Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Çanta Kilidi Şifresi Kırılır

Cuma, Eylül 30, 2011



Terminaldeyim. Arabamın gelmesine sadece 5 dakika var. Aslında arabalar öyle saatinde gelmez ben de biliyorum ama gerçekten 5 dakika sonra geldiği için söyledim. Yan bankta oturan genç kadının huzursuzluğundaki artışı göz ucuyla takip ediyordum. Kocaman bir bavulu evirip çeviriyor ve bunu yaparken de oflayıp puffluyordu. Yeni yürümeye başladığı şapşal şapşal yürüyüşünden belli olan bir de kızı vardı yanında. Annesi bavul ile güreşirken o da etrafında dönüyordu. O bile stresten ağzındaki yalancı memeyi ön dişleriyle kemiriyordu. Kadın artık bunalmıştı. Kafasını kaldırdı ve “ Yardım edebilir misiniz?” diye sordu. Gittim yanına. Uzaktan bakıp "Ne var?" demedim evet. Gittim. “ Buyrun “ dedim. “Ben bavulun şifresini unuttum birazdan araba gelecek ve arabada çocuğun yanıma almam gereken eşyaları vardı. Açabilir misiniz acaba ? Ben beceremedim ” dedi. Baktım. 4 haneli bir şifre. 4 sayısı küçük gibi görünebilir ama her bir haneye 10 rakam gelebildiğini düşünürsek rasgele sayılar denemek için değil 5 dakika belki bir koca gün bile yeterli değildi. Panik yapmaya gerek yoktu. Çünkü önümüzde. 10 üzeri 4 yani 10000 ihtimal vardı.

Olasılık hesaplamalarını seviyordum ve bu şifreyi bulursam daha da çok seveceğimi biliyordum. Şansımı denemek istedim. Sistemli bir şekilde ilerlemem gerekiyordu. Hepsini sıfırladım. Ve parmağımla son dişlinin bir tam tur atmasını sağladım. Zaten 0.0.0.x olmayacağını biliyordum. Önemsemedim. Sondan ikinci haneyi 1 yaptım ve yine son dişliyi bir tur dönderdim. 0.0.1.x olmasını da beklemiyordum. 5 Saniye içinde 20 ihtimal geride kalmıştı. Sondan ikinci haneyi 1 daha arttırdım ve yine son dişliyi bir tur daha çevirdim.
0.0.2.x
0.0.3.x
0.0.4.x

0.0.9.x değildi. Bu şu anlama geliyordu. İlk iki hanesi birden 0 değildi. İçlerinden biri 0 olabilirdi ama ikisi aynı anda 0 değildi. Baştan ikinci haneyi 1 yaptım şimdiye kadar yaptığım şeyleri aynen tekrar ettim.
0.1.1.x
0.1.2.x
0.1.3.x
0.1.4.x

0.1.9.x yok bu da değildi. Açıklayayım ; sondaki x bir saniye içerisinde 0 dan 9 a kadar değer alıyordu çünkü parmağımla hızlıca bir tam tur attırıyordum. Sonra ikinci haneyi 2 yaptım ve önceki işlemleri tekrarladım. Olmadı 3 yaptım yine tekrarladım. Her bir tekrar 15 saniyemi alıyordu. Yani ikinci hanenin tüm olasılıklarını denediğimde 1 dakikada ikinci haneden 4 rakam ilerlediğim için 2 buçuk dakika yapacaktı. Ama bu noktada sistemli gitmeyi bir kenara bıraktım. İlk hanenin 0 olmamasını dileyerek 1 yapıp gerideki hanelerin tüm ihtimallerini denememin 2.5 dakikamı alacağı işlemlere başladım. İlk rakamı bir arttırıyor ve 2.5 dakika boyunca diğer haneleri sistemli bir şekilde değiştiriyordum. Tüm olasılıkların bitmesi için ilk rakamın 9 kez artması gerekiyordu.



9 X 2.5 = 22.5 dakika yapıyordu. (Hala öyle yapıyor aslında)

Ben daha 1 deydim ve en fazla 3 olmasını ümit ediyordum. Ama 3 değildi. "İKİ" idi. 2.3.3.x değildi 2.3.4.x de değildi. Bu ikisi arasında geçen zaman 2 saniye bile değildi. 2.3.5.x e geldiğimde yani ilk üç rakam 2.3.5 iken son dişliyi hızlıca çevirdiğimde bir tıkırtı duydum. Ve yeniden yavaş yavaş çevirdim. Son dişli 8 e geldiğinde o tıkırtıyı tekrar duydum.



Şifre buydu. 2.3.5.8

Ve araba tam zamanında gelmişti. Şifrenizi aklınızda tutun hanımlar. Yok ben yine unuturum diyorsanız da ilk rakam 1 den büyük olmasın. Bu işler sandığınız kadar kolay değil :)


Bu arada gitmeden bişey daha söylemek istiyorum. Bazı devlet memurlarının yaptığı işi inanın bir adet a4 kağıt ile yapabilirsiniz.
Read On 10 Yorum

Replik #1#

Salı, Eylül 20, 2011










İçerisinde bolca gülümseten diyalogların yaşandığı Eldorado filminden. Bakışlar, tiplemeler, konuşmalar, hikaye...



Bence güzel bir filmdi.
Read On 0 Yorum

Neden Yazıyorum ?

Pazartesi, Eylül 19, 2011

İstanbul'dayım. Malatya yengem. İşte böyle salakça bir espri ile başlayacağını dahi kestiremediğim bir yazı ile karşınızdayım. Bilenlerinizin bildiği üzere bu yıl mezun olmuştum. Olmuştum ne be? Sanki Tff diplomamı elimden alıp bir yıl daha devam edeceğime karar vermiş gibi. Mezun oldum demek istedim. Hala mezunum yani. Ama diplomayı almayı beklemeden Malatya'ya dönmüştüm. Acelesi yoktu nasıl olsa. Hala yok aslında ama kpss, ingilizce ve belki ilerde olabilecek diğer kurslarım başlamadan gidip alayım şunu diyerek çıktım yola. Üç dört gündür İstanbuldayım. İki üç gün daha buradayım sonra İzmit. Sonra diploma için Sakarya. Sonra Bursa'ya teyzeme. Sonrada kürkçü dükkanım Malatya'ya. Ölmezsem tabi. Zira dün buna çok yaklaştım takla atmadan nasıl kurtulduğumuzu hala anlayamadığım taksiyle giderken.

Beşiktaş- Maccabi Tel Aviv maçındaydım.

Hani bazı sahneler vardır. Duvardaki bir manzara. Bir resim. Bir fotoğraf. Zoom yapar kamera. Ve manzara'nın çerçeve içinde donduğu andan itibaren başlar bir hikaye. Mesela bir ağaç fotoğrafı. Sonra yapraklar kıpırdar ve canlanır her şey. Hikaye başlar. İstanbul böyle işte. Baktığın her yerde bir tablo. Ve hikayelerin başlaması için bakmanı bekleyen deniz, vapur, insanlar, binalar, martılar... Ne zaman ki İstanbul'u bırakıp kendine dönüyorsun. Düdüğü çalıp kart gösteriyor sana İstanbul, ayaklarını suya sokup çırpan bir çocuk gibi boğazda eğlenen gemiler yardımıyla. İnsan yıllarca tek kelime konuşmadan ve bu halde kafayı sıyırmadan yaşayabilir bu şehirde. Muhabbet etmen için insanlara gerek yok bir kere.



Üsküdar'da Yeni Valide Sultan Camii avlusunda gördüğüm bir kedi hayvanı.

Aslında bu yazıda neden blog yazdığıma değinirim demiştim. Nasıl yazmaya başladığımı da anlatırdım ama gerek yok şimdi. Neden yazdığımın bir çok sebebinden bir kaçını söyleyip bırakmak istiyorum. Neden yazıyorum. Çünkü ne yazabileceğimi merak ediyorum. Çünkü zihnim kalbim bir sandık gibi. Sandığın yanında darmadağınık duran bir yığın giysi. Rasgele attığımda asla sığdıramayacağımı biliyorum. Bu blogda onları katlayıp diziyorum. Belki bu şekilde sığar diye. Bazen aynı şey yüzlerce kez düşünürüz. Bu bana adil gelmez. Bir tarafta bir defacık düşünülmeyi bekleyen konular varken diğer tarafta yüzlerce kez düşünülmüş arsız ve gözü doymayan düşünceler. Düşün ve yaz. Sonra başka şey düşün. Ve şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki yazmaya başladığımdan beri daha fazla ve farklı şeyler düşünmeye vaktim ve fırsatım oldu. Bir diğer sebep, ben düşünmeyi bir kuyu kazmaya benzetiyorum. Yazmayı da kazıdığım toprağı kuyudan dışarı atmaya. Hepimiz düşünüyoruz yani hepimiz kendi kuyumuzu kazıyoruz. Böyle de biraz ironik oldu ama ne demek istediğimi anladınız siz. Fakat yazmadığımızda kazdığımız toprağın üzerine basıp onu yeniden yerine gömüyoruz. Ve onu tekrar tekrar kazıyor tekrar tekrar olduğu yere gömüyoruz. Yoruluyor ama bir arpa boyu yol alamıyoruz. Kazılmayı bekleyen alttaki toprağa daha da önemlisi asıl amacımız olan su kaynağına bir ömür ulaşamıyoruz. Yazdıkça o toprağı dışarı atmış oluyoruz. Gün geçtikçe daha derine inebiliyoruz böylece. Kaynağa doğru ilerleyebiliyoruz. Diğer yandan bu bir kendini düzene sokma işi aslında. Zamanla hayatınız daha düzenli ve anlamlı olmaya başlıyor. Herkesin hayatı kendi özel odası gibi. Ve odamız bazen darmadağınık olur. Savaş alanına döner. Geçmişin izleri, bugünün dertleri ve geleceğin endişeleri hayat denen bu odamızı öyle bir hale getirir ki köpek bağlasan durmaz. Kapıyı açmadan temizlemek imkansız olur. Bir yerden aldığını odanın bi o ucuna bi diğer ucuna taşımakla temizlik yapılamaz. Önce atılacakları belirler çöpe atarsın. Sonra eşyaların çoğunu salona çıkarıp odayı dip bucak siler süpürürsün. Yavaş yavaş yeniden dizersin eşyalarını. Sabır işidir bu.


İşte kafamızdakileri de böyle toparlarız. Yazdıklarımı değil sildiklerimi okuyorsunuz bu yüzden. Önce çöpleri belirleyip onları çıkarmalıyız aklımızdan. Sonra sıfırdan başlamalıyız. Yazmak kendinizi yeniden tanımladığınız bir işlemdir desem sanırım abartmış olmam. Dediğim gibi sabır işidir bu. Birbirine karışmış bir yumak ipliği kullanmak, açıkta olan ucunu gittiği yere kadar çekmekle olmaz. En başından sabırla açılmalıdır ki ilerde kördüğüm olacak yerden koparmak zorunda kalmayasın.

Hadi siz de yazmaya başlayın !

Read On 22 Yorum

Özür dile İsrail !

Cumartesi, Eylül 10, 2011

Türkiye eski Türkiye olsaydı ! Çok eski de değil hani şöyle 10 yıl önceki Türkiye. Ne bir gemi kalkardı o limandan zulme inat, zalime inat, zulme ve zalime karşı sessizliğe inat. Ne de cesaret ederdi İsrail ile inatlaşmaya bir koca ülke Türkiye. Bacak kadar boyuyla yakınındaki DEVletlerin anasını ağlatan uzağındakilerin analarına da arada bir selam çakan bir ülke İsrail ile ters düşmek ne haddimizeydi o dönem. Kendi derdimiz kendimize yetiyordu. Ekonomik kriz, başımızdaki tecrübeli beceriksizler, terör, siyasi çekişmeler, toplumsal geçimsizlikler, Kıbrıs, Yunan, Ermeni, Kürt sorunları ve daha fazlası varken biz bizden yapmamızı istedikleri şeyi yapıyorduk . Oturuyorduk oturduğumuz yerde. Zaten istedikleri şeyleri yapma konusunda tatsızlık çıkarmamamız için yok muydu tüm o sorunlar ?

Bundan birkaç yıl önceydi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül komşu ülke Azerbaycan’ı ziyaret ediyordu. Aliyev ile Gence’de bir sokaktan geçişleri vardı. Tüm halk evlerinin penceresinden onları izliyordu. Sokaklar bomboştu. Dükkanlar kapalı ve vatandaşların dışarı çıkması yasaktı. Bu gelenek Sovyet Rusya zamanından kalan bir alışkanlıktı ve bu durum bize garip geldiği kadar garip gelmiyordu onlara. Tıpkı oradaki gibi Türkiye’de de çoğu siyasetçi o eski “kalıbının adamı olamayan” Türkiye’nin siyasetçileri ve hala eski alışkanlıkları ile hareket ediyorlar. Yeni dünya düzenini kafaları almadığı gibi eskiyi de unutma eğilimi gösteriyorlar. Kimler mi bunlar? Korkuları onurlarından büyük olan eski kafalılar. Bakın ne diyor KK “'İsrail'e şunu yapacağız, bunu yapacağız'. Hiçbir şey yapamazsın sen. Senin yapabilmen için önce sende yürek lazım”

Değişti Türkiye. Bir kabile reisi tarafından Libya çöllerindeki çadırında kendisine küstahça öğütler verilen bir ülke yok artık. Amerika’nın ordusuna “Bizim çocuklar” dediği bir ülke yok. Bosna’nın yüz sene Türkiye’nin yeniden gelmesini hayal ettik ama gelmedi Srebrenitsa’da gelecek diye bekledik yine gelemedi dediği Türkiye yok. Sırpların Bosna’da “Gelirsiniz diye çok bekledik” diyen atalarımızı katletmesini eli kolu bağlı izleyecek bir ülke yok artık. Açlıktan nefesi kokan bir ülke yok. Lüksemburg’un 1 milyon dolar ile yardımda bulunduğu bir ülke yok. Artık Avrupalının ekonomik kriz yüzünden ülkelerindeki marketleri yağmaladığı bir dönemde, Yunanistan’ın bu sebeple adalarını satışa çıkardığı, formula pisti tadilatı için bile borç aldığı bir dönemde, İngiltere’nin ,İtalya’nın, İspanya’nın battığı bir dönemde, Somali’ye tek başına 460 milyon dolardan fazla yardım edebilen , muhtaç ülkelere yardım gemileri gönderebilen, imf’den paçasını kurtarabilmiş tek ülke Türkiye. Kendi iç sorunlarını açık ve korkmadan konuşup tartışabilmenin yanında komşu ve kardeş ülkelerde de olup bitenlere kayıtsız kalmayan bir ülke artık Türkiye. Daha güçlü. Daha itibarlı. Daha onurlu. Daha bağımsız. Daha kendisi bir ülke Türkiye.Eğer eski Türkiye olsaydı İsrail’e barbar demek yalnızca bir dil sürçmesi ile olurdu. Olmuştu çünkü.

Eğer eski Türkiye olsaydı , hani olmazdı ya oldu diyelim bu Mavi Marmara katliamı. Emin olun özür dileme polemiği hiç olmayacaktı. Karşılıklı olarak özürleşmiştik bile. İsrail’den tırsan bir Türkiye’nin “Senin rızan olmadan zulüm altındaki aç, susuz ve sefil haldeki Filistin halkına yardım gönderme gafletinde bulunduğum için özür dilerim” şeklindeki özrüne karşılık Türkiye’nin Orta Doğu’da Asya’da, Afrika’da ve hatta Balkanlarda lider bir ülke olacağına ihtimal vermeyen İsrail de çekinmeden “He ya biz biraz eşşeklik ettik sanırım . Sizi fazla abartıp geminize topla tüfekle daldık hem de uluslararası karasularında. Gelmeyeydiniz iyiydi ama oldu bi kere. Özür dileriz. Bir daha olmasın. “ derdi. Ama devir değişti. Karşısında bölgesel bir güç var artık İsrail’in. Hatta kendisinden fersah fersah uzaktaki ülkelerle dost ilişkiler geliştirmiş bir yarı küresel güç var. İsrail yaptığına bin pişman. Özür dileriz dilemesine ama bunu yaparsak Türkiye’yi kimse tutamaz diyorlar. Belki seçimlerde Türk hükümeti gider diyerek “özür için zaman verin” dediler. Gitmeyip daha da güçlü gelince “özür dilemeye dileyecez bari kelimelerimizi doğru seçelim de rezil olmayalım” diyerek sırf özür dileme metni için özel dilbilimciler tuttular. Özür dilediklerinde ilişkilerin eskisi gibi olabileceğine de inanmıyorlar açıkçası. Yani önlerinde biri mavi diğeri kırmızı kablosu olan bir saatli bomba var İsrail’in. Özür dilersem ne olur, dilemezsem ne olur. Bekletirsem ne olur. Her halükarda başına gelecekleri önleyemeyecek. İki ucu boklu değnek.

Özrü kabahatinden büyük denir ya. Aynen öyle işte. Utanmadan bir de “Pkk’ya yardım ederiz” diyorlar. Terörist bir devletten başka ne beklenir ki ? İspanya bunları kovduğunda Almanya yok etmek istediğinde kim sahip çıkmıştı bunlara. Nankör oldukları kadar da kalleşler. Şimdiye kadar kendilerine şefkat için uzanan ellerden bir Osmanlı tokatı yemeden uslanmayacak bunlar. Şunu çok iyi biliyorlar ki her şey Türkiye’nin bir göz kırpmasına bakıyor.Tüm dünyanın dışladığı bir dönemde Türkiye’nin elinden tutup dünyaya döndürdüğü İran bir işaret bekliyor, Mısır da öyle , Ürdün’ün de kuyruk acısı var, Lübnan’ın da, Suriye’nin de. Bunu bildikleri için korkudan ne yapacaklarını ne diyeceklerini bilmiyorlar.



Ama dileyecek. Başka çaresi yok. Neymiş efendim “Özür dilemeyiz ama üzgünüz”. Gerçekten mi ? Napalım şimdi ? Seni üzdüğümüz için biz mi sizden özür dileyelim ? Üzgünüz demekle olmaz. Biz de üzgünüz, biz 9 şehit verdik biz de üzgünüz. Bizden bir farkınız olmalı. Ben çok üzgünüm mesela. Onlardan biri akrabamdı. Daha yeni yuva kurmuştu. Daha yeni baba olmuştu. Şimdi ardında iki yaşındaki kızı Melek , gözü yaşlı annesi ve eşi . İkimiz de sadece üzgünsek ya biz de sizin gibi barbarız, katiliz, zorbayız, işgalciyiz. Ya da siz öldürmeyi bildiğiniz gibi pişkinliği de iyi biliyorsunuz. Tazminat öderiz diğerlerini yaparız ama özür dilemeyiz diyorlar. Suçlusun. Tazminatı zaten vereceksin. Doğrusu senin parana kimsenin ihtiyacı da yok. Ama onu ödemen “Ben bir eşşeklik yaptım” demenin fiiliyatı hükmünde olacağı için ödeyeceksin. Yoksa şehit ailelerine devletimiz ve İ.H.H elinden geldiğince destek oluyor zaten. Hatta onların anısına öğrenci yurtları, spor salonları, kültür merkezleri yapılacakmış. 9 Şehide 9 eser projesi başlatılmış. Filistin dönüşü annesini umreye götüreceğini söylemişti ama dönmek nasip olmamıştı. İ.H.H onun bu arzusunu bile yerine getirdi ve annesini kutsal topraklara gönderdi. İsrail’den beklenen en önemli şey özür .




“ Tüm Türk halkından, insanlıktan, şehit ailelerinden özür dilemelidir İsrail”

“Ben yine barbarlık yaptım demesine de gerek yok”

“Ben Filistin’in suyuna kısırlaştırıcı kimyasal ilaçlar katıyorum ama bu Türkler kalkmış dünyanın bir ucundan buraya su getiriyordu itirafına da gerek yok”

“Özür dilerim. Pişmanım ” de İsrail.
Read On 4 Yorum

Korkunun Anatomisi

Pazar, Eylül 04, 2011

Yine güzel bir kitap, yine orijinal bir konu. Bitmesin dediğim etkileyici ve sürükleyici bu hayranlık uyandıran kitap gerilim romanlarında daha önce hiç rastlamadığım bir yöntemle kaleme alınmış. Polisiye-Gerilim romanlarının karmaşıklaşmadan ve soru işaretlerinin dozunu kaçırmadan yazılmış olması ne kadar önemliyse tahmin yapmaya da engel olmaması ve okurken soru işaretlerini tüketmemesi de o derece önemlidir. Tabi her okur bu romanlarda ters köşe olmayı ümit eder. Bunu da sağlamışsa tadından yenmez. Jonathan Santlofer’in orijinal adı “Anatomy of Fear” olan “Korkunun Anatomisi” kitabı az önce ideal gerilim romanları için saydığım şartları fazlasıyla karşılıyor.

Gerilim romanlarının defosu genellikle sonuca bağlama kısmında olur. Son derece akıcı, heyecanlı , sürükleyici bir anlatımın sonrasında anlaşılmaz saçma ve o heyecanın gerisinde kalmış bir final. Zannediyorum bir an önce bitirmek istiyorlar yazarlar. Sabırsızlanıyorlar. Bu kitabın yazarı Santlofer ise yazarlıktan önce bir ressam. Resim yapmak ise sabır gerektiren bir iş. Fazla bir çizgi ile eksik bir dokunuş arasında hiçbir fark yok. İkisi de dikkat dağıtır nihayetinde ve ikisi de kusurdur. Santlofer belli ki bu alışkanlığını yazma yeteneği ile desteklemiş ve ortaya güzel bir kompozisyon çıkmış.




Meraklandıracak kadar konusundan bahsetmenin hiçbir zararı olmaz sanırım. Baş kahramanımız Nathan Rodrigez’in babası Meksika asıllı Amerikalı bir eski polistir. Anne tarafından da Yahudi olan Rodrigez’in babası görev yaptığı sırada öldürülmüştür ve bu olayda Nathan da dolaylı olarak işin içinde olduğu için unutmak istediği bir geçmişle yaşamaktadır. Rodrigez de babası gibi polis olmuştur ancak sokak görevlerine gönderilince 3 gün içinde istifa etmiştir. Çünkü babası yaşıyor olsaydı onu son derece yetenekli bir ressam olarak görmeyi başarılı bir polis olarak görmekten daha çok isteyeceğini düşünmüştür. Ne var ki o çoktan polislik mesleğinin yüz karası olarak damgalanmıştır eski meslektaşları arasında. Birkaç vakada tanıkların tarifleriyle hayranlık uyandırıcı benzerlikte çizdiği robot resimler sayesinde failleri yakalatan Rodrigez dikkatleri üzerine çekmiş olsa da O hala sokak tecrübesi bulunmayan beceriksiz bir eski polis olarak görülmektedir camiada. Küçücük bir bilgi kırıntısı ile failin birebir resmini nasıl çizebiliyor olduğunu kendisi bile anlayamamıştır ama nasıl yapıyorsa yapsın işe yaramaktadır. Cinayet masası kadın dedektifi Terri Russo Rodrigez’in bu yeteneğinden etkilenir ve üzerinde çalıştığı bir vaka için onu beraber çalışmaya ikna eder. Bu kez aradığı yüz kendisi gibi ressam olan bir seri katilin yüzüdür. Katil öldürdüğü her maktulün yanına cinayet anını ve suç mahallini detaylarıyla betimleyerek resmettiği bir eskiz bırakmaktadır. İki ressamdan biri maktulü diğeri katili çizmektedir. Çizimlerin de kitapta yer alması kitaba çizgi roman havası katmış. Ayrıca onlarca İspanyolca kelime ve deyim öğreneceğinizi söylemeliyim.Silahların değil kalemlerin konuştuğu bir düellonun ortasında bulacaksınız kendinizi.


Yok yere esrarengiz bir hava katmak istemem ama okurken burnumun kanamış ve bir damla sayfaya damlamış olmasının dışında yüzüstü uzanmış yerde okurken fantastik bilimkurgu filmlerinden fırlamış gibi çılgın bir örümceğin devekuşu gibi koşup yüzüme sıçraması ve benim müthiş bir refleksle kitabı fırlatıp havadayken onu etkisiz hale getiriş olmamı neyle açıklayacağımı bilemiyorum.

Yazarın diğer kitaplarını da merak ettim. Diğer kitaplarının bir kaçının ismini vereyim. Ölüm Ressamı ( TheDeath Artist) , Renk Körü ( ColorBlind) ve Öldürme Sanatı ( The Killing Art). Anlayacağınız üzere adamın bir tarzı var. Kitap isimlerinden bile bu gayet açık bir şekilde anlaşılıyor. Ve sanırım onlarda da çizimler yer alıyor bu kitapta olduğu gibi. Eee adam bu işin ustası sonuçta. Güzel sanatlar mezunu ve yüzün üzerinde sergi açmış. Yazmaya başlaması da ilginç olmuş. 5 yıllık çalışmaları Chicago’da açtığı sergide yanınca yazmaya yönelmiş.

Kitabın girişinde Paul Ekman’ın “Maskeyi Düşürmek” adlı kitabından güzel bir alıntı var.

“İnsanlar kelimelerle yalan söylemekte, yüzleriyle yalan söylemekten daha ustadırlar.”

Belirteyim Paul Ekman ünlü bir yüz okuma uzmanı.

Kitaptan öylesine iki alıntı ile bitiriyorum. Kendinize iyi bakın. Keyifli okumalar.

…çünkü eğer hayatınızda biri yoksa evli çiftler sizi evlendirmeyi görev addederler…

İnsanlar yüzlerimizin , gerçekten ne hissettiğimizi açığa çıkaran tamamen bağımsız istemsiz kas hareketleri sistemi tarafından kontrol edildiğini fark etmiyor. Gerçeği öğrenmek istediklerinde söylenen şeye bakıyorlar. Bense , insanların yüzünden neler olduğuna bakıyorum.

Read On 1 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    7 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar