlı yayında ağzına giren sineği çaktırmadan yuttu.Ama astım krizine girip soluğunun kesilmesi gecikmedi ve canlı yayına ara verilip hastaneye kaldırıldı.Buradan anlıyoruz ki ablamız vejeteryan olmadığı gibi kendini etçil Venüs bitkisi sanıyor.Ya da bir önceki hayatında bataklık kurbağası olduğunu düşenen bir budist.Neyse onları bilemeyiz ama bu görüntülerden sonra national geographic'den belgesel teklifi almasına hiç şaşırmam.O değil de bize böyle iğrenç geliyor ama bu ablamızın memleketinde astım krizine girip hastaneye kaldırılana kadar olan kısım gayet normal ve doğal.Ekranları başında çoluk çoçuğuna aylardır tek bir kızarmış çekirge alamayan teyzelerin "olan var olmayan var,boğazında kalasıca.." tarzı beddualarına maruz kalmış olmasına müteakip böyle bir tıbbi müdahalenin gerektiğine olan inancım ise bir hayli yüksek.Oralardaki insanların fakir olmasına dayandıranlar var bu böcek yeme işini ama ben sosyo-ekonomik değil bir de bilimsel bir tahmin yapma gereği duyuyorum.Böceklerle beslenmenin sebebi bu ülkelerin insanlarının fakir olması değil de topraklarının azotça fakir olması olabilir mi? Neyse siz düşünün ben diğer habere geçeyim.Bu arada ablamıza bi Beypazarı verin.Sade olsun.





Büyük umutlarla piyasaya sürülen Iphone 4 ün anten sorunu tüm dünya'da şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaratmışken,üst yetkililerce konuya yapılan şaka gibi açıklamalar olayın "insanlık hali" boyutunu bir anda ortadan kaldırdı.Aylardır sık sık gündeme gelen bu anten savaşından haberi olmayanlara bir de ben bilgi vereyim.Efendim bu Iphone 4 zımbırtısının sol alt köşesine dokununca çekim gücü birden sıfıra iniyormuş,hatta değişik noktalara dokununca da bu sorun baş gösterebiliyormuş.Konuşurken birden hat kesiliyor ve yeniden bağlandığınızda arkadaşınıza "pardon ıphoneunmun sol alt köşesine değdim de ondan hat kesildi ee nerde kalmıştık" şeklinde bir açıklama yapmak zorunda kalabiliyormuşsunuz.Konuyla ilgili yoğun şikayetler üzerine açıklama yapma gereği duyan Apple yetkililerinin "E siz de orasından tutmayın canımmm.." şeklinde Avrupa Yakası karakterlerinden Kubilayvari bir açıklama ile cevap vermiş ve bu sinir bozucu açıklama ile bir kez daha tepki almışlardı.Bu tartışma davam ededursun komedi gibi açıklamaların da ardı arkası kesilmiyor.Adeta "Bir Iphone nasıl tutulur" konseptinde basın açıklamaları yapılmaya başlanmış.Benim tavsiyem ıphone 4 ün tutuş klavuzu en azından Türkiye'de Sertap Erener'in parçasından "Yeni bi duruş,yeni dokunuş tek tek keşfetmem lazım..." sloganıyla piyasaya sürülsün.Hatta "Kendime yeni bi ı phone lazım" da olabilir.Ama önce nasıl tutulacağını öğretmek lazım.Kolay gelsin Apple.





Mr Say demişki "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum".Kim demiş dedim? Say.Hadi sayalım van tu tri foro "Bilseen uzaaaklardaaaaaa dırıt dırın dırın Kimler ağlıııyooooorrr..." Biz bu Fazıl'ın yaptıklarına hep modern müzik dedik çağdaş falan filan.Hani neden yaptık bunu,çeşitlilik için,Türk müziğinin yelpazesini genişletmek için, bu müzik türüne teşvik etmek adına yaptık bunları.Yoksa elimizde olanları hor görmedik,hatta ingilizce parçalarda aktarılamayan manayı Türkçe şarkılarda türkülerde ne kadar güzel anlatabildiğimizin de bilincindeydik.Fazıl da göz göregöre az dinlenen bir müziğin şımartılmış çocuğu olup çıktı.Biz pohpohladıkça bu önce Türkiye'nin en tanınmış müzisyeni oldu,biz pohpohlamaya devam ettikçe adam müziğin kralı oluverdi(!) sonra baktık Aydın olmuş,Vaaaayy yakışır dedik gazı kesmedik.Gün geldi kendini Zeus sandı.Aydın olmanın gereklerinden midir nedir Türk insanını aşağılamaya,küçük görmeye,hatta bizden utanmaya başladı.Yumurtadan onu biz çıkardık,ama bilemedik yumurtamızın kabuğunu allayıp pullamayı.Seni utandırdığımız için,mahçup ettiğimiz için bilsen ne kadar üzüldük Mr Say.Arabesk müzik hayranı felan değilim ama dinlerim ve en etkileyici parçalarında bu müzik türünden çıktığını düşünürüm.Bu sözü müzikle uğraşmayan biri söylemiş olsa kendi yorumudur der geçerdim ama kendisi bir müzik türü ile uğraşıyorken diğer müzik türlerini hor görmesi kendini beğenmişliğin ta kendisidir demeden duramazdım.Aslında bu şuna benziyor.Nasıl ki Güney Afrika'nın milli çalgıları vuvuzelaya Dünya Kupası boyunca çok saydırdıysak,"Bu da çalgı mı?" ya da "ne saçma müzik" dediysek Fazıl Say da aynen onu söylüyor.Mr Say'a göre arabesk müziği vuvuzela gürültüsü.Öyle görmesi normal çünkü Fazıl Say bizim Afrikaya yabancı olduğumuz kadar yabancı Türkiye'ye.





Japonları ve Güney Korelileri hep çok sempatik bulmuşumdur.Geleneklerine bağlılar ve alçakgönüllü olduklarını çekik gözlerin yerleştiği yüzlerine baktığında hemen anlayabiliyorsun.Naoto ve Nabuko - Kan çifti Japonya'nın en göz önündeki iki ismi.Kim mi bunlar? Japonya başbakanı ve eşi.Başbakan Nauto'nun karısı Nabuko,kocasını eleştirdiği bir kitap yazmış.Başbakan okumaktan korktuğunu itiraf etmiş ve bence haklı.Çünkü hala evli olduğu karısının yazmış olduğu bu kitapta sadece evdeki beceriksizliği ve sinir olduğu taraflarını değil aynı zamanda devlet yönetmedeki hatalarını da gözler önüne sermekten çekinmemiş.Kocam gibi bir adam nasıl oldu başbakan oldu diye sormuş kitapta.Çift bir çok kez kamera önünde tartışmış ve bu didişmeleri herkesin bildiği bir şeymiş.Her ne kadar anlaşamayan iki çift olarak bilinse de 40 yıllık evlilikleri ile de ünlüymüş.Yani tatlı kavga.Bence harika bişey bu.Biz henüz bu noktaya gelemedik.Bizim başbakanımızın eşi böyle bir kitap yazsa muhalefet diline dolar ve medenice yaklaşamaz olaya.Ama ilginç bir kitap olurdu eminim.Çorabının tekini bulmaktan aciz,iki yumurta bir tava ile hazırlanabilecek omlet için mutfağın altını üstüne getiren,bir yere giderken elini arkasına bağlayıp önden yalnız yürüyen,çoluk çocuk izlemek istiyor diye aşk-ı memnu izlemek zorunda kalan bir başbakanın olduğunu düşünüpte tebessüm etmemek mümkün mü ? Hee bu arada Japon First Lady'nin yazdığı kitabın adı "Başbakanlığın ülke için ne değiştirecek ki?". "Aslında tam karşılığı Başbakan Olsan Ne Yazar gibi bişey olmalı :)






Her zaman söylemiştirim kurtlu meyveden şaşmayacaksın diye.Nihayet şimdilerde yüksek sesle söylenir oldu bu.İnsanlar bir yandan hormonlu yiyeceklere karşı savaş açarken diğer yandan manavdan aldığı elmannın armudun içindeki kurttan şikayet ediyor.Yahuu o elmanın içinde o kurdun yaşayabilmesi hormonsuz olmayıp organik olduğu doğal olduğu anlamına gelir.Özellikle meyve alırken bunlara dikkat edersek,üretici "temiz olsun ilaçlı olsun" mantığından vazgeçer.Pazardan,manavdan elma alırken de kendiniz seçin.Seçmenize izin vermezse manava şöyle söyleyebilirsiniz."Benim hangi meyveyi yiyeceğime neden sen karar veresin ki?Ben seni,sana vereceğim parayı nerelere harcaman gerektiği konusunda uyarıyor muyum?" Neyse zaten bana kurtlu meyve ver derseniz memnun olacaktır.Hadi afiyet olsun.Ha bir de kurdun dışarı çıkması için ona güzel sözler söyleyin.Tatlı dil elma kurdunu yuvasından çıkarır.Şunu unutmayın hormonlu yiyeceklerde mevcut ilaçlar,o kurttan kat be kat daha iğrenç ve zararlıdır.






Dün izledim bu haberi.Haberin başından beri DNA sözcüğünü duymak için bekledim ama duyamayınca zaman kaybı olduğunu düşündüm.Anlatıyorum hızlıca okuyun ve geçin.İngiltere'de Siyahi bir çiftin sarı saçlı mavi gözlü beyaz bi çocuğu olmuş.Bilim çevreleri bunu konuşuyo diye de haberi süsleyip püslemişler.Lan çoçuk o adamdan mıymış ki diye sormayanın aklından şüphe ederim ben.Bunu öğrenmeden bilim adamlarının bu mucizeyi tartışmalarına da şaşarım.Olamaz mı o anne babadan,ihtimali yok mu sence? Valla benim bildiğime göre bu kadar özelliğin aynı anda tesadüfi oarak bir araya gelmesi zor,ama imkansız değil.Yalnız ben bundan önce bunun basit bir boynuzlanma hikayesi olduğu şüphesini taşıyan mantıklı insanlardan biriyim.Mucizeleri ne kadar seviyoruz.Yani bi gün afrikada bir bataklıkta kundağa sarılı bebek bulsak vaaaayyy su aygırları insan doğurdu diyecez .Hişt akıllı olun :)
Read On 7 Yorum

Film Sepeti 10

Pazar, Temmuz 18, 2010


Yine birbirinden güzel üç film var sepette.Uzatmadan filmlere geçelim.Şimdiden iyi seyirler.



Bahçemdeki Ateş Böcekleri



Türü:Dram - Romantik
IMDB Puanı: 6.7/10
Yönetmen: Dennis Lee
Senaryo: Dennis Lee

“Bahçemdeki Ateş Böcekleri” izlerken “Babam ve oğlum” izliyormuş hissi veren yer yer ince ve hoş ayrıntıların yer aldığı , kendinizi filme bırakmanızı sağlayan hoş tınılı müziği ile izlemenizi önemle tavisye ettiklerim arasında kendine yer etmiş bir film.Çok az değinilen bir konusu var ve film bütünüyle anlamlı.Batının yozlaşmış bizdeyse gidişatın o yönde olduğu aile yapısını gözler önüne sermiş yönetmen Dennis Lee.Kötü bir baba nasıl olur,kötü bir çocuk nasıl yetişir bu soruların cevabı filmde gizli.Haksız olduğunuzu bildiğiniz halde birilerine bağırdınız mı ya da durun tamam haksız değilsiniz ama haksız yere birisini sözlerinizle aşşağladınız mı,kızıp esip gürlediniz mi? Yapmadınız mı? Ne kadar iyi bir insansınız.Filmin konusuna değineyim biraz;Otoriter bir baba ,iyi kalpli bir anne,babası yüzünden içine kapalı bir çocuk.Bir üniversite profesörü aynı zamanda çok yetenekli sayılamayacak bir yazar olan Charles,mizaç olarak kaba,tahammülsüz ve sert bir insandır.Oğlu Michael ise bir çok kez haksız yere babasından azar işitip eziyet görmüş,içine kapanık duygusal bir çocuktur.Küçük teyzesi Jane, biraz aykırıdır ve bir yazı orda geçirmek üzere ablası Lisa’nın yanına gelir.Michael’a iyi bir arkadaş olur. Aradan yıllar geçer Michael Taylor artık ünlü bir yazardır ve evden ayrılalı 22 yıl olmuştur.Teyzesi Jane’nin iki çocuğu vardır ve çocukluğunu yaşadığı eve yerleşmişlerdir.Michael uzun yıllar sonra ziyarete gelir ama geldiği gün annesinin kazada hayatını kaybetmesi hiç iyi bir karşılama değildir.Çocukluğunu hatırlar.Çok şey değişmiştir ama hala çok şey değişmemiştir.Vampir imparatorluğu,Örümcek Adam,Şehrin Azizleri ve daha birçok filmden tanıdığımız Willem Dafoe,sinir bozucu otoriter baba rolünü müthiş oynamış,bence yönetmenin ne demek istediğini çok iyi anlamış zeki bir oyuncu.Filmde üç tane çocuk oyuncu var ama Michael’in çocukluğunu oynayan Cayden Boyd benim dikkatimi çeken isim oldu.Çok başarılı bence,zaten bu filmin dışında 3-4 tane başarılı filmde de sahne almış. Julia Roberts Carrie-Anne Moss ve Ryan Reynolds da filmin kalitesine doping etkisi yapıyor.Kısacası izleyin

Gir Kanıma



Türü:Romantik-Fantastik-Gerilim
IMDB Puanı: 6.7/10
Yönetmen: Tomas Alfredson
Senaryo: John Ajvide Lindqvist

Ben korku filmi ararken rastlayıp izlesem de aslında korku filmi felan değil,çünkü o gözle bakınca başarısız bir film.Ama güzel ve izlenesi romantik gerilim filmidir dersem isteyen izler isteyen izlemez.Film bir vampir filmi.Ama vampir filmlerinin ağır yükünü başrolde iki küçük çocuğa yükleyecek kadar sıradışı bir vampir filmi.Çocuk oyuncuların başarıyla oynamış olduğu her filme ben bayılırım.Bu filmi de beğendim.2008 Filmi olmasına rağmen Türkiye’de bu yıl gösterime girmiş.Beni bu filmi izlemeye ikna eden tavsiye ise habertürkte bir sinema yazısında bu yılın en iyi korku filmi olarak gösteren şaşkın bir yazardan geldi..Hayır arkadaşlar bu film korku filmi değil uyarıyorum.Bu beklenti içne girip güzelim filmi berbat etmeyin.Küçük bir vampir kızcağız ile normal bir insan evladı delikanlının aşkını anlatıyor.Twilight’ın tam tersi yani.Burda vampir olan kız.Ve şu tespiti yaptım izlerken,Twilight’ın en can alıcı sahneleri bu filmden esinlenmiş.Yani bence bu film twiligt serisinin kıvılcımı.İzleyince bana hak vereceksiniz.Bana hakverin :) Zaten Twilight yüzünden çok tekmelenmiş dışlanmış görmezden gelinmiş öksüz bir film.Benden duymuş olmayın :)


Ödül Peşinde




Türü: Aksiyon – Komedi –Romantik –Macera
İmdb Puanı : 6.9/10
Yönetmen :Anny Tennant
Senaryo :Sarah Thorp

Milletin 23 Nisan tatilinde el ele tutuşup izlemeye gittiği filmi ben daha bu hafta evde tek başıma izledim evet.Bizim ev zaten sosyalliğin tavan yaptığı,adeta aktivitenin akışkanlığının donma noktasına geldiği,kısacası sinema tv internet kitap vs gibi faaliyetlerin kütle bölü hacim formülüne göre yoğuuuun yaşandığı bir ev.Neyse boşverin beni filmden bahsedip kitaba geçeyim direk.Film imdb de pek iştah açıcı bir popüleriteye sahip olmasa da ben izlediğimde çok eğlendiğim ve sıklılmadığımdan biliyorum bu film aslında güzel.Yani hızlı,komik,romantik,konulu(),izlemelik böyle izlenesi bi film.Bu arada gelen son bilgilere göre imdb puanı 7 ye dayanmış.Hıhh şöyle.Dedim değil mi film güzel diye.Aferin yola gelin. Gerard Butler olunca tabi filmi atmosferi değişiyor bi de Jennifer Aniston eklenince başka söze gerek kalmıyor. Gerard Butler’in Adalet Peşinde filmini hatırladım şimdi.Ne filmdi ama :)
Read On 2 Yorum

Empati - Adam Fawer

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

Adı : Empati
Yazar: Adam Fawer
Sayfa: 640
Kişisel Fikrim :Haaarikaaa


Okumadım evet.Olasılıksızı hala okumuş değilim.Bir kitabı okumak için okumaya başlamadan önce o kitabı okumaya çok iyi konsantre olmam gerekiyor.Ve herkesin aynı anda bir kitaptan bahsetmesi benim o kitaba olan ilgi ve konsantrasyonumu olumsuz yönde etkiliyor.O yüzden Olasılıksız ile değil Empati ile başladım ben Adam Fawer okumaya.Empati'yi anlamak için Olasılıksız'ı okumak gerektiği fikrini savunanlar bence Empati'den bahsederken Olasılıksızı da okumuş olduğunun bilinmesine gayret eden cin fikirlilerdir.Sizi gidi entellektüeller siziiiii :) Tabi şu son iki cümleyi sarfetmemin sebebinin "Olasılıksız'ı okumamış bir Empati okuyanı" bakış açısı olduğunu da düşünenler olacaktır..Her neyse canınız hangisini önce okumak isterse onu okuyun.Çünkü ben denedim bu kitapta açıklaması eksik olan bir kavram yok.Yani Tek başına bir kitap ve hiçbir yerine "Bkz. olasılıksız" dipnotunu koymanıza gerek yok.


Empati uzun ama sıkmayan,sıkmadığı için aslında kısa denilebilecek bir kitap.Başka şeyler okurken sizi okumaya ara vermeye yönelten bazı gereksinimlerden örneğin televizyon dizisi,filmler,internet,gezme,alışveriş.. gibi uzayıp gidecek olan bir listede yer alacak tüm her şeyden alıkoymuyor sanki bu kitap.Sanırsın kitabı okurken yemek yemiş ,alışveriş yapmış,bir güzel uyku çekmiş,hiç kaçırmadığın bir diziyi izlemiş,dışarlarda gezmişsin.Aksiyon,gerilim,bilim kurgu,biyografi,belgesel türü filmler izlemişsin gibi hatta.Aslında tüm bunların kısaca açıklaması şu olmalı.Akıcı ve doyurucu.

Bazı yazarların dili Türkçe'ye pek uygun değil ve kitabı ne kadar güzel olsa da okutmuyor kendini.Ama Adam Fawer bu konuda şanslı kişilerden biri.Sanki kitap farklı bir dilde yazılmamış ve yazar yıllardır aramızda yaşamış.Zaten kitap tüm dünyada ilk olarak Türkiye'de basıldı.Daha ingilizcesi basılmadan Türkçe çevirisi çıktı piyasaya.Bunun birkaç sebebi var.Birincisi Olasılıksız'ın Türk okuyucular tarafından çok tutulması,okuyanlardan gelen olumlu tepkiler...İkincisi Amerika'da kitabı basacak yayın evinin Empati'nin çok tutulacağını öngörmemesi yüzünden basıma yanaşmaması.Yani git kendini kanıtla öyle gel demişler resmen.Eee Türkiye'de Adam'ın yüzünü kara çıkartmamış.Olasılıksız'dan sonra zaten böyle bir ilgi bekleniyormuş.Japonya ve Almanya'da da çok tutulan bir yazar ama dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye'de olduğu kadar popüler değil.Kitabın bu kadar çok satacağı konusunda bazı ülkelerin o kadar büyük kaygıları varmış ki,Hollanda basımında ismi "Einstein Code" olarak değiştirilip kapağına da bikinili yeşil bi kadın konulmuş.Kitap o haliyle basılmış mı bilmiyorum ama "Da Vinci Code" un yeni çıktığı bir dönemde yapılacak böyle bir teklif bile yayın evlerinin tedirginliklerini açıklamaya fazlasıyla yetiyor.Ama daha sonra bu endişelerinin gereksiz olduğunu anlamışlardır sanırım.Adamın ikinci kitabı da müthiş derecede tutulmuş çünkü.


Yazdığı ilk kitapla bu kadar büyük bir üne kavuşan kaç yazar var acaba.Üstelik 6 yaşından itibaren görme problemi yaşayan bir yazar.Açıkçası ben kitabı okumaya başlamadan önce görme engelli bir adamın yazacağı kitabın betimlemelerinin yetersiz olabileceği konusunda ön yargılıydım.Ama bunun yanında ruhsal ve psikolojik tasvirlerin de çok daha güçlü olacağından emindim.Yüksek hayal gücünün,görme engelli bir yazar tarafından okurlara aktarılmasının ne kadar zor,bunu hakkıyla yapabilenin de ne kadar büyük bir yazar olduğunu söylememe gerek yok.Ve evet okuyunca gördüm ki ya Adam Fawer Empati'de anlattığı kurgunun en büyük tanığı,yani büyük bir zihin bükücü,bir empat,ya da gerçekten büyük bir yazar.Olasılıksız'ı okuyanlar belki Adam Fawer'ın büyük bir yetenek olduğundan emin olabilirler ama Empati'yi de okuyunca kararsızlık yaşayacaklardır.Çünkü belki de Adam Fawer hayranlık duygusu göndermiştir kelimeleriyle,onun empatik özelliği,ses,görme,koku ya da dokunma değil kelimelerdir.



Yarım yamalak da olsa konusundan biraz bahsedeyim.İnsanların doğuştan varolan önsezilerinin zamanla kaybolduğunu ama bazı insanların bazı nedenlerden dolayı bu özelliklerinin giderek geliştiğini,bu insanların etrafındakilerinin zihinlerini bükerek istedikleri psikolojik pozisyona sokabildiklerini söylüyor.Yani karşısındaki insanın korku,sevinç,güven,tatmin,kaygı gibi hislerini koku,renk,ses veya doku yoluyla anlayabiliyorlar.Mesela korkunun rengi mor ise bu empat için ve karşısındaki korkuyorsa hemen gözlerinin önündeki hayali platforma mor renk hakim oluyor.Kırmızı olursa farklı bir his,siyah olursa farklı.Mesela bazı empatlar için mutluluğun notası mi, korkunun do, vs. Bazı empatlar için ise kaygı küf kokusu örneğin.Bunlar böyle değil sadece örnek verdim.Ve bu empatik özellikleri gelişmiş sayısı az insanlar,karşısıdakilerinin zihinlerini kendi istekleri doğrultusunda yönlendirebiliyorlar.Aslında her insan bir empat,yani karşısındakinin hislerini belli ölçülerde anlayabiliyorlar,her insan her farklı his için farklı frekanslarda sinyaller gönderiyor ve eğer bu frekans değerine sahip başka insanlar varsa onlar sinyali gönderenin hislerini anlayabiliyor.Yakın değerde frekanslara sahip olmanın etkenleri farklı.Akrabalık bağları,yakınlık,çevre gibi.O yüzden aynı evde yaşayan insanlar,aynı yörede yaşayan insanlar,aynı ülkede yaşayan insanlar birbirini daha iyi anlayabiliyor.Çünkü frekansları yakın.Aslında yazar bu empatik özelliğin insanlarda var olmasını bir kaç değişik şekilde anlatıyor.Farklı olasılıklar koyuyor önümüze.Artık hangisini anlarsanız gibi.Bir diğer teori de her insanın karar verme mekanizmasının beyinde küçücük bir elektromanyetik alandan ibaret olduğunu söylüyor.Bu alanı etkilerseniz,yani bu manyetik alana herhangi müdahalede bulunursanız,o kişinin vereceği kararları etkileyebilirsiniz.Peki bu empatların diğerlerinden farkı ne.Onların diğerlerinden farkı elektromanyetik alanlarının,yani zihinlerinin geniş olması.Kafatasının içinde küçücük bir nokta olması gerekirken bir oda büyüklüğünde hatta bir stadyum büyüklüğünde.O yüzden o odanın hatta stadyumun içinde kim ne hissediyorsa bu empatlarında elektromanyetik alanları içinde yer aldıkları için empatlar da o hisleri biliyor.Korkan bir insanı,hüzünlü,kaygılı,hoşnut,hayran...yani her türlü insanı algılamaları onlar hiç zor olmuyor.Dolayısıyla kendi hislerini de,kendi zihinleri içinde yer alan insanlara pompalayarak,güçsüz zihinleri kendi istedikleri hislerle dolduruyorlar.Yani kısacası zihinleri bükebiliyorlar.Ama aynı zamanda etrafındaki insanların hisleri ile doluyorlar.Yani başkalarının sevinçleri için gülüp eğlenip,başkalarının üzüntüleri için ağlıyorlar.Ağlarken şiddetlenen hüznü tekrar istemeden diğer zihinlere gönderebiliyorlar.Umarım anlatabildim :)Konu bu değil tabi ki.Yazar sürekli bunu anlatıyo değil.Bir aksiyon,gerilim,bilim kurgu öyküsü baştan sona akıcı bir şekilde sizi kolları arasına alıyor.Hadi küçücük daha yazıp bitireyim :) CIA bu az sayıdaki insanları bulmaya çalışıyor ve bunu da gönüllü insanlar üzerinde deney yaparak gerçekleştirmek istiyor.Ama 1982'de Amerikan başkanı Ronald Reagan tarafından insanların deneylerde kullanılması yasaklanınca operasyon durduruluyor.Tabi yasadışı bir şekilde CIA'in bir kolu olan Organizasyon ile devam ediyor bu işler.Ve bir de büyük kalabalıklara kendi dinini anlatan bir zihin bükücü ve ona inanmak zorunda kalan Gnostisiztler vardır ki işler artık daha korkutucu boyutlara geliyor.Kitabın sonu çok şaşırtıcı.Ters köşe olmayacak okuru kutlarım.Kitap bitince ortada kalıyorsunuz.Kitap bitmeden de kitabı kimseye anlatmaya çalışmayın.Zaten yapamazsınız. :)

Operasyon gerçek dışı değildir,kendi dinlerini yayan din adamları da yalan değildir,Nazi bilim adamı Kurt Blome ile Yahudi-Amerikan bilim adamı Sidney Gotlieb zamanında gerçekten de bir ekip oluşturup,doğruluk serumları ve daha birçok ilacın etkilerini Kuzey Koreli savaş esirlerinin,Amerikan askerlerinin ve San Fransisco ile New York şehrindeki sivillerin üzerinde denemiş.

Kitaptan uzuuuuunnncaaa bahsettim..Böyle uzun ve güzel bir romana da bu yakışırdı zaten.Uzun yazının kısası.Okuyun :)
Read On 9 Yorum

İstanbul'un Kaderi

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Chp'nin İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ Başbakanın "Kudüs'ün Kaderi İstanbul'un Kaderinden, Gazze'nin Kaderi Ankara'nın Kaderinden Ayrı Değildir" sözlerini eleştirmiş."Orası Yahudiler için de Hristiyanlar için de önemli bir yer bize ne,biz niye karışıyoruz?" gibi sözler söylemiş.Baktım sağda solda bazı köşe yazarları da eleştirmiş bu kader birliğini,bunların dışında bazı köşe sahibi vatandaşlar da veryansın etmiş" Aman ne alakası var.Kudüs bela bi yer.İstanbul uzak dursun,Kudüs kim oluyor ki İstanbul ile karşılaştırıyorsunuz" tarzı hoş olmayan sözler sarfetmişler. Şükrü Elekdağ yine bu eleştirileri seviyeli bir şekilde yapmış o yüzden tebrik ediyorum.En azından Kudüs'ün müslümanlar için önemini vurgulamış ve bunun bilincinde olduğunu göstermiş.Ama bir yerde ağzından belki bilmeden bir söz kaçırıyor onu da Davutoğlu düzeltiyor.Elekdağ "İsrail parlamentosu Kudüs'ü baş şehir olarak ilan etmiştir.Doğu Kudüs üzerinde Filistinlilerin talebi vardır.Burası bizim başkentimizdir demektedirler" diyor ama buradan anlaşıldığı üzere Kudüs'ün İsrail'e ait olduğunu Filistinin ise toprak talep etme durumunda olduğunu İma ediyor.Davutoğlu bu noktayı iyi yakalıyor ve düzeltiyor."Kudüs sizin zannettiğiniz gibi İsrail toprağı değildir" diyor.Sonra da başlıyor anlatmaya Kudüs'ün bizi neden ilgilendirdiğini ve ekliyor "Sayın Başbakan'ın bir sözüne atfen yine tekrar ediyorum; Kudüs'ün kaderi de Bağdat'ın kaderi de Bişkek'in kaderi de, Semerkant'ın kaderi de, Saraybosna'nın kaderi de bizim kaderimizdir. Buralarda düzen olursa Anadolu coğrafyası lider olur. Buralarda düzen olmazsa biz Anadolu coğrafyasında rahat oturamayız"

Benim tüm bu "Bize ne onlardan,bize ne Kudüs'ten,çetrefilli bir konu uzak duralım biz,o onların meselesi,Kudüs ne oluyor da İstanbul ile kader birliği edecek" diyenlere önerim var açsınlar İstanbul'un tarihine baksınlar.İstanbul'un sadece bir ismi yok.Sanırım Dünya'da en fazla isme ve ünvana sahip bir şehirdir İstanbul.Konstantiniyye adlı kitabında Philip Mansel İstanbul'un isimlerinden bahsederken şöyle yazmış

Konstantiniyye,şehrin bu kitapta kullanılan adıdır.Osmanlı belgelerinde ve sikkelerinde sıkça kullanılmış ve diğer dillerde en sık kullanılan isim olmuştur.
Şehir için çok az kişi tek isim kullanmıştır.
Diğer isimler,lakaplar ve kısaltmalar arasında şunlar vardır;
İstanbul,İstambol,Stambul,Estambol ,Kuşta,Cons/ple,Gosdantnubolis,Çarigrad,Rumiyyetü'l Kübra,Yeni Roma,Hac Şehri,Azizler Şehri,Darü'l Hilafe(Hilafetin Evi),Darü'l Devlet(Devletin Evi),Dersaadet,Çeşm-i Dünya(Dünya'nın Gözü),Nelcetü'l Alem(kainatın Sığınağı),Polis,Şehir ve Yeni Kudüs.


Heralde başka söze gerek yok.Kudüs bizim meselemizdir.Biz Filistin'in büyüğü,ağabeyi,ve hatta tapuya bakılırsa sahibiyiz.Kudüs'ün kaderi İstanbul'un kaderinden ayrı değildir sözünü şöyle değiştirmekte hiçbir sakınca yoktur."Kudüs'ün Kaderi Yeni Kudüs'ün Kaderinden Ayrı Değildir".

Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa Müslümanlar için kutsal olan üç mekandır.Tüm dünya Müslümanlarınn korumakla yükümlü olduğu Kutsal emanet olan Mescidi Aksa bir Miraç Kandiline yine işgal altında giriyor.Çok kez yıkma teşebbüsüne giren siyonistler her defasında önlerinde duranları katletmiş ama sonuçta hala yıkamamışlardır.15 Temmuz 1099 da bir Cuma sabahı haçlılar Mescidi Aksanın avlusunda 70 000 müslümanı katletmişlerdi.Mesele işte bu.Sonunda yıkılıp kaybolacak bir emanet için bu kadar çok insan canını vermez.Mesele sadece İsrail Filistin Müslüman Yahudi Kudüs Mescidi Aksa meselesi değil aynı zamanda bu emaneti korumak adına canlarını feda eden 100 Binlerce şehide vefa meselesidir.Önce kendi iç meselemizi halledelim bize ne onlardan diyenler Türkiye'nin aynı anda kaç yerde onurunu çiğnettirmeyeceğinin hesabını yapamayan aciz insanlardır.Allah onlara akıl fikir ve yürek versin.
Read On 2 Yorum

Film Sepeti 9

Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Film sepeti tarihinin en kısa giriş yazısını yazıyorum kusura bakmayın.Artık sepetlerde ortalama 3 film olacak.Fazlası zarar verir bünyeye,azı da mümkün değil öyle sepeti mi olur?Hadi hemen filmlere geçelim. :)

Damage


Damage,ne sadece aksiyon ne de sadece dövüş filmi olan güzel bir dram filmi.Ben dövüş filmi izlemek istiyorum diyen eğer çok acelesi varsa başka film izlesin,madem dövüş filmi krizi tutmuş o zaman beklentilerini karşılamayacağını belirtmek görevim sayılır.Çok film var hiçbir konusu olmayan,hiçbir mesaj vermeyen ama koca koca adamların her fırsatta çarpıştığı.Ben fikrimi söylüyorum,zaten ben burda her zaman kendi fikrimi belirtirim. Açıkcası ben beğendim,kalite kontrolden geçmiş izlenilesi bir film.Kim ne derse desin.Belki imdb puanı 5,9 olduğu için güzel bir filmmiş gerçektten demeyeceksiniz ama Jeff King'in hemen hemen her filmi çok yüksek puanlar alamadı.Bir önceki tecrübelerine bakarak filme biraz ön yargı ile yaklaşılmış olabilir.Her neyse siz yabancı değilsiniz,konusu güzel,mesajı güzel,sahneleri de fena değil,heyecanlı,aksiyonlu, duygusal bir film.Türkiye'de 13 Ağustos'ta gösterime girecek olan Sylvester Stallone'un yönettiği Cehennem Melekleri adlı filmde,Sylvester Stallone,Bruce Willis,Jet Li,Arnold Schwarzenegger ile birlikte rol alacak Steve Austin Damage'de harika bir performans sergilemiş.Herkesin birbirine yardım etmiş olması ve vefa borcunu ödemek için canlarını ortaya koymaları bazı bölümlerde kalbinizi sızlatabilir.Dövüş filminde ağlanır mı be demeyin izleyin.

Alice in Wonderland


Alice's Adventures in Wonderland, bundan yaklaşık 140 yıl önce Charles Lutwidge Dodgson tarafından yazılmış bir çocuk romanıdır.Duyduğuma göre(ben okumadım) kitapta hiç de çocuklara göre olmayan akıl oyunları varmış.Yani burdan anlıyoruz ki aslında tamamen çocuk romanı değil.Herneyse bu fantastik roman günümüze kadar bir çok kez canlandırılmak istendi,çok farklı kesimlerden insanları,müzikleri,filmleri etkiledi.Ama hiçbir çalışma Tim Burton'un yönettiği Johnny Depp,Helena Bonham Carter,Anne Hathaway'in oynadığı 2010'da gösterime giren "Alice in Wonderland" kadar profesyonel ve başarılı olmadı.Filmin senaryosunu zaten herkes bildiği için belki istenilen olumlu etkiyi yaratamadı ama filmin öyle bir artı yönü var ki izlenme konusunda sıkıntı çekeceğini sanmıyorum.Filmin artısı ne peki diye sorarsanız.Tabi ki Johnny Depp.Onun oynadığı film izlenmez mi hiç.Üstelik yine harika bir performans sergilemişken.Benim filmde performansını en beğendiğim oyuncu Helena Bonham Carter oldu.Red Quenn rolüyle bence süper bir karakter canlandırması yapmış.Makyaj ve giysiler ile bir insanın bu kadar ilginç hale geleceğini düşünmemiştim.Daha doğrusu bu kadar güzel bir kadının o kadar farklılaşabileceğini.Zaman zaman onu da tavşanlar gibi animasyon sandım :) Bildiğiniz gibi kendisi filmin yönetmeni Tim Burton'un karısı.Johnny Deep de Tim Burton'un en yakın arkadaşıymış.Hatta Helena ve Tim çiftinin çocuklarının vaftiz babasıymış.Ne diyelim.Kim bilir film ne kadar eğlenceli bir ortamda çekilmiştir.Sonuçta ortaya güzel bir eser çıkmış.Ben beğendim.Özellikle karakter tasarımını çok iyi yapmışlar.Makyajlara bayıldım senaryosu için kimse Tim Burton'a yüklenmesin.Adam kitaba bağlı kalarak yapabileceğinin en iyisinini yapmış.İzlemelisiniz.Nokta.


Coraline Ve Gizli Dünya



Anne babasının kitap yazma sürecinde küçük kızları Coraline ile ilgilenmemesi,küçük kızın evlerindeki küçük kapıdan bir fareyi takip ederek geçip gördüğü hayalindeki anne babaya inanmasını daha da kolaylaştırmıştır.Paralel evrenler teorisine değinen bir film daha diyebiliriz.Ama bu filmin bana göre en hayranlık uyandıracak özelliği stop motion gibi müthiş emek isteyen bir yöntemle çekilmiş olması.Küçücük bir hareket için saatlerce uğraşılması gerekiyor.Buna rağmen uzun bir film ortaya çıkarılmış üstelik filmde aksiyon sahneleri fazlaca.Neil Gaiman'ın kitabından uyarlanmış bu filme sıradan bir çocuk filmi diye bakılmasını istemiyorum ben.Gerilim konusunda birçok filmi geride bırakır.Aksiyon desen yine öyle.Küçük olsaydım tüm bu hayranlığıma bir de korku eklenirdi ki ah keşke küçüklüğümde olsaydı bu film diyorum.Filmden aldığım zevk 2 ye katlanırdı.Bu arada yaşını başını almış amcaların filmden tırsmasını da ilgiyle takip edip onlara içten içe imrendiğimi de belirtmek isterim.Sakin ol amca onlar gerçek değil :) Ama unutmayın bişey dilerken dikkatli olmalısınız !
Read On 6 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    8 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar