Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Google'dan Önce | Alta Vista

Perşembe, Mayıs 26, 2011

Digital Equipment Corp (DEC) bilgisayar donanımı üreten tanınmış bir firmaydı ancak kötü bir dönemdeydi. Süper hızlı 64 bit Alpha işlemcisini üretmişti. Hp ve Sun dan daha iyi bir makineydi ancak rüştünü ıspatlaması gerekiyordu. DEC’in Palo Alto’daki Batı Labaratuarında araştırmacı olan Louis Monier , DEC’in Network Sistemi Labaratuarı yöneticisi Brian Reid’in konferans odasında yapılan bir toplantıda konuşulanlardan esinlenerek Dec’in büyük ses getirecek işlemcisinin sınanması için bir fikir ortaya atmıştı. ”Arama motoru yapalım” .Tüm web’i tek bir Alpha bilgisayarına yükleyip yüksek bant genişliğini kullanarak sonuçları en hızlı getiren bir arama motoru geliştirme fikri. Aslında fikrin tam olarak nasıl ortaya çıktı bilinmiyor. Farklı söylemler var. Bu konuda Reid şöyle söylüyor. ”Fikri sahiplenmek adına herkes birbirine kazık attı”. Çünkü Dec kötü günler geçiriyordu ve onları yeniden ayağa kaldıracak her fikir her kime ait olursa olsun nasıl nerden aldığı hiç önemli değil o kişi el üstünde tutuluyordu. Her neyse sonuçta Alta Vista’yı kod haline ceviren kişi Xerox’dan ayrılarak DEC’e gelmiş olan Louis Monier’di. Şu anda Google’ın CEO’su Eric Schmidt’de ordan ayrılmıştır. Artık Alta Vista kurulmuştu.



Alpha’nın 64 bitlik süper güçlü işlemcisi sayesinde Monier tek seferde binlerce böceği serbest bıraktı ve onların getirdiği milyonlarca (10 milyondan fazla) belgeyi ve milyarlarca kelimeyi indeksledi.Peki bu böcek denilen şey nedir? Bunlara örümcekler de deniliyor. Web örümcekleri (crawlers – web spiders) özetle arama motorlarının internete saldıkları , linkden linke atlayarak o site senin bu site benim gezen ve gezdikleri siteleri arama motorunun dizinine ekleyen web programlarıdır.Monier o zamana kadar ki kusursuza en yakın indeksi oluşturmuştu.Web henüz 10 milyon sayfanın altında seyrederken ,Yahoo ürkek sayfalar grubundan ibaretken,Google ise Amerikalı matematikçi Edward Kasner’in “Mathematics and the Imagination” adlı kitabında geçen 1 in yanına 100 sıfır geldiğinde oluşacak sayıya verilen isim Googol’un yanlış yazılmış halinden başka bişey ifade etmiyorken Louis Monier tüm webi tek bir bilgisayara koydu.




90’ların ortalarında neredeyse bir düzineye yakın arama motoru vardı.Ama bunlardan bazıları kötü kullanıcı arayüzleri yüzünden bazıları güçlü arama dilinden yoksun olduğu için iyi çalışmıyordu. Ve bunların çoğu içeriği değil Url’leri indeksliyordu.



Monier Alpha işlemcisinin gücünden yararlanarak Webde içeriği de indekslemek istiyordu. Bir arayüz geliştirdi. Kullanan herkes Alta Vista’yı çok sevdi. Sıra bunu halka açmaya geldiğinde fırsat kaçırmakta pek maharetli olan Dec yöneticileri bu fikre sıcak bakmadılar. DEC de çalışan çoğu insan bu arama motorunun sadece Alpha işlemcisini test etmek için geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Donanım satmak için iyi bir arama motorunun ne faydası var ki dediler.


Monier DEC’in yöneticilerini bu arama motorunun DEC için iyi bir tanıtım olacağı konusunda ikna etmeyi başardı 15 Aralıkta Alta Vista tüm internet kullanıcılarının hizmetine açıldı. Altavista.digital.com adresinden o dönemde yaklaşık 16 milyon belgenin yer aldığı bir indeksten arama yapılabiliyordu. Hiçbir tanıtım yapılmamasına rağmen daha ilk gün 300 binden fazla kullanıcı ziyaret etmişti. Bir yıl içinde 4 milyardan fazla sorgulama yapılmıştı. DEC yöneticileri ilgiden çok memnun kalmışlardı. Bu tanıtımı sevmişlerdi. Onlar için önemli olan tek şey zaten buydu. Basının ilgisini çekmişti Alta Vista ve herkes bu arama motoru için Monier ile konuşmak istediğinde DEC yöneticileri Monier’in insanlara Alta Vista’nın yeni bir donanım için demo olduğunu söylemesini istedi. Evet onlar sadece mallarını pazarlamanın peşine düşmüşlerdi. Zaten mini bilgisayar olmadığı için Alpha işlemcisini bile 18 ay erteleyecek kadar tutucu bir yönetime sahipti. Yeniliğe açık değillerdi ve önlerindeki fırsatı göremiyorlardı. Günlük 25 milyon aramaya ulaşmıştı.50 milyon dolarlık sponsor geliri vardı. Yahoo ve AOL ile birlikte web deki en önemli 3 adresten biri olmuştu. Alta Vista çağının Google’ı idi. Ama geliştirilmesi gerekiyordu. Arama tek başına kendini yaratacak bir şey değildi. Paraya ve yatırıma ihtiyaç vardı. DEC yöneticileri ise yatırım yapmak yerine Alta Vista gibi altın yumurtlayan tavuğu satışa çıkarmaya karar vereceklerdi. DEC 90’ların başında 14 milyar dolar geliriyle 130 binden fazla kişinin çalıştığı dev bir şirketken 90’ların ortalarından sonra hızlı bir düşüşe geçti. Değişime direndiler. Yeniliklere gözlerini kapadılar. Dell ve Compaq ile başedemediler. Yılda iki milyar dolar zarar ediyorlardı. İşçi çıkartıyorlardı.

Alta Vista satışa çıkarılmıştı çıkarılmasına ama o zamana kadar ki bağımsız yapısını da bir anda yitirmişti. DEC hızlı düşüşüne sürekli çözümler arıyor daldan dala atlıyordu ve strateji değiştirmişti. Alta Vista’nın DEC’in bünyesindeki bağımsız bir birim olmasına bir son verilmiş , pazarlama bünyesinde bir yere eklenmişti. O zamana kadar batmakta da olsa bu şirkette kalma taraftarı olan Alta Vista kurucuları artık ayrılmaları gerektiğine karar vermişlerdi. Louis Monier ne olursa olsun Alta Vista’nın saf kalmasını istiyordu. Sadece bir işi en iyi yapan alet olmak. Aramayı en iyi yapan alet olması yeterliydi.1997 de Alta Vista zaten aramanın kralıydı. Gerçek anlamda ilk “iyi” arama motoru Alta Vista’dır.

Çağının Google’ı olan Alta Vista 3 yıl içerisinde 3 farklı sahibi tarafından halka açılacak ama her seferinde de tutucu yönetim sebebiyle başarısız olacaktı. DEC daha fazla dayanamadı ve 9,6 milyar dolara şimdi Hp ile birleşen veya Hp nin satın aldığı o zamanın kişisel bilgisayar devi Compaq a satıldı. Alta Vista internet konusunda hiçbir bilgisi olmayan bu şirketin bir birimiydi artık. Compaq’ın SEO’su Alta Vista’yı genişleteceğine söz vermişti.



Ama Alta Vista’nın başına Compaq’ın CEO’su Eckhardt Pfeiffer’ın koruması altında şirkette bulunan Louis Monier’in ifadesiyle tamamen megalomanyak bir adam olan Rod Shrock getirildi. Yöneticilikten anlamayan bu adam danışmanlar getirtti kendisine ve strateji geliştirmeye çalıştılar. Danışmanları ona hep hoşuna gidecek şeyler söyledi. Alta Vista’nın o günlerde Yahoo ve Excite nin sahip oldukları e mail, alışveriş , reklamlar ve daha bir çok dizinlerden oluşan portallarını yerle bir edebilecek teknolojiye ve güce sahip olduğunu söylediler. Shrock ‘un duymak istediği tam olarak buydu zaten. Gaza gelmişti ve hemen çalışmaları başlattı. Alta Vista kısa sürede çakma bir Yahoo oluvermişti. İlk sayfada dünya kadar reklam almış sadeliğini kaybetmişti. Artık sadece arama yapmıyordu. Daha doğrusu armayı en iyi yapan, Monier’in istediği gibi sadece tek bir işi –arama- en iyi yapan yapısından çok uzaklaşmıştı. Monier’in bu felsefesi ilerde Google’ın büyümesinde çok önemli bir etken olacaktı.1 milyar dolardan fazla para harcayarak şimdilerde Google Bing Ask Yahoo gibi arama motorlarından otlanarak çok da iyi sonuçlar veremeyen bir arama portalı durumundaki Zip2 yi, shopping.com u ve Raging Bull adlı finans sitelerinin de içinde bulunduğu bir sürü şirketi satın aldı.



Monier ve 30 arkadaşı şirkette daha fazla dayanamayıp ayrıldılar. Ne hissesi vardı ne de başka bişeyi. Sadece hala kullandığı ALTVSTA olakalı arabası. Shrock devam etti. Hisseleri tam halka arz olacaktı ki Compaq tüm internet varlığını büyük bir internet şirketi olan CMGI’a 2,3 milyar dolara sattı. O dönemde bir çok şirketin doğuşuna yardımcı olmuş CMGI Alta Vista’nın iyileştirilmesi ve reklamı için 100 milyon dolardan fazla harcadı. Aralık ayında bir takvim belirlediler ve Alta Vista Nisan’da halka arz olacaktı. Ancak Mart 2000 de Google hisseleri piyasayı sallamıştı. Alta Vista geç kalmıştı. Kimse onun yüzüne bakmayacaktı. Halka arz işini ertelediler. Ocak 2001 de tekrar denediler ancak hala değişen bir şey yoktu. Kimse google varken Alta Vista ile ilgilenmiyordu. Yine olmadı. CMGI düşüşe geçti. Yüzde 90 değer kaybetti. Zamanında hiç reklamı yapılmadan müthiş bir kullanıcı kitlesi yakalamış olan Alta Vista eski ihtişamını kaybetmişti artık. 2003 yılında arama yenilikçisi Overture şirketine satıldı. Fiyatı 140 milyon dolardı. Overture un kendisi Yahoo ya satıldı daha sonra. Yahoo Alta Vista’yı orijinal görüntüsüne döndürdü. Ama bu ilk google un yaratıcısı Alta Vista’dan çok uzaktaydı. Ticaret devi eBay’ın yeniden tasarlanmasına yardım ediyordu. Louis Monier bugün Google için çalışıyor.
Read On 0 Yorum

Ev Alma ...

Pazar, Mayıs 22, 2011

Eurovizyon şarkı yarışması hakkında gecikmiş bir yazı diye düşünebilirsiniz ama ben ne Yüksek Sadakat'ın en başından beri sevmediğim silik soluk sıradan ve çakma şarkısından, ne yarı finalde beklediğim ve arzu ettiğim gibi elenmiş olmasından ne de aslında bu yarışmanın bir "ülkeler politikası" olduğu görüşüne gönülden katıldığımdan bahsedicem. Biz birinci olamadık hatta biz yarışamadık bile ancak bizim bayrağımız dalgalandı. Beni düşündüren konu buydu bir süredir. Gurur verici öyle değil mi ? Ama burada milliyetçi duygularımızın kabarmasına hiçbir neden göremiyorum. Çünkü şu bir gerçek. Biz kaybetmiştik. Yarışamadık. Elendik. Sen gurur duymadın mı diye sorarsanız elbette bu tablodan gurur duydum. Azeri kardeşlerimizin sevinci bizim sevincimizdir. Mutlu olduk ancak göğsümüzü kabartan bu şeyin adını yanlış koyuyoruz gibi geldi bana. Nigar sahneye Türk bayrağıyla geldi. Bu tablodan benim çıkardığım sonuç "tüm dünya o sırada dalgalanan bayrağımızı gördü" değil. Bundan daha önemli olan şey şudur bence. Bir ülke tüm dünyanın merakla izlediği bir yarışmada birinci oluyor ve elinde başka bir ülkenin bayrağıyla sahneye çıkıyor. Düşünsenize Fransanın birinci olduğunu ve sanatçıların ellerinde İspanya bayrağıyla sahneye çıkıp sevinçlerini tüm dünyaya gösterdiğini. Sonuç açıklandığı sırada televizyonunu açan bir Alman veya İngiliz veya Fransız, İspanyol, Ermeni, Yunan düşünün. Elinde Türk bayrağını sallayan bir bayan sanatçı görüyor. Türkiye birinci oldu galiba diyor ancak izlemeye devam edince kazananın Azerbaycan olduğunu anlıyor. Böyle dostluklara böyle kardeşliğe böyle komşuluğa alışık olmayan Avrupa'ya ders veriyor adeta. Düşmanlarımızı kıskandıracak bir davranış. Benim gurur duyduğum tarafı buydu o yarışmanın finalinin.


Komşularımızla ne kadar iyi olursak o kadar güçlü oluruz. O kadar güvende oluruz. O kadar mutlu oluruz. Atalarımız boşuna mı "Ev alma komşu al" demişler. Komşuluk ilişkileri bozuldu demek istemiyorum çünkü böyle olumsuz söylemler daha fazla moral bozuyor. Evet eskisi gibi olduğunu söyleyemeyiz. Ancak kalabalık şehirlerden, daracık odalı mahzeni andıran rutubet kokulu apartmanlardan çıkıp Anadolu'ya gidereseniz hala komşuluk ilişkilerinin ne kadar sağlam olduğunu görebilirsiniz. Örnek vereyim bizim tüm komşularımız akrabamız gibiler. Hatta yakın zamana kadar ben onları akrabalarımız sanıyordum. Babama sorardım "Baba ahmet abiler bizim neyimiz oluyor" diye? "Hacı dayı bizim neyimiz olur" diye, "Lütfiye abla, Naim abi, Bahri dayı bizim neyimiz oluyorlar" diye. Babam demekki zamanında anlatamayacağı için uzaktan akrabamız onlar derdi. Aklım yetince bu konuları tekrar konuştuk ve o zaman öğrendim. Meğer onlar bizim uzaktan yakından akrabalarımız değillermiş. Ama "komşularımız" onlardı ve onlar bizim ailemizdi. Birinin düğünü hepimizin düğünü birinin ölümü hepimizin cenazesi acısı üzüntüsüydü. Evde çay demleyip yalnız içmek bizim mahallede ayıp. Mutlaka komşularını davet edeceksin. Öyle kendi başına keyif mi olurmuş. Annem çay suyunu koyar bana seslenir her defasında "Oğlum çay suyunu koydum ben gelene kadar kaynarsa demle ben Cihan yengeyi, Şerife ablayı çağırayım". Yaz akşamları her gün bir başkasının eyvanında oturulur sohbet edilir. Babam bahçeye bir şey eker dikerse hep "Fazla olsun komşulara da dağıtırız" der. Böyledir bizim oralarda komşuluk.

Evet kötü örnekler arttı. Evet komşuluk ilişkileri bazı yörelerde farklılaştı. İnsanlar on yıllık komşularını tanımıyorlar. Sabahın köründe işe gidip gecenin karanlığında gelen bir sürü çalışan var. Herkes ekmeğinin derdinde. onlar da haklı. Bir yığın uykusuz insan geziyor ayakta. Ortalama 5 saat uyuyan bir nesil yaşıyor. Kazalar da hastalıklar da bu yüzden olmuyor mu zaten? Herkes sinir küpü herkes tahammülsüz. Çünkü herkes uykusuz. Uyanın uykusuzuz diyesim geldi. Slogan gibi değil mi ? Neyse bu da konuşulması gereken başka bir konu. Değişen komşuluk ilişkilerinden bahsediyordum. İngiltere'de Joyce Vincent adında 40 yaşındaki bir kadın Londradaki evinde ölü olarak bulunduğunda öleli 3 yıl olmuştu ve televizyon hala açıktı.Yani kadının cesedi 3 yıl tv izlemişti kimse ne aramış ne sormuş ne de yokluğunu farketmişti.Bu olay uç örneklerden biri ama gelecek hakkında kaygı duymamak da elde değil. Bizde böyle olur mu ? Umarım olmaz.

Komşuluk dinimizde de çok önemli bir yere sahip. Peygamber Efendimizin bu konuda bir çok hadis-i Şerifi bulunuyor. Mesela "Ev almadan önce komşunuzu, yola çıkmadan önce arkadaşınızı araştırınız." , "Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşı için en hayırlı olandır. Allah katında komşuların en hayırlısı da komşusu için en hayırlı olanıdır." , “Cibril bana komşu hakkını o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse komşuyu komşuya vâris kılacak zannettim.” gibi daha bir çok hadis-i şerif var.

İyi komşulara sahip olmayabiliriz. Günümüzde iyi komşulara sahibi olmak eskisi kadar kolay değil. Ancak "komşuluk" kavramına her zaman değer vermemiz gerekiyor. Çocuklarımızın yanında komşularımız hakkında olumsuz şeyler konuşmamalıyız. Onların "komşu" kavramıyla ilgili bilinçaltlarına olumsuz öğeler yerleştirirsek ilerde sorun yaşayabilirler. Yalnız kalmaya insanlardan uzaklaşmaya başlayabilirler. Unutmamamız gereken şu " Biz her zaman çocuklarımızın yanında olmayacağız ancak onların yanlarında hep komşuları olacak."

Özetle Komşuluk Ölmedi. Ölmesin.


Read On 6 Yorum

Google'dan Önce Arama - 1

Cumartesi, Mayıs 21, 2011

Pek çok bakımdan ilk internet arama motoru olma onuru 1990 da McGill Üniversitesinden Alan Emtage adlı bir öğrenci tarafından yaratılan Archie adlı bir arama uygulamasına aittir.

1990 la birlikte akademisyenler ve teknolojistler kağıtları, teknik verileri ve diğer belge türlerini kamusal erşime açık makinelerde saklamak için düzenli olarak interneti kullanmaktaydı.Makinenin tam adresi ve dosya adınız olmadığı müddetçe bu arşivleri bulmak neredeyse imkansızdı. Arcihie internet tabanlı arşivleri taradı. Zaten adı da buradan geliyor. Bulduğu tüm belge ve dökümanın indeksini oluşturuyordu. Ancak web öncesi çağ pek kullanışlı değildi. Sıradan insanlar bunu kullanamıyordu. Aslında o sıralar sıradan insanlar zaten internetle uğraşmıyordu. İnternet teknolojistler ve akademisyenlerin tekelindeydi. Aramak belirli çevrelerin sorunuydu. Ama o az sayıdaki insan için bile gerçekten bir sorundu aradığını bulmak. Aramak istediklerini anahtar kelimelerle arıyorlar. Archie de onlara aradıklarını bulabilecekleri bilgisayarların adreslerini veriyordu. Kullanıcı tek tek bilgisayarlara bağlanıp aradığını bulmak için kurcalıyordu. Kullanışlı mıydı tabi ki hayır. Ama en azından hiç yoktan iyiyidi. Archie bir nebze işlerini kolaylaştırmıştı. Ama o bir internet arama motoruydu. Web arama motoru değildi.




1993 ile 1996 arasında web 130 siteden 600 binin üzerinde siteye çıktı. Web geliştikçe aramanın temel sorunu da değişti. Arama artık sınırlı sayıda insanın değil herkesin sorunuydu. İnternetin tamamının bir bilgisayarda olduğunu düşünün. Temel de zaten öyledir. Birbirine bağlanan tüm bilgisayarlar eğer tek bir büyük bilgisayarı oluşturuyorsa internet dolaylı olarak aslında tek bir bilgisayarda depolanmış demek oluyor. Biz daha somut bir şeyden bahsediyoruz şimdi. Bir bilgisayar düşünün. Her gün yapmanız gereken bir şeyleri unutuyorsunuz, sevdiklerinizin doğum gününü, hoşunuza giden bir sözü , yapmayı planladığınız bir etkinliğin tarihini , o gün okulda öğrendiklerinizi. Ve bunları unutmamak için veya ilerde tekrar yararlanmak için bilgisayarınıza not almaya karar verdiniz. Ama bilgisayarı tüm aile fertlerinin kullandığını düşünün. Ve bu yaptığınız not tutma işini sizden görünce onlarda bu şekilde kullanmaya başladı. Önce aile fertleri derken bir süre sonra akrabalarınız da zaman zaman bilgisayarınıza veriler yüklediler ve komşularınız. Kaybetmemek için bilgisayarınıza attığınız dökümanların , unutmamak için not tuttuğunuz sayfanın sizinle alakalı olmayan bir sürü başka belge ile dolduğunu ve karmaşık hale geldiğini düşünün. Sizin dosyanızla aynı isme ait onlarca dosya. Sizin yazdıklarınıza benzer belgeler. Sizin haberiniz olmadan defalarca kez kopyalanıp çoğaltılmış veriler. Artık orda olduğunu bildiğiniz ama kaybettiğiniz bir sürü şeye sahipsinizdir bilgisayarınızda. Yapmanız gereken şey aramak olacaktır.

Bazen onu bulmak bulmak istediğiniz şeyi tekrardan oluşturmaktan daha uzun vakit alabilir. Web’in 130 siteden 600 bin sitenin üzerine çıktığını söylüyoruz. Daha çok ve daha karmaşık. Bugün ise durum dudak uçuklatıcı düzeyde. Netcraft’ın yaptığı internet araştırmalarının Aralık 2010 verilerine göre dünyada internet üzerine şu anda 275 milyon adet site var.

Archie bu değişime ayak uyduramamıştı ama gelişmeleeri dikkatle izleyen biri vardı.Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde araştırmacı olarak çalışan Matthew Gray’ın öncülüğünde www wanderer adında bir arama motoru geliştirildi. Gelmiş geçmiş en büyük arama motoru olmadı ancak ilkti.



Wanderer kendinden sonra gelen arama motorlarının gerisinde kalmaktan kurtulamadı. Onu geride bırakan ilk isim Steve Jobs’un şirketi Next için çalışan, aynı zamanda da Washington Üniversitesinde araştırmacı olarak görev yapan Brian Pinkerton’du. Pinkerton webcrawler ismi verilen arama motorunu tesadüfen bulacaktı. Next, bilindiği üzere Apple’ın kurucu ortağı Steve Jobs’un yönetimde güç kaybetmesi sonrasında işten ayrılmak zorunda kalması ile kurduğu bir bilgisayar şirketiydi. Next adlı bilgisayarlar için geliştirilen Nextstep işletim sistemine uyumlu web tarayıcısı yapma görevini yürüten Pinkerton bu çalışmalar sırasında webcrawler ı da geliştiriyordu. Webcrawler aramanın evrimi açısından bir kilometre taşıdır. Çünkü bulabildiği tüm web dökümanlarının tam metnini ilk kez o indeksledi. Pinkerton bu projesini 2004 te çevrimiçi hale getirdi. Altıncı ayında bir milyonuncu aramasına ulaştı. Haziran 1995 te Web’e ilişkin ilk yatırımını yapan AOL (America OnLine) WebCrawler’ı yaklaşık 1 milyon dolara satın aldı. AOL bugün Amerikanın en büyük internet servis sağlayıcısı. Aynı zamanda arama motoru, AOL İnstant Messenger(Anında mesajlaşma servisi) ve mail hizmeti de veriyor.

Devamı gelecek...
Read On 2 Yorum

Aramak

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Neden ararız ? En basit cevabı “Bulmak için”. Ama aslında daha karmaşık. Arıyoruz sürekli. Yakınımızda olanı uzakta arıyoruz çünkü yakınımızdakinin farkında değiliz. Uzakta olanı yakında arıyoruz çünkü uzaklara yabancıyız. Herşeye sebep arıyoruz çünkü hiçbir şeyin sebepsiz olmadığına inanıyoruz. Hep bir çıkış kapısı arıyoruz çünkü zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmıyoruz, güçlüyüz. Suçu başkalarında arıyoruz çünkü suçsuz olsak bile suçun bizim üzerimize kalmayacağından emin olamayacak kadar az güveniyoruz insanlara. Google’a bugün tanıştığın arkadaşının adını yazıp arıyorsun çünkü kim olduğunu daha ayrıntılı bilmek istiyorsun, yarın konuşmasını dinleyeceğin adamın adını arıyorsun çünkü hazırlıklı olmak istiyorsun, eski sevgilinin adını aratıyorsun çünkü şimdi nerde ne yapıyor, sensiz mutlu mu yoksa pişman mı merak ediyorsun, Kendi adını aratıyorsun çünkü ne kadar bilindiğini bilmek istiyorsun. Bulmak için arıyorsun, Bilmek için arıyorsun. Artık her ne sebeple olursa olsun insan sürekli merak ediyor ve merak ettiği için arıyor. Peki neden merak ediyoruz ?




Geçmişi, geleceği, uzayı gezegenleri, dünyanın derinliklerini, dağların zirvesini merak ediyor insan. Çoğu kez canı pahasına bu merakı gidermek için çalışıyor. Bugün evereste çıkmak isteyen dağcılar yolda 1974 te dağa tırmanırken yorulup dinlendiği yerde sırtını kayaya dayamış halde donup ölmüş bir kadını görüyorlar. Yine daha yukarlarda başka cesetler. 150 den fazla dağcı hala öldükleri yerlerinden alınamamış hava şartları yüzünden.300 e yakın dağcı ölmüş bu tırmanma sevdası yüzünden. Zirve merakı yüzünden verilen 300’ e yakın can. Bunu diğer meraklarda da görebiliriz. Denizlerin okyanusların derinliklerini merak edip can veren dalgıçlar, dünyanın derinliklerine inmek isteyip hayatlarını kaybeden mağaracılar. Hepsi merak yüzünden. Dedik ya merak kediyi öldürür diye. Sonra insanlar merakları yüzünden dünyanın bir ucundan kalkıp başka bir ucuna gidiyorlar. Çin seddi için Mısır piramitleri için Venedik sokakları için Afrika’nın Safari ormanları için yapılan seyahatler. Hepsi merak sonucu. İnsanlar meraklarını gidermek zorunda. Felsefeciler düşünürler bir çok farklı şey söylemiştir merak konusunda. Ama şu bir gerçektir ki merak öğrenmede en büyük motivasyonu sağlayan etmen. Ölümüne motivasyon. Merak ilmin hocasıdır. Yaratılış gereği kadın erkeğe erkek kadına ilgi duyar. Bu insan neslinin devamı için Allah’ın insanlara verdiği bir nimettir. Tıpkı burda olduğu gibi bilginin ve teknolojinin gelişmesi için de Allah insana merak etme nimetini vermiştir. Bu merak sayesinde inceler araştırır ve öğrenip geliştirir. Kişinin bildiği ile bilmek istediği arasındaki uçurum arttıkça merak artar. Ama bu daha çok bilen daha az merak eder anlamına gelmez. Daha çok bilirseniz daha çok şeyi bilmek istersiniz. O halde hiç bilmemek daha iyi değil mi diyebilirsiniz. Değil arkadaşlar. Evet “cehalet mutluluktur” bazen. Evet belki Çin Seddinin devasalığına bakıp hayran olmak, onu yaparken hava şartları açlık hastalık vs nedenleriyle binlerce insanın öldüğünü bilerek orayı ziyaret etmekten daha iyi hissettirebilir insanı. Bugün Afrika Yağmur ormanlarında yaşayan yerliler olan Bakalar yapılan araştırmalara göre mutluluk indeksinde ilk sıradalar. Yani dünyada kendini en mutlu hisseden insanlar teknolojiden paradan bilimden uzak, milyonlarca yıldır ataları nasıl yaşıyorsa öyle yaşamaya devam eden üstsüz siyah adamlardan başkası değil. Evet en mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değil. Ama bulunduğumuz konum da Afrika yağmur ormanları değil, yaşadığımız zaman milyonlarca yıl öncesi de değil. Biz onlardan farklı bir zamanda yaşıyoruz. Orada mutlu olamayız artık. Bilgi çağında yaşıyoruz ve bilgi en büyük güç. Daha güçlü olmanın yolu diğerlerinden daha çok bilmekten geçiyor. Daha zengin olmaktan geçiyor demedim dikkat ettiyseniz. Daha çok bilmekten. Daha çok para yaşam standardını arttırır ama bilgi kaliteyi arttırır. Yaşam standartlarıyla yaşam kalitesini birbirine karıştırmamalıyız. Bilmek önemli dedik. Bilmek için merak gerekli dedik. Merak ettiğimiz için arıyoruz dedik ve yeniden geldik aramaya.

Eskiden bir öğretmen bir araştırma ödevi verdiğinde öğrencinin araştırmasını yapabileceği tek yer kütüphaneler olurdu. Ülkemizde bir ildeki kütüphane sayısı oldukça azdı ve mevcut kütüphaneler zengin bir arşive sahip değildi. Bu yüzden şimdilerde dakikalarımızı alan bir araştırma konusu günlerimizi kütüphanelerde geçirmemize neden oluyordu. Yine de istediğimizi bulamayabiliyor ve onca emeğe rağmen zayıf notlar alıyorduk. İskenderiye Kütüphanesini bilmeyeniniz var mı ? Bundan yaklaşık 2400 yıl önce Büyük İskender’in ölümüyle İskenderiye’yi ele geçiren Ptolemaios’un yaptırdığı devasa kütüphane dünya tarihinin en önemli eserleri arasına girdi. Bilime ve Edebiyata düşkün olan ve savaşmayı sevmeyip sınırlarını genişletme derdine düşmeyen kral İskenderiye’yi devrinin en meşhur şehri haline getirmişti. Müzede dünyanın dört bir köşesinden hayvan ve bitki örnekleri getirildi. Kütüphane müdürü bulduğu her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Yurt dışına gönderilen memurlar gittikleri yerlerden kitap getiriyorlardı Eski kaynakların belirttiğine göre kütüphanede 900 bine yakın yazılı eser vardı. Tarihin en büyük kütüphanesi kurulduktan 700 yıl sonra Hristiyanlarla Putperestlerin çatışmasına sebep olduğu düşünülen kitaplar bulunduğu gerekçesiyle yıkıldı ve kitaplar yakıldı. Dünyadaki tüm yazılı eserleri bir araya toplama projesi böylece sona ermişti ancak Artık internet var ve aradığınız her neyse emin olun orada. Üstelik uygun yöntemler kullanıldığı taktirde aradığınız her türlü bilgiye birkaç dakika içinde ulaşmanız mümkün. Google “ dünyanın tüm kitaplarını tarama “projesini başlattı ve şu anda 15 milyonunu internette yayınladı. Telif hakları sebebiyle projede aksaklıklar yaşansa da Google tüm kitapları taratma konusunda çalışmalarına devam ediyor. Tarattığı kitapları yayınlama kısmında yaşanılan sorunları aşmak için anlaşmalar yapıyor.

Aramak mı bilmek mi?
Artık herşey aranabilir oluyor peki biz ne kadar arayabilir durumdayız. ? Çünkü aramak bilmekten daha önemli bence. Bilgiye ulaşma hızı bilgiye sahip olmaktan daha önemli. Gelecekte internet şu ankinden çok daha büyük bir kütüphane halini alacak ama eğer aramasını bilmezsek orada ne olduğunun ne önemi var ?
Read On 7 Yorum

Sayntifik Notlar 4

Pazartesi, Mayıs 16, 2011

Ben çooookk eskiden Sayntifik (scientific) Notlar başlığı altında 42 yıllık yani yaklaşık 500 sayıdan oluşan Bilim Teknik Dergisi arşivinden okuyup seçtiğim şeylerden yola çıkarak yazdığım yazılar vardı. Sağ tarafta kategoriler kısmında görmüşsünüzdür. Sessiz sakin sırasını bekliyordu. Faydalı olduğuna inanıyorum hem benim hem de okuyanlar için. Eğlenceli hale getirmek konusunda elimden geleni yapacağımdır. İçiniz rahat olsun. Hadi başlayalım bakalım neymiş nasılmış bu sayntifik notlar ?
(Not1: tavsiyem okurken içinize neşe dolsun isterseniz alttaki şarkıyı oynatmaya başlayın ve okumaya devam edin.)
(Not2: İçinize neşe dolmak zorunda değil. Siz bilirsiniz)
(Not3: Şşşş ortamı germeyelim.)



Ben küçükken mahallemizde komşu teyzenin (rahmetlik oldu) 8 9 tane ördeği vardı ve bunlar her gün sabah bizim mahalleden çıkıp şarkılar söyleye söyleye kendi başlarına köy kahvesinin önünden geçip yaklaşık 300 400 metre ilerde başka bir mahalledeki su kanalına giderlerdi ve akşama yakın kendi kendilerine eve dönerlerdi. Bizim de tavuklar vardı onların da. Onların tavukları arasından biri kuluçkaya yatacak olsa gelir bizden yumurta isterlerdi. Annem de kaç tane varsa verirdi. Buzdolabına girmiş yumurtadan civciv olmazdı o yüzden sağdan soldan toplanırdı bu yumurtalar. Aldıklarının yerine de bize ördek yumurtaları verirdi. Her ne kadar biz istemiyor olsakta. Zaten annem sevmezdi ördek yumurtasını çünkü yumurta mil kokardı. Biz çocuklar o ördekler ve bizim tavuklar için topraktan solucan çıkarmayı pek severdik. Küçül salça tenekelerine doldurur sonra da onların önüne atardık. O zamanlar faydalı bişey yaptığımızı sanardık. Şimdi emin değilim o kadar. Bizim gördüğümüz bulduğumuz en uzun solucan 50 cm felandı. O da uzandıklarında o kadar olurlardı. Ondan daha büyük olabileceklerini de düşünmezdik. Ama öyle değilmiş. Avustralya'da 1000'in üzerinde doğal toprak solucanı türü varmış(doğal olmayanı ne demekse artık ) ve Megascolides adındaki toprak solucanı türünün uzunluğu 3 metreyi buluyormuş. Yazının tam da burasında bi kaç kez "ohaaa" "çüşş" yazdım ama sonra sildim. iyi ki silmişim :) Bu 3 metrelik devasa yılanlar- pardon bunlar solucandı değil mi ? - 5 yıldan daha uzun yaşıyorlarmış. Ama tarım ürünlerine zarar verdikleri için insanlar tarafından toprağa atılan zehirli ilaçlar yoluyla öldürülüyorlarmış ve yok olma tehlikesi yaşıyorlarmış. Görsel ararken şu habere rastladım bence insanlar çılgın. Tık tık




Çocuk yapan kadınlar bedenlerinin yıkıma uğradığını düşünüyorlar. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Hamilelik sürecinde anne karnındaki fetustan kopan kök hücreler doğumdan sonraki 10 yıl boyunca anne kanında yaşıyormuş ve bir anlamdavücutta devriye geziyorlarmış. Yani hasarlı bölgeleri onarma işini yapıyorlarmış. Hatta fetustan kopan bir miktar beyin hücresi anne beynine doğru yol alıyormuş. Bilim adamları bu yolculuğun hasarlı beyin hücrelerinin onarılması maksatlı olduğunu düşünüyorlarmış.Eğer kanıtlanırsa Alzheimer ve felç gibi hastalıkların yol açtıkları beyin hasarlarının bu doğal yöntemle tedavi edilebileceği söyleniyor.En az 3 çocuk o halde :) Hey hey durun bi dakika erkekler için bişey yok mu? Aman banane benim yeni beyin hücrelerine ihtiyacım yok zaten :)




Arkadaşlar boğaların kırmızıya gıcık olmalarına rağmen renk körü olduklarını biliyorsanız size başka bir şey söylemek üzereyim. Kediler tatlıyı algılayamıyorlarmış. Tatlı geni yokmuş onların. Memeli hayvaların çoğunun dilinde tatlıyı algılayan protein yapıdaki almaçlar kedilerde bulunmuyormuş. Şu ana kadarki bilgiler kedilerden başka "tatlı geni" ne sahip olmayan memeli olmadığı yönünde. E peki neden pastaya böreğe süte tatlıya dalıveriyorlar diye sorabilirsiniz. Efenim bu hayvancağızlar insanlara yaranmak onlar gibi olmak isterken genellikle onların sinirlerini bozacak işler yaparlar. Genelde başımızı en fazla derde sokan hayvanlar bunlardır. Mesela benim iş eğitimi dersi için kağıt hamurundan özene bezene ve büyük zorluklarla yaptığım ayrıca inanılmaz gerçekçi duran filimi, kurusun diye bıraktığım odada "fare sanıp" parçalayan kahramanın adı "Kedi" idi. Kızmadım. Kızar mıyım hiç. :) Kızarım evet. Kızdım.




Henüz sıcaklar gelmedi. Haziran geldi neredeyse ülkemizin sağına soluna kar yağıyor. Küresel soğuma yaşıyoruz sanırım. Ama yaz yazdır sıcak gelecektir :) Bunaltacaktır. Bu yıl yazın serin geçeceğini söylüyorlar ama kusura bakmasınlar ben güvenmiyorum bunlara. Neden çünkü bu kışı da 1000 yılın kışı yapmışlardı biz bişey görmedik. Her neyse dondurma diyecektim. En sevdiğim şeydir galiba. Bence yazı kışı da yoktur. Peki nereden gelmiş bu dondurma ? Batıdan değil hayır. Asya'dan. Marco Polo Çin gezisinden meyveli dondurma tarifleriyle dönmüş. İtalyanlar bu dondurmaları sütle yapmayı denemişler ve geliştirmişler. Buantalerdi adlı İtalyan aşçı Catherine de Medicis'in daveti üzerine Fransa'ya gitmiş ve saray halkı için dondurmalar yapmış. Sonra bir Sicilya'lı olan Francisco Prcopio 1692 de ilk dondurma dükkanını açmış Paris'te.Çocukların 'onların arkasıyla kulak karıştırıyorlar" diyerek kandırıldığı dondurma külahlarının ortaya çıkışı da 1904 St. Louis'de düzenlenen Dünya Fuarı'ndadır.


Bugünlük bu kadar yeter sanırım. Umarım eğlenmişsinizdir. Görüşmek dileğiyle hoşçakalın. Bir şarkıyla veda etmek istiyorum. Size gelsin.


Beirut - Postcards From Italy
Read On 4 Yorum

Onlar Bizi Anlayamaz

Cumartesi, Mayıs 07, 2011

Türk milleti olarak üretken insanlarız aslında. Olaylara bakış açımız hep farklı olmuştur. Bu yüzden dünya bizi anlayamamış bir tarih boyu. Kendilerini medeniyetin beşiği gören avrupa 1500'lere girilirken tüm Yahudileri topraklarından çıkarıyordu. 300 bine yakın yahudiyi kimse kabul etmiyordu. Bir kısmı hayatta kalmak için hristiyan olduklarını söylediğinde de inanmayıp ülkelerini terketmelerini söylemişlerdi. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelen yahudilere Osmanlı sahip çıkmıştı. Yaradanı sev yaradandan ötürü diyerek onlara kucak açmıştı. Hatta gelecek Yahudilere kötü davrananların cezası idamdı. Dünya bunu anlayamazdı. Onlar bizim gibi düşünemezdi. Olaylara bizim baktığımız açıdan bakamazdı.

Bu kucak açmadan 30 40 yıl sonra Habsburg İmparatoru'nun ve İspanya Kralı Şarlken'in eline esir düşen Fransa Kralı Fransuva'nın Kanuni'den yardım istemesi üzerine hiçbir karşılık beklemeden Barbaros ile donanmayı Akdeniz'e çıkardı ve Fransa'yı işgalden kurtardı. Ama Fransızlar ülkelerini işgal edenlerle anlaşıp Osmanlı'ya ihanet etti. Oysa Osmanlı fethetmek istese ederdi Fransayı. Ama yardım için gitmişti. Yağma bile yapmadı. Aldıkları herşeyi para karşılığı aldılar. Bizi anlayamazlardı.

Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde gayrimüslimlere istedikleri gibi seyehat edebileceklerini istedikleri gibi ticaret yapabileceklerini istedikleri gibi ibadetlerini yerine getirebileceklerini, adet gelenek göreneklerini istedikleri gibi sürdürebileceklerini, hiçbir dini zorlamaya maruz bırakılmayacaklarını, hatta kendilerinin kendi liderlerini seçebileceklerini, kendilerini korudukları gibi onları da koruyacakarını söylemiştir. Fetih sırasında kaçanlara dönüp eski hayatlarına huzur içinde devam etmeleri çağrısında bulunmuştur. Bu hoşgörüyü anlayamazlar.

Sırplar, Macar Hunyad'ın tehditlerinden korkup bizzat kendileri Fatih'ten gelip ülkerlerini fethetmesini istediğinde Fatih Sultan Mehmed olumlu yanıt vermişti. Macar kahramanı Sırbistan'ı işgal edip tüm Ortodoks kiliselerini yıkacağını söylemişti. Bu yüzden Fatih'ten yardım istemişlerdi ancak bir şeyden çekiniyorlardı; ya Fatih de kiliselerini yıkarsa? Gerçi Osmanlı'nın adaletini bilmeyen yoktu ama yine de emin olmak isteyip Fatih'e sordular. Fatih onlara şu cevabı verdi ; “İnşallah Sırbistan’a hakim olduğumuzda, camiler yaptıracağız, ancak kiliselerinize dokunmayacağız. Siz nerede bir cami görürseniz yanına kilise yaptırabilirsiniz. Hatta duvarını bitiştirebilirsiniz de... Bizim dinimiz işte böyle bir dindir.” Bu adaleti de başkaları anlayamaz.

Sonra Ermenilere güvenmişlerdi. Savaşlarda bizim atalarımız cephelerde dünya devletleriyle çarpışırken geride bıraktıkları çoluk çocuğunu anasını kızını Ermenilere emanet etmişlerdi. Din ayrımı ırk ayrımı yapmamışlardı. Sonra Ermeniler Ruslarla bir olup kendilerine emanet edilen yaşlıları çocukları katletti kızlara tecavüz edip öldürdü. Ecdad önce bu ihanetin acısıyla onlarla savaştı ama yine acıdı ve "sadık" sıfatını bir daha kullanmamak üzere onları başka bir memlekete göndermek istedi. Ermeniler bu ihaneti Fransızlara, Almanlara, İngilizlere, Amerikalılara yapmış olsalardı eminim bugün Ermeni diye bir millet olmayacaktı. Biz başka düşünüyorduk. Dünya bizi anlayamazdı.

Avrupa bugün insan hakları, hayvan hakları, kadın hakları vs konularda ahkam keser durur. Oysa Osmanlı insanların diline müdahale etmiyor inançlarına dokunmuyor yasaklamıyor hatta onlar için din adamları yatiştiriyor, kilisler inşa ediyor. Avrupa'da yakın tarihe kadar kadının insan olup olmadığı tartışılırken biz onları insan üstü görmüş, cennetin anaların ayağının altında olduğuna inanmış, Hakanın buyrukları Hatun olmadan yalnız "Hakan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul etmemişiz. İnsan haklarını özgürlüklerini geçtim. Hayvanların haftanın bir gününde tatil yapmaları zorunluluğu için ne denilebilir peki? Göçmen kuşların konakladığı yerlere hayvan hastanelerinin kurulmasına ne denilebilir ? Bizi anlamaları geç oldu ama galiba biz bize yabancılaştık.


Biz farklıyız ama bu bir ırkın üstünlüğü değil kesinlikle. Osmanlı bir ırk değildi çünkü. Bir milletti. Üstün olan anlayışıydı. Bakış açısıydı. Onlar bizi anlayamazdı anlayamıyor. Biz de bizi anlayamıyorsak eğer, bu bizim onlar gibi olduğumuzun emaresidir. Biz bize ihanet edenin pişmanlığından sonra onlara yeniden güvenebilen, kimsenin diline, dinine, örfüne adetine, giyimine,kuşamına, yaşamına müdahale etmeyen, kadını ilahi bir varlık olarak görüp, hayvanları dahi Allah'ın bize emanetleri olarak bilen, ayrım yapmaksızın "Yaradılanı yaradanı için seven" bir millettik.

Bu yazının özeti için (bkz. bundan önceki paragrafın son kelimesi)
Read On 4 Yorum

İnternet iyi midir kötü mü ?

Perşembe, Mayıs 05, 2011

Gözlemlediğim kadarıyla hala internetin varlığına şaşıran, varlığından rahatsız olan, faydasız bulup yine de kullanan, faydalı bulup kullanamayan ve tüm nimetlerinden etkin bir şekilde faydalanmaya çalışan insanların bir arada yaşadığı bir toplumuz. Sadece bizde değil tüm dünyada durum böyle ama bizde daha keskin bu ayrım. İnternet bence hem iyi hem de kötü. Her şeyde olduğu gibi. Bu anlamda dünyadaki hiçbir yeni şeyden farkı yok. Amcanın birine soruyorlardı bir röportajda “Baz istasyonlarıyla alakalı ne düşünüyorsunuz diye amca şöyle dedi “Evladım valla zamanında da elektrik direkleri için kanser yapar derlerdi ama biz bi zararını görmedik”. Yeni her şey tepki ile karşılaşır ve ben bunu da yadırgamıyorum. Her yeni şeyi sorgulamadan kabul etmek de sakıncalı. Tartışmalıyız önce doğrusunu yanlışını. Kimse daha önce kullanılmamış denenmemiş bir aşıyı kendi vücudunda dener mi? Aman canım ben yenilikçiyim gerici olmaya gerek yok yapın iğneyi der mi ? Eğer diyebiliyorsa veya her yeni şeyi direk kabulleniyorsa o kişi ilerici çağdaş felan değil “yeni” olana dogmatik olarak inanmış demektir. Tartışmalıyız ama iyidir veya kötüdür diyemeyiz hiçbir şeye. Toplumun bedenine enjekte edilecek bir aşıyı tartışmaktan daha normal ne olabilir ki? Tatil döneminde memlekete gitmiştim. Şehir merkezine yakın bir kasaba ve şimdiye kadar bir internet kafeye ihtiyaç duyulmamıştı. Gittiğimde bir internet kafenin açılmış olduğunu gördüm. Otobüsü köy kahvesinin önünde beklerken amcaların açılan internet kafeyi tartıştıklarına şahit oldum. Kafenin doğru amaçlar için kullanılmadığını görebiliyordum. Mikrop yuvasıydı. Kimse doğru bir amaçla kullanmıyordu onu da biliyordum. Oyun için oraya doluşmuştu çocuklar. Ama baktım millet kafenin pisliğinden çocukların bilinçsizliğinden bahsetmiyor bile. İnternet şöyle kötü internet böyle kötü. Biraz dinledikten sonra ben de söze karıştım. Dedim ki;


“Bakın kasabanın yollarının haline. Berbat halde hala değil mi? Şehir merkezi ile aramızdaki mesafe 7 km ama biz oraya 20 dakikada gidebiliyoruz. Normalde 8-10 dakikada gidebiliyorduk. Ama her yer çukur olmuş asfalt fena bozulmuş köstebek yuvasına dönmüş her yer. Belediye başkanı yolu yapmaya başladı ve birkaç haftada yolun yarısına geldi. Oraya kadar çok güzel gidiyor arabalar. Ondan sonra yine bozuk. Yakında tamamlarlar ve ulaşım kolaylaşır. Bu yol iyi yere de gidiyor kötü yere de. Okula camiye kütüphaneye de gidiyor pavyona kumarhaneye de. Kötü yerlere de giden bu yolu yaptırdığı için kimse “Allah belasını versin bu başkanın” demiyor. Çünkü suç yolun değil. Yolcunun. Nereye gideceğini yol öğretmez yolcuya. İnternet de bir ulaşım aracıdır , bir yoldur. Çocuklarınız onu kötü amaçlı kullanıyorsa burada suç internette değil çocuklarınızda ve sizdedir. Nasıl kullanabileceğini öğretmeyen öğretmenlerinde ve onu kötü kullanmasına yol açan eksik terbiyesindedir sorun. Terbiyeyi de internet vermez, devlet vermez , okul vermez. Anne verir terbiyeyi. Baba verir. Çevresi arkadaşları da bu terbiyenin içindedir. Sorun kötü şeyler yapılabilen internette değil kötü işlere meyilli çocuklar yetiştiren sizlerde.”



Hiçbir şey tamamen iyi değildir. Hiçbir şey tamamen kötü değildir. İyi tarafı çok olan şeyin içindeki kötü şeyden kendimizi koruyup, kötü şeyi daha fazla olan şeyin içindeki iyi şeyden faydalanmaya bakmalıyız. Bunu yapmak için “iyi olanı isteyen” insanlar olup “iyi olanı bilen” çocuklar yetiştirmeliyiz. İyi çocukları iyi insanlar yetiştirir. Çocuklarınız sizin eserlerinizdir. İnternet iyi ile kötüyü ortaya çıkartır. Bir anlamda “aynadır” . Aynadan en çok nefret edenler onda çirkin yüzlerini görenlerdir.

Görüşmek dileğiyle. Kendinize yine iyi bakın :)

Read On 4 Yorum

USAme Yalanı

Pazartesi, Mayıs 02, 2011

Gece geç saatlerde daha bu haberler ortada yokken ben bir video izlemiş ve facebookta paylaşmıştım. Amerika'nın geleneksel medyayı kullanarak insanları olmayan birşeye nasıl inandırdığını anlatan açıklayıcı bir videoydu. Orada daha 11 eylülden önce 11 eylülün olacağını ve asla yakalanamayacak bir teröristi bulmak için afganistana girileceğini insanların özgürlüklerinin ellerinden alınacağını petrol için ırak'a girileceğini haber veren bir ses kaydı da yer alıyordu. Tam da bunun üstüne sabah kalktığımda içime doğmuş gibi Bin Ladin'in öldüğü haberleriyle karşılaştım. Ama fotoğraf çok saçmaydı. Yalan olduğu barizdi. Fotoğrafın alt tarafıyla üst tarafının kalite ve kontrast olarak çok farklı olduğunu da yazdım facebookta. Aradan bir iki saat geçti haber kanalları yavaş yavaş acaba sahte mi diye sormaya başlamıştı. Halbuki en başından bu haberin sahte olduğu aşikardı. Ama daha geçen hafta paint ile hazırladığı resimleri basına gönderip "ösym'yi hackledim " diyen birine inanıp flaş haber yapan, manşete taşıyan gazete ve haber siteleri koca Amerika'dan gelen habere nasıl inanmasındı ? İnandı. Üstelik öldürüp denize attık (Halık biliyor bari balık bilmesin) demelerine rağmen buna inanabildiler. Şaşmıyorum doğrusu.

Haberin yalan olduğunu kanıtlamak değil niyetim. Malumun ilanına gerek yok. Benim dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var. Lütfen okuyun ve söylediklerimin mantıklı olup olmadığına siz karar verin.


Ara ara Bin Ladin'in yüzü insanlara hatırlatılıyor böyle. Hafızalara kazımak için yeni gençlere de empoze etmek için. Bu adamın kim olduğunu anlatan bir sürü adam göreceksiniz şimdi televizyonlarda. Sonra Amerika neden Afganistan'da neden Irak'ta neden İran'ı sıkıştırıyor neden Suriye'ye sert bakıyor bunları anlatan bir sürü adam göreceksiniz. Hoşgörü ve sevgi hakim olacağı her dönemin baharında "şiddet nefret korku" pompalanacak zihinlere. Kendi ifadeleriyle "hiçbir zaman yakalanamayacak bir teröristi arayacak istediği yeri işgal etmek için".Amerika, yeni bir 11 eylül icat edene kadar kimsenin bu teröristin gerçekten öldüğüne inanmasını istemiyor. Photoshop'u amerikaya biz mi öğretecez? Onlar bilmiyorlar mı bu haberin sahte olduğunu.Tartışın haber yapın yeter diyor. Tavşan kaç tazı tut oyununda amerikayı sevmeyenlerin bu ve benzer sahte haberler yüzünden amerikanın beceriksizliğiyle dalga geçmesi ve kendini istemeden de olsa bu teröriste yakın görmesi hedefleniyor. Bir zaman sonra Usame adlı herifi islamla bağdaştırmayanlar bile bilinçaltında onu müslüman sanacak. Zihni onu yanıltacak. Dili bunu söylemese de. Ve onun yaptıkları yüzünden kendini aşağılık hissedecek.Lütfen İzlemeyin okumayın bakmayın bunlara oyuna gelmeyin. Bizim dinimiz hoşgörü dini, bizim peygamberimiz şefkat ve merhamet peygamberi.

Alttaki videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum. Sonra Tv'nizi kapatın ve kitap okuyun !



Subliminal Mesaj Zeitgeist- tv- chip - TEK DÜNYA... DUAATEPE
Read On 8 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    9 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar