Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

An Invisible Sign

Perşembe, Ekim 27, 2011

İnsan kendini ne kadar güçlü, iradeli ve özgür hissetse de yürürken bile kaldırım taşlarının etkisinde kalabildiğini itiraf edemiyor kendine. Yine yürürken kulağına gelen hoş bir müziğin ritmi çelme takmıyor mu ayaklarına ? Ben bunlardan çok daha fazlasını yapmakta olan biri olarak kendimi çoğu kez aciz bir tutsak gibi hissediyorum. Hani henüz ayakta durmaya başlamış bir bebeği ayakta durdurduktan sonra bırakıp bırakmamakta karasız kalırsınız ya, çünkü ne kadar durabileceğini bilemezsiniz, çünkü kendini aniden yere bırakabileceğinden korkarsınız, çünkü bıraktığında onu tutamayacağınız kadar uzakta durmak istemezsiniz. Aynen öyle oluyor işte nefesim bazen. Daha önce düşünmeden alıp verdiğim nefes için özel çaba harcamam gerekiyor. Ve bundan sonra tüm hayatım boyunca nefesim için çaba harcayacak olduğumu düşünmeye başlıyorum. Anlatabildim mi bilmiyorum ama "bu bir tür suni teneffüs". Kendi kendine yapıyorsun bunu. Sanki ruhun bedeninden dışarı çıkıyor ve ruhsuz bedenini yaşatmak için suni teneffüs yapıyor. Düşünmeye başladığında bozuyorsun kendini. Bunu farkettiğinde kendini düşünmekten de korkuyorsun artık.

Başka şeyler de var. İnsan kendi ile iddiaya girer mi hiç ? Giriyorum ben işte. Gece yürüyorum yolda. Arkadan gelen arabanın ışığı düşünce önüme başlıyor saçma bir iddia. Hemen ilerde bir elektrik direği var. Ben o direğe ulaşmadan araba geçerse yanımdan... Çok kötü olur..öyle diyeyim.. çok istediğim ne varsa olmayacak mesela.. Evet bana da saçma geliyor ama eğer o direğe arabadan önce ulaşırsam tüm bunları düşünmekten de kurtarmış olacağım kendimi. Hem bu çok kolay bişey. Biraz hızlı yürümekten ne zarar gelir ki. Bunu yapabilirim. Evet ne kadar saçma olsa da ben o çok istediğim şeyin olmamasına böyle basit bir şey yüzünden izin veremem. Bırak basit birşeyi ben çok daha olmayacak şeyleri bile göze alabilirim. Hızlanıyorum. Arabanın çok yaklaştığını anlayabiliyorum önümde uzayan gölgemden. Biraz daha hızlanmam gerek. Eğer benden önce oraya ulaşırsa.. Hızlanıyorum. Daha hızlı yürüyorum. Gecenin bir vakti durduk yere koşmaya başlıyorum. Gölgem direği geçiyor. Sonra ben geçiyorum. Bir saniye sonra araba geçiyor beni. Sonra yavaşlıyorum. Bu şeyin ne kadar saçma olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ne yani diyorum " Herşey buna mı bağlıydı, bu muydu tüm yapman gereken, çok aptalsın kabul et". Evet biliyorum. Olmayacağını. Daha doğrusu birşeylerin böyle saçma birşeye bağlı olmadığını. Ama içimdeki bu "oyunbozan" sesin "Bak gördün mü bu sana bir işaret. Olmayacak işte. Vazgeç" demesini de istemiyorum. Bir başkasını değil içindeki bir sesi bile susturamıyorsun insanoğlu. Acizsin işte. Pencereden yola bakıp. "Bir dakika içinde buradan 5 araba geçmeli diyorum" eğer geçmezse.. geçmezse vazgeçmen gerektiğine bir işaret.. 5 araba geçiyor..sonra saçma diyorum. saçma evet. bir başka iddia başlıyor 10 dakika içinde 5 kırmızı araba geçmeli..geçmezse hiç iyi şeyler olmayacağını anla.. bazen geçiyor bazen geçmiyor..

Hepiniz kendinize söz verirsiniz bazen. Ama pek azınız kendinizle iddiaya girersiniz. Düşünün bir hiç iddiaya girmiş olabilir misiniz kendinizle ? Mesela "En azından bir kez "kalbine girmeliyim" ölmeden. Yoksa çok kötü olur" dediniz mi ? Yoldan bir kırmızı araba geçene kadar nefesinizi tuttuğunuz gibi mutluluğa kapadınız mı kapınızı hiç " o" gelene kadar hayatınıza.









Belki de yukarda yazdıklarımı çoktandır düşünüyor olduğum için bu film bana çok özel geldi. Film güzel benden söylemesi. İzleyin.
Read On 9 Yorum

Yalansın Dünya

Salı, Ekim 25, 2011

Bu aralar kara bulutlar dolaşıyor ülkemiz üzerinde. Düşünecek çok şey varken neden yazacak tek bir şey bulamıyorum. Bu kadar yardımsever bir milletin parçası olmaktan gurur duyuyorum. Bir kaç kendini bilmez cahilin ettiği laflara itibar etmezsek acımız azmış gibi bir de bunlar için moralimizi bozmazsak daha iyi olacak. Geceden sonra sabah, kıştan sonra bahar nasıl geliyorsa öyle güzel olacak ülkemizin geleceği. Sabır.


Her toplumda hastalıklı düşüncelere sahip insanlar yetişir. Ama toplumların hasta olup olmadığı o hastalıklı düşüncelere nasıl baktıklarıyla nasıl tepki verdikleriyle belli olur. Bizim milletimiz özellikle gençlerimiz artık çok daha bilinçli. En azından bilinçli kesim sesini çok rahat bir şekilde duyurabiliyor ve dar görüşleri, hastalıklı düşünceleri kontrollü bir şekilde bastırabiliyor. Twitter başta olmak üzere sosyal medyanın doğru kullanıldığı taktirde nasıl bir nimet olduğunu da görmüş olduk.


Bu kadar şeyin üst üste gelmesi elbette psikolojimizi olumsuz etkiliyor. Annesiz babasız kalan çocuklar , evlatlarını kaybeden anneler babalar, eşini dostunu abisini kaybeden insanlar nasıl ki sevgiye şefkate yardıma muhtaçlarsa nasıl ki psikolojik olarak olumsuz etkileniyorlarsa, toplum olarak da aynı acıyı paylaştığımız için bu günlerde "toplumsal bir travma" geçirme tehlikesi mevcut. Ama bunun yanında daha geçen gün okuduğum bir haberde yapılan bir araştırmanın sonuçlarının "Türk insanının kaza anında başkasına yardım etmeye çalıştığını, olay yerinden kaçmayıp kazazedelere güven vermeye kendisi dışındakileri sakinleştirmeye uyarmaya yani onu kurtarmaya çalıştığını" ortaya koyduğunu söylüyordu. Bu durum dünyanın başka hiçbir milletinde yokmuş. O anki psikolojik davranışların yansıması böyleymiş. Evet biz buyuz işte. Yunus'tur bizim atamız. Mevlana'dır rehberimiz. Gururluyuz.




Bugün Yunus' u kaybettik. Eve geç gideceği için babasından korktuğu kadar korkmuyordu ölümden. Deprem sırasında onu korumak için üzerine kapaklanan adamın hatırına onu bir müddet daha yaşattı Allah. " Eyvah çok geç olmuş. Babama söylemeyin" derken aklından kim bilir neler geçiyordu. Yunus için çok geç kaldığımızı babasına kim söyledi acaba?


Aslında yazmayacaktm. Yazamıyordum çünkü. Alttaki videoyu hazırlamıştım yayınlamak için.

Yunus Emre'nin bir şiiri "Yalan Dünya".





Read On 5 Yorum

Ölü Babalar Kulübü

Pazar, Ekim 23, 2011

Yolda olmak tam olarak açıklayamadığım bir şekilde rahatlık veriyor bana. Yolda telaşlanan, stres yapan, korkan insanları gördüğümde bu halleri bana çok anlamsız geliyor o yüzden . Çünkü yolda olmak henüz hiçbir yere ait olmamaktır. Yolda olmak bir "gitmektir" bir de" gelmek" oysa ne gitmiş olmaktır yolda olmak ne de gelmiş olmak. Hesap sorulamayacak bir vaziyettir yolda olmak. Neredesin diye sorulduğunda " Yoldayım" diye cevap verdiğinizde hissettiğiniz duygudur yolda olmak. Tüm yükümlülüklerinizi hükümsüz yapan bir faaliyettir. Teslim olmak evet. Ne yapmalıyım şimdi diye endişe etmenin faydasız olduğu bir teslim oluştur. O yüzden bunaldığımda yola çıkarım ben. Yürürüm. Önce kendime en uzağından bir hedef belirlerim gitmek için. Sonra giderim. Tatilde okuduğun bir kitap ya da merak edip severek araştırdığın bir konu veya ders gibidir benim için yürürken düşündüğüm şeyler. Zorunda olmadan yaptığımız şeylerden biri. Yolculukta böyledir işte. Zorundalıklarının son kullanma tarihi geçmemiştir ama hepsinin canı cehennemedir öyle değil mi ?



Öyle. Bu yüzden son dönüşümde en uzun yolculuğu seçtim. Treni. Uzundu evet. Tam 28 saat sürdü. Daha önce denemediğim için pişmanlık duyduğum bir deneyim oldu. Tren yolculuğunun neden diğerlerinden daha eğlenceli olduğunu bir başka yazımda belirtirim. Şimdilik neden uzun sürecek bir yolculuğu seçtiğimi bilin yeter.


Yolda yapmayı en sevdiğim şeylerden biri (Şeylerden biri dediğime bakmayın. Ya müzik dinlersin ya kitap okursun ya da aynı anda ikisini yaparsın) kitap okumaktır. Bu yüzden biletten sonra hemen soluğu kitapçıda aldım. İki kitap beğendim. Biri "Travma" diğeri "Ölü Babalar Kulübü" . Trende bitirebileceğime inandığım kitapı seçtim. "Ölü Babalar Kulübünü". Bitti de zaten. Hatta Travma dan da bi 80 sayfa okudum. Yolculuk sırasında sadece kitap okuduğumu sanacaksınız şimdi. Ama bu doğru değil. Dedim ya anlatırım yolculuğu daha sonra. Kitap okurken müzik dinlerim ben. İkisi aynı anda yapılır evet.


"Ölü Babalar Kulübü" nün yolculuk için ne kadar doğru bir seçim olduğunu anladım. Yolculuk içinde yolculuk. Zaman tüneli gibi. Düşünsenize kitabı kapatıp bir yolculuktan çıkıyorsunuz başka bir yolculuktasınız. Güldüren, hüzünlendiren, sürükleyici bir hikayeydi Matt Haig'in kitaptaki Philip karakterinin hikayesi. Aslında bir kaç alıntı yapsaydım kitabın sıcaklığı hakkında daha sağlıklı bir fikir edinirdiniz ama bunu yapmadım maalesef. Ayrıca hiç eleştirmeyecek miyim sandınız ? Tek bir şey var ki o da şu bence ; kitap sanırım sonda iki üç sayfaya ihtiyaç duyuyor. Daha net açık ve güzel bir son olsa bu eleştiriye de gerek kalmazdı.


Kitabın kendi tanıtım yazısını da verip bitireyim. İyi okumalar.


"Bar sahibi babası trafik kazasında ölünce on bir yaşındaki Philip Noble'nin tüm dünyası altüst olur. Amcasının annesine göz koyması da ayrı bir sorundur. Sonunda bir gün, babasının hayaleti Philip'in karşısına çıkar ve kaza sonucu ölmediğini, cinayete kurban gittiğini söyler. Hayalet babanın, oğlundan istediği tek şey intikamını almasıdır. Katilin de, kardeşi Alan olduğunu açıklayınca bir anda Philip'in dünyası kararır.


Philip okuldaki bilim laboratuvarından çaldığı zehirlerle hayaletin isteğini yerine getirmeye karar verir. Ama bir yandan da aklı fikri Alan Amca'sının koyu dindar ortağının güzel kızı Leah'dadır. Çeşitli gelgitler yaşayan Philip'in kafasında yanıtlanması gereken pek çok soru da vardır. Hayaletlerin sözlerine güvenilebilir mi? Yoksa onlar da yaşayanlar gibi yalan söylerler mi? Philip sonunda kararını verir. Ne var ki harekete geçme anı geldiğinde, kendisi de bir felakete doğru sürüklenir..."
Read On 6 Yorum

24 x ∞ = ∞

Perşembe, Ekim 20, 2011

Şimdi normal nefes alıp verdiğiniz bir andasınız.. Nefes alıp verdiğinizi bile düşünmediğiniz bir an. Her şeyin normal seyrettiği bir zaman dilimindesiniz. Zamanın nasıl da çabuk geçtiğini düşündüğünüz bir zaman. Şimdi tam şu anda durdurun herşeyi. Gücünüzün durdurmaya yettiği herşeyi durdurun hemen. Nefesinizden başlayın birşeyleri durdurmaya. Her geçen saniyeyi sesli olarak sayın. Ama sevgilinizin kulağına onu ne kadar çok sevdiğinizi fısıldarken ki gibi değil mesela. Fanatiği olduğunuz takımın maçına gitmişsiniz de bir tezahürata başlamadan önce 3'e kadar sayıyormuşsunuz gibi. Şöyle. Biiiirr..İkiiii. Üüüççççç. Şimdi tuttunuz değil mi nefesinizi? Başlayın saymaya.

Biiirr. İkiiiii. Üüüüç. Döööört.Beeeşş.Altıııı.
Yediii. Sekiiiizz. Dokuuuuzz. Ooonnn. Oonbiiirr. Ooonnikiiii.
Onnüüüüççç. Oondööörttt. Ooonnbeeeşş. Oonnaltıııı. Onnyediii. Onsekiiiiz.
Onndokuuuuzz. Yirmiiii. Yirmibiiir. Yirmiiikiii. Yirmiiiüüüçç. Yirmiiidööörttt.

Nefesiniz kaça yetti en son? Eskisi gibi normal mı nefes alış verişleriniz? Ciğerinizdeki bir nefesten kopardığınız 24 küçük nefes bile canınızı nasıl yakıyor değil mi? Kalp atışlarınız nasılda hızlandı, gözbebekleriniz nasıl da panikledi ve nasıl da boğuluyordunuz değil mi? Altı üstü ciğerinizden kopardığınız 24 küçük nefes. Ya nefesinizi değil ciğerinizi verseydiniz ?

Dün akşam yemekten sonra kaç meyve yediğinizi sayabilirsiniz. Mesela 2 elma bir 1 muz. Bu sabah kahvaltıda içtiğiniz çayı sayabilirsiniz. 3 bardak gibi. Bugün okulda kaç dersiniz olduğunu söyleyebilirsiniz. 6 ders gibi. Okul veya iş çıkışı gidip mağazadan aldığınız bir gömleğe veya eteğe verdiğiniz parayı da sayabilirsiniz. 25 Tl veya 30 Tl gibi. Pastane ile evinizin arasının kaç adım olduğunu, şimdi şu anda Taksime gitmek isteseniz kaç saatte orda olabileceğinizi de hesaplayabilir sayabilirsiniz. Kaç saat uyuduğunuzu da, kaç yaşında olduğunuzu da, kaç yıldır evli olduğunuzu da sayabilirsiniz. Amaaaa insanları sayamazsınız. Hayatları sayamazsınız. Sadece "bir insan" vardır. İki insan olmaz. İki tane "bir insan" dır o. 24 şehit denilemez. İnsanları nitelerken 24 yürek, 48 kol, 24 karaciğer, 48 göz diyemezsiniz. Çünkü insanlar sayılamayan varlıklardır. Sonsuz bir nefestir onların taşıdıkları. İçlerinde bu dünyaya ait olmayan sonsuz bir ruh taşırlar. Sonsuzu kaçla çarparsan çarp yine sonsuzdur. Her biri ayrı bir dünyadır onların. Ayrı ayrı insanlar. Ayrı ayrı hayatlar. Her biri ayrı bir ümitle vardı. Hayatlar toplanmaz. Ümitler gibi.

Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki ben. O kadar işe yaramaz ve değersiz hissediyorum ki anlatamam. Hepimizin üzerinde hakları var onların. Bugün onların yerinde olmaya tercih ettiğimiz her ne varsa o şeyin en iyisini yapmaya mecburuz. Onlarla birlikte mücadele etmeye "okumayı" mı tercih ettik? O halde elimizden gelenin en iyisini yapmak ve üretmek zorundayız. Öğretmen misin ? Pırıl pırıl vatanını seven değerlerine bağlı ve ülkesine faydalı gençler yetiştirmek boynunun borcu. Doktor musun ? İnsanlara ülken için hizmet etmek boynunun borcu ? Mühendis misin ? Yerli uçak, araba, tohum, tank üretmek Japonlarınkinden daha sağlam binalar dikmek, daha kaliteli tarım ürünleri yetiştirmek boynunun borcu ? Taksici misin ? Haram lokma yemeden alnının teri ile ekmeğini kazanmak zorundasın. Çalışmak zorundayız. Hepimiz. Dürüst bir şekilde. Yılmadan. Birilerine boyun eğmeden.

Son olarak mecliste olup bu devletin verdiği maaşla karınlarını doyurup Pkk ya terör örgütü diyemeyen Bdp için de bir kaç cümle söylemek istiyorum. Zaten bir işe yaradıkları yok. Bir de çıkmış kimi savunuyorlar utanmadan. Ağzını açan "Savaş" diyor. Ne savaşı ya. Siz kimsiniz ki ? Kim demek yanlış oldu." Nesiniz?" demeliyim. Savaş devletler arasında yapılır. Ve insanlara karşı yapılır? Şehre inen domuzları temizlemek ne zamandan beri savaş oldu ? Diğer yandan en başından beri söylediğim şey şu : Bu pisliğin altından Suriye çıkacaktır. Saldırıdan bir gün önce Suriye Muhalifleri Türkiye'de idi. Türkiye'nin desteğini almışlardı. Esad'ın köpekleri yaptı bunu. Suriye şimdiye kadar karışıktı ama şimdi kaşınıyor. Esad'da Pkk da intihar etti. Suriye ile bir savaşa çekilmek istendiğimiz çok açık. İnceldiği yerden kopsun !
Read On 5 Yorum

Aşktan Korkma

Pazartesi, Ekim 17, 2011

Eğer milyarlarca insan tek bir merkezden yönetilen birer bilgisayar olsalardı. Hani farklı bir evrenden ya da dünyadan milyarlarca ışık yılı uzaklıkta uzayın derinliklerinde çok çok gelişmiş başka bir boyuttan 5-6 çılgın arkadaşın programladığı ve tek tek ilgilendiği bir sistemden bahsediyorum. Öncelikle sadece birer robot olduğumuzu anlayamayacağımız şekilde programlanmış buna rağmen çok zeki ve duygusal davranabilen birer et ve kemik yığını olsaydık. Oradakilerin, yani bizi programlamış çılgınların her müdahalesinde, milyarlarca olduğumuz için çok az ilgileniliyor olmamızın avantajıyla oluşturabildiğimiz ahlak, doğrular, bilgiler, çevre ve aşk bir anda yerle bir olabiliyor. Biri bizim bağlı olduğumuz sistemin başına geçiyor bir gün ve keyfine göre değiştirmeye başlıyor yıllardır biriktirdiklerimiz. Aslında sistem kendi kendine mükemmel işleyebiliyor. Neredeyse kusursuz bir algoritma. Günlük koşuşturmaları içinde kaptığı "kızgınlık, stres, korku, endişe, acı" birikip tehlikeli hale gelmeye başladığında "ağlama" programı otomatik olarak devreye giriyor ve çok da derin olmayan bir tarama gerçekleşiyor. Bir müddet rahatlama sağlıyor bu. Ama sisteme bulaştırdığı bazı şeyleri diğerleri gibi silemiyor işte. Yakınlarının ölümleri büyük hasarlar veriyor mesela, aşk virüsü ise çökmeye kadar götürebiliyor. Mutlaka formatlamak gerekiyor bu durumlarda. Ama sahip olduğu herşeyi kaybetmesi anlamına da geliyor bu temizlik.

Tabi ki böyle değiliz biz. Evrenin dışındakileri, evreni, uzayı, sistemleri, galaksileri, dünyayı, denizleri, dağları, hayvanları, insanları, organizmayı, hücreyi, ribozomu, atomu, protonu, kuarkları yaratan ve mükemmel bir şekilde yöneten kontrol eden aynı anda hepsinden haberdar olan ve Kaf suresi 16. ayetinde "An­dol­sun, in­sa­nı biz ya­rat­tık ve nef­si­nin ona ne fı­sıl­da­dı­ğı­nı bi­li­riz. Çün­kü biz ona, şah da­ma­rın­dan da­ha ya­kı­nız." diyen Allah var.

Bu yüzden sevin. Aşık olun. Korkmayın. "Allah" var.

Ağlamak konusuna gelince. Neye ağladığının hiçbir önemi yok biliyor musun ? Eğer biliyorsan bunun için ağla. Ağlamaya değer hiçbirşey olmadığı için ağla. Çünkü bu ağlamaya değer.



Read On 9 Yorum

Kızarmış Yeşil Domatesler

Salı, Ekim 04, 2011

Kızarmış Yeşil Domatesler filmi 21 yıllık bir film onu en başından söyleyeyim. Hani neredeyse yaşım kadar eski. Bunu neden söylüyorsun diyeceksiniz. Söylüyorum çünkü film seçimlerinde garip bir algoritma kullanan arkadaşlarım var benim.

Film izleyelim.
Hangi film ?
Kızarmış Yeşil Domatesler.
O ne be?
Film :S
Hiç duymadım yeni mi çıkmış.
Yoooo eski.
Eskiyse neden duymadım ki ben?
Yaaa işte baya eski.
Abiii yeni filmlere bakalım. Ben izlemem öyle kimsenin duymadığı filmleri.
:S Ya abicim ne fark eder baksana izlememişsin. Eee güzel filmmiş merak ettim.
Yok sen izle. Ben izlemem.
İyi peki ne izleyelim.
Bizimkiler (okul , çevre, arkadaş) X filminden bahsediyordu. Onu izleyelim.


Burada film izlemekten ziyade arkadaşlara uyum sağlama, gündemi takip etme, hormonlu genel kültür edinme gibi kaygıların kokusunu alıyorum ben . Bilmiyorum size de öyle geliyor mu? Mesela internetten popüler kitapların kısa özetlerini okuyanlar da var. Bunlar aynı torbadalar esasında.

Sizi tenzih ediyorum. Ama burası umuma açık bir blog olduğu için varsa bu türden bir arkadaşımız daha ilk cümleden terk edip gidebilsin diye yaptım o uyarıyı.

Dikkat eski bir film !

Film Fannie Flagg'in "Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe" adlı kitabından sinemaya uyarlanmış. Gösterim tarihi 1991. Ben de geç izledim ama film efsaneler arasında sayılabilir. Sadakat, vefa, samimiyet, dostluk... tüm bunlar filmde kendini hissettiriyor. Bunun yanında filmde bahsedilen zaman güzel resmediliyor (ayrımcılık, ırkçılık, sınıf farkları...) . Oyunculuklar üst düzey. Konu güzel. Bence bu filme bir şans vermelisiniz.

Filmdeki bir sahneyi aldım size klip yaptım (Heerrşeeeyy ayartmak içinn) :) Bu videoyu izleyin zaten filmi merak edeceksiniz.




Read On 11 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    1 yıl önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar