Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

İhap Hulusi Görey

Salı, Kasım 29, 2011

İhap Hulusi adını herkes bilemeyebilir ama herkes başı ağrıdığında veya başı ağrıyan ninesine gripin aldığında görmüştür gripin kutususunun üstündeki "başı ağrıyan kadın" resmini. Küçük değişikliklerle hala bu logo kullanılıyor. Bunun dışında en bilinen eserlerinden biri de Atatürk'ün siparişi ile yaptığı Alfabe'nin kapak resmi. Bilirsiniz bu kapakta Atatürk ve Ülkü Adatepe yer alırdı. Hatta hala bu kapak kullanılıyor yani en azından bizim ilkokul dönemimizde öyleydi. Bu söylediklerim şimdiki gençler için örnekler. Biraz eskilere gidersek İhap Hulusiyi bilenler onu "Kulüp Rakısının" etiketi ile tanır( 1930'dan beri), Banka reklamları, ilaç reklamları, milli piyango ve pullar... bu böyle uzar gider.. Kolay mı 10 bine yakın eser. Türk reklamcılığının öncüsü. Afiş sanatının kurucusu. Aslında bu yazıyı dün onun doğum gününde yayınlamak istemiştim ama bu hafta başıma gelmeyen kalmadı şükür. İhap Hulusi'den ben gripin ile haberdar olmuştum yıllar önce. Geçen yıl üniversitede "Sosyal Medya Paneli" için çalışırken medyayı ayrıntılı işlemeye girişince İhap Hulusi'den bahsetmem gerekti. Sonra neden ben blogda ondan bahsetmiyorum dedim. Öyle kaldı bu zamana kadar. Geçen gün doğru düzgün yazılar yazmalıyım artık diye düşününce aklıma ilk bu konu geldi. Baktım 27 kasım da onun doğum günü; tamam dedim yazıyorum. Ve yazdım. Günümüzün sanatçı(!) kalabalığı arasında onu bize unutturmayı başarmış olabilirler. Umarım iyi bir hatırlatma olmuştur. Hadi biraz tanıyalım onu şimdi. Hadi.




27 Kasım 1898’de Kahire şehrinde Mısır’ın ünlü mimarı Ahmet Hulusi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiş İhap Hulusi. İlk öğrenimini Saint Mary ve ortaöğrenimini Saidiya adlı İngiliz okullarında okumuş. Almanya’dan bir ressam ona 3 yıl boyunca posta yoluyla resim dersi vermiş. Bu süre sonunda resim eğitimi görmek için Almanya’ya gidip 4 yıl Münih’te Heiman Schule atölyesinde çalışmış. Afiş ve basın ilanları dalında ünlü afiş ressamı Ludwig Hohlwein’den eğitim almaya başlamış. 1923’te Türkiye’nin ilk afiş sergisi olan Galatasaray Sergisine katılınca kendisi de aynı zamanda bir ressam olan Sultan Abdülmecid İhap Hulusi ye ait afişleri görüp çok beğenmiş ve onu saraya davet etmiş. İhap Hulusi Almanya’da Hohlwein yönetiminde 3 yıl süren eğitimini tamamladıktan sonra 1925’te İstanbul’a dönmüş. Zaten ailesi de İngiliz işgaline uğrayan Kahire’den İstanbul’a taşınmış daha önce.




İhap Hulusi ileri derecede İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça bildiği için babası tarafından gelen Dış İşleri Bakanlığında çalışması konusundaki baskılara dayanamayıp görevi kabul etmiş ama kendini ait olduğu dünyaya atması uzun sürmemiş ve görevini bırakıp zamanın en gözde dergisi olan Akbaba’da çalışmaya başlamış. 56 yılını verdiği bu sektörde grafik ve afiş sanatının kurucusu ve Türk reklamcılığının öncüsü olan İhap Hulusi, Türk markaları için yaptığı tasarımları ve devlet kurumları için hazırladığı afişleri göz önüne alındığında “Cumhuriyeti Afişleyen Adam” tanımlamasını fazlasıyla hakediyor.

Ömrüne sığdırdığı 10 bine yakın eserle aslında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada grafik sanatını ticari iletişime uygulayan ilk sanatçılardan biri İhap Hulusi. Cumhuriyeti, devletin kurumlarını, milli değerleri, devlet politikalarını ; resmi belgeler ve soyut kavramlar olmaktan çıkarıp halkın içinde , onların anlayacağı bir şekilde somutlaştırırken yarım yüzyıldan fazlasına şahitlik eden eserleriyle de en gözle görülür şekilde tarihi belgeliyor. Her alanda nereden nereye geldiğimizi, nasıl dönemlerden geçtiğimizi anlatıyor. Halkın okuma yazma bilmediği, daha doğrusu çok azının okur yazar olduğu bir dönemde en etkili yolla tam anlamıyla Cumhuriyetin medya ayağından sorumluydu İhap Hulusi. Zaten bizzat bu sorumlulukla gelmemiş miydi ülkesine ? Almanya’da eğitim gördüğü o ünlü ustası ona Amerika’ya gitmesini önermesine rağmen o ille de Türkiye demişti.

İlk afiş siparişini 1927’de İzmir’den İnci Diş Macunları için almış, özgün yapıtları beğenilip, Akbaba vasıtası ile de daha geniş kitlelerce tanınması sonucunda bir çok gazete ilanı ve afiş siparişi almaya başlamış. Bunun üzerine 1929’da İstanbul’da ilk atölyesini açmış. Böylece üretime hız vermiş. 1930’da Atatürk’ün en sevdiklerinden olduğu söylenen Kulüp Rakısı için etiket tasarlayan İhap Hulusi, Atatürk’ün siparişi üzerine okullarda öğretilen yeni Türk Alfabesi Dersi’nin kitap kapağını tasarlamış. Atatürk’ün ve Ülkü Adatepe’nin yer aldığı bu kitap kapağı çalışması sanırım en çok bilinen eseri. Bunların dışında; Ziraat Bankası, Türkiye İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası, Garanti Bankası, Sümerbank, Emlak Kredi, Türk Ticaret Bankası, Maliye Bakanlığı, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Yeşilay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu ve daha bir çok kurum ve özel kuruluşa afiş, ilan, etiket, pul ve reklam çalışmalarıyla hizmet vermiş. Üzerinde üçgen sembolü bulunan bir eser görürseniz bu "İhap Hulusi" nindir diyebilirsiniz.



Cumhuriyetin 10. Yılında ilk uzman tasarımcı olarak yaptığı hizmetlerden dolayı Atatürk ona bir kol saati hediye etmiş. Bu sırada Mısır’ın devlet demir yolları, tekel idaresi ve şehir hatlarına ait ilanları, ünlü İngiliz viskisi John Haigh’in, İtalyanların Cinzano ve Fernet Brenca’sının afiş ve etiketlerini yaparak adını yurt dışında da duyurmuş.



O zaman ki adı Teyyare Piyangosu olan Milli Piyango için 45, Tekel için 35 yıl çalışmış, sayısız özel kuruluşa hizmet vermiş, Türk reklamcılığının öncülerinden, afiş sanatının kurucusu İhap Hulusi hizmet yaptığı hiçbir yerde sigortalanmadığı için yaşamının son dönemlerinde büyük sıkıntı çekmiş ve sefalet içinde yaşamış. Maalesef Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprü kurmuş ve yeni devletin kurumlarının kurumsallaşması sürecinde büyük roller üstlenmiş bu ünlü sanatçımıza da tıpkı diğer bir çok büyük sanatçımızda olduğu gibi yaşamında sahip çıkamamışız.

Bazen bir kamera ile sokağa fırlayıp insanlara sorayım diyorum “İhap Hulusi ismi size tanıdık geliyor mu ?” diye. 100 kişiden 2 kişi tanıyor mudur acaba ? Hiç sanmıyorum ama umarım bir gün bunu yaparsam sokak beni utandırır. Çünkü ben utanmazsam bu sokak beni utandırmazsa sanatçısına değer vermeyen bir millet olarak paylaşmakla azalmayacak bir utancı kucağımızda bulacağız “sokaklar” olarak.

Read On 2 Yorum

Film Sepeti 15

Cuma, Kasım 25, 2011

Kağıt





Bu film sadece fragmanıyla bile "Ben bu filmi izlemeliyim" dedirtiyordu izleyiciye. Başarılı gibi görünüyor ve gerçekten başarılı oyunculardan oluştuğunu da gösteriyordu. Toplumsal sorunları en iyi irdeleyen ve işleyen bir yönetmenin, Sinan Çetin'in filmiydi üstelik. Kesin izlenmeliydi yani. İzledim. Peki bekleneni verdi mi ? Bi kaç kez izledim. Yakın geçmişimize bir olay üzerinden ışık tutuyor ve bu görevi de hakkıyla yerine getiriyordu. Bugün hala konuşuyor olduğumuz "Sansür" ün konu edildiği filmde bürokrasinin yavaşlığı, aşırılığı, kendini devlet olarak görenlerin kendi inisiyatiflerini "yasa" olarak ifade etmelerinden kaynaklanıp "yaşanmış" dramlara dikkat çekiliyor. Neyse filmin verdiği mesajı bir kenara bırakıp oyunculara ve oyunculuklara gelelim. İki isim göze çarpıyor ki bence Türkiye'de en başarılı oyuncular sıralamasında zirveyi zorlayacak isimler bunlar. İlki filmde "Müzeyyen" karakterini canlandıran ve bunu başkasının yapamayacağını düşündürecek kadar mükemmel yapan "Asuman Dabak" . Tatlı Hayat dizisinde "Menekşe " karakteri ile zaten onda bir cevher olduğunu anlamıştık. Ama bu kadın aldığı her role uyum sağlıyor. Ben de "Bu kadının oynayamayacağı karakter yok" düşüncesi hakim. Sesini kullanışı, oyunculuğu.. Neyse. Keşke ondan birkaç tane daha olsaydı Türkiye'de. Ama yok. Diğer oyuncu Öner Erkan. Ben onu belki geç olabilir ama "İki Aile" dizisi ile tanıdım. Komedi ona ne kadar yakışıyorsa dram ve psikolojik yapımlar da o kadar yakışıyor. Ya da o yakışıyor rollere her neyse. Bazı Türk oyuncuları "Bunlar yabancı olsaydı nasıl olurdu nerelere gelirdi ?" şeklinde hayal ediyorum. Öner Erkan da onlardan biri. Ve bu ülkenin ağzı açık izlediği yabancı aktörlerden daha büyük bir oyuncu Öner Erkan. Bundan eminim. Bu filmde tek kelimeyle harikaydı. Netice olarak bu film güzeldi arkadaşlar. Oyunculukları ile konusu ile mesajı ile izlenmeyi hak ediyor. İzleyin demiyorum. İzlemelisiniz.




Utanç


Size izlemeniz gereken bir film daha öneriyorum. Filmin adı dünyanın uzun süre önce kaybettiği bir duygu. Utancın kaybolması utanılacak şeylerin varlığını saklayamaz. Daha geniş bir çerçeveden bakınca hiçbir ölüme, hiçbir zulüme sebebler bulamazsınız. Ne kadar uzaktan bakarsak o kadar içimizde hissederiz acıyı. Burası Afganistan. Bu film, Rusların- Amerikalıların ve bu ikisi ile mücadele ettiğini iddia eden bir örgütün kıskacında yaşayan Afganistan halkının yaşamını küçük bir kızın yaşadıklarıyla anlatmaya çalışan bir film. Bir yanda savaşı bir oyun olarak gören çocuklar, bir yanda oyunu savaş olarak gören bir çocuk. Savaşı oyun, oyunu savaş olarak gören çocukların yaşadığı bir dünya. Savaşla oyunun birbirine karıştığı bir hayat. Ve filmin son cümlesi okuma mücadelesi veren küçük kız Baktay'a seslenen arkadaşından geliyor ; Öl Baktay öl. Ölmeden özgür olamazsın.




Ruhlar Bölgesi




Uzun zamandır belirli bir mantığı olan, zeka ürünü olup "bööö" ," ceee" şeklinde korkutma denemelerinden uzak duran, abartılı olmayıp herşeyi dozunda bırakan bir korku filmi izlememiştim. Hani kötü bir rüya gördüğünüzde bunu "bir yerlerin açıkta kalmıştır" ile açıklayan tipler gibi filmdeki tüm mantıksız şeyleri tutup dine bağlayan, inançlara yükleyen filmlerden olmamış bu film. Daha orjinal ve öznel bir konu seçmişler ; "Astral seyahat". Testere ve Paranormal Aktivity'nin yapımcılarından demem yeterliydi aslında. Bu film testerenin akılcılığı ile Paranormal Aktivity'nin korku öğrelerinin harmanlanmış hali. Güzel olmuş. Korku filmlerinden hoşlananların izlemesi gereken bir film.


Önereceğim filmler bitmedi ama bu film sepetinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bir başka film sepetinde görüşmek dileğiyle Size iyi seyirler diliyorum. hoşçakalın.
Read On 15 Yorum

Blog Çağı | Ceyda Aydede

Çarşamba, Kasım 23, 2011

Global Tanıtım Halkla ilişkiler ve Araştırma Ltd’nin kurucusu ve genel müdürü olan, 2003 yılında Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği (IPRA) ‘nın dönem başkanlığını yapmış ve halkla ilişkiler sektöründe çeşitli kurum ve yayın organlarınca verilmiş başarı ödüllerinin sahibi Ceyda Aydede, bilgi çağında globalleşmenin etkisiyle değişim sürecine giren gazetecilik, habercilik, televizyonculuk, medya ve pazarlama anlayışını mercek altına almış ve gelecek için daha yalın alternatif iletişim kanalları bulmamız gerektiği kanaatine varmış. Bu anlamda blogların yakın dönem için en uygun alternatif iletişim kanalı olabileceğini düşünmüş ve başlamış “blog” denilen şeyi daha ayrıntılı olarak incelemeye. Bu konu ile alakalı olabileceğini düşündüğü tüm kitapları taramış ancak tam olarak aradığını bulamayınca “bloglara” dalış yapmış ve tabiri caizse olayı yerince incelemek istemiş. Blogların daha fazla kesim tarafından daha etkili olarak kullanılmasını sağlamak için bir “bilinçlendirme” misyonu edinmiş. Bu kitap da bu misyonun ürünü.




Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde pazarlamanın dünü ve bugününü ele almış. 60’lar, 70’ler, 80’ler 90’lar şeklinde 10’ar yıllık dilimlerde öne çıkan pazarlama özelliklerinden, trend ve stratejilerinden bahsetmiş. İkinci bölüm , “bloğun doğuşu” ile değişen pazarlama hakkında. Blogun ne olduğu, nasıl dğduğu, pazarlamayı nasıl etkilediği ve etkileyeceği, son olarak da blogda altın kurallar yer alıyor. Üçüncü bölümün ana başlığı “Kurumsal Bloglar” . Burada şirketlerin bloglarla tanışması, bloglara nasıl baktıkları, iş dünyasının blog sahibi olma nedenleri ve kurumsal blogların faydalarından söz etmiş. Dördüncü ve son bölümde blogcular için bir klavuz hazırlamış yazar. Blog kurallarından, blog kültüründen ve kimlerin blog tutması gerektiğinden bahsetmiş.

Blog veya Pazarlama alanlarında araştırma yapmak isteyenler için önemli bir kaynak olabilir. Ancak bu kitaptan sonra “blog ve yeni pazarlama stratejileri” hem ayrı ayrı hem de birlikte kullanımı manasında oldukça hızlı gelişme gösterdiği için “Yeterlidir” diyemem. Yine de başlangıç için kısa, öz ve derli toplu bir kaynak niteliğinde.
Read On 4 Yorum

Islıksız Adam

Cumartesi, Kasım 19, 2011


Hatırlamıyorum burada daha önce bu problemimden bahsettim mi ama sadece bu problemime özel post girmediğimden eminim. Evet blogda 350 civarında yazı yazdım ve bunların içinde ıslık çalamama problemimden daha önemsiz yüzü aşkın yazı mevcut. “Evet ıslık çalamıyorum” temalı postuma hoşgeldiniz. Yazının bundan sonraki bölümü için alt paragraflara bakınız. Farkındayım buraya yazdığım şeyler için bazen “yazı” bazen de “post” adını kullandığımı farkettiğinizi. İkisinin de gönlü kalmasın diye öyle. Ayrıca benim bilinçaltımda “yazmak” kalemle yapılır. Sorma neden ?

Tekrar ediyorum. Ben ıslık çalamıyorum. Şarkı söylerken çalınanından bahsetmiyorum. Hani şu yüksek sesli ve parmaklar kullanılarak yapılanından. Cedricvari bir ifadeyle söylüyorum ki ; eğer erkekseniz ve ıslık çalamıyorsanız sizin içi hayat gerçekten çok zor. Üzerimdeki baskıyı ancak benim gibi ıslık çalma özürlü erkekler anlayabilir. Ve erkek gibi ıslık çalan kızlar; sizler benim ve benimle aynı kaderi paylaşan erkeklerin hayatını daha da zorlaştırdığınızın farkında mısınız?

Tarih 2008’in son ayları. Üniversitede son üç yılımızı geçirdiğimiz eve henüz taşınmadan önce 8 ayımızı geçirdiğimiz iki katlı evin alt katında yaşam mücadelesi verirken. Bir gün çıktım dışarı ayakkabılarımı bağlıyorum tam bitti kalktım ayağa düzelttim şöyle kılığımı kıyafetimi; üstteki teyze (ev sahibinin de yaşlı teyzesi olur. Yalnız yaşar. Sık sık bastonuyla alt kata mesaj gönderir mors alfabesini kullandığını sandığımız bir şekilde) balkondan ( hemen başımın üstünde) seslendi; evladım şu patates kamyonunu durdurur musun ? Dünyam başıma yıkıldı. Çünkü o arabayı durdurabilmek için çok geç kalmıştık. Araba tam kapının önünden geçiyordu çünkü. Dünya üzerinde yaşayan pek az insan için bu durum “geç kalınmışlık” olarak nitelendirilir ama benim için herşey çoktan bitmişti. Ya arabayı yakalayıp kendimi önüne atana kadar kovalamalıydım yada saçma sapan bağırmalıydım. Birincisi daha uygundu benim için ama o tereddüt halinde bir arabaya bir balkondaki teyzeye bakarken o ihtimalin bir anda elimdeki kar tanesi gibi eridiğini hissettim. Ben teyzenin benden böyle bir istekte bulunacağına yanlışlıkla kafama bir kova sıcak, pis ve sabunlu su dökmesinin daha güzel olabileceğini düşünürken O bana sanırım yaşlı bir teyzeye kasıtlı olarak yardım etmemek suçundan “yazıklar olsun !” bakışı atıyordu. Tek diyebildiğim şu oldu ; teyze ben sana pazardan bir torba patates alırım akşam okul çıkışı.

Başıma gelmiş başka bir “Islıksız adam” hikayesi daha anlatayım size. Müzeyyen abla orta yaşlarda bekar bir akrabamızdır. Yalnız yaşar. Bunda hiç zorluk da çekmez. Erkek gibi kadındır zira. Biner bisiklete çarşıdan kasabaya gelir gider felan, görseniz bildiğiniz şoför Nebahat. Bilgisayar yavaşlamış gel bi format çek dedi. Gittim baktım formata gerek yok. Bi kaç temizlik, bakım ve ince ayardan sonra istenilen hıza ulaştı. İndim apartmandan. O da geldi arkamdan. Tam dış kapıdan çıktım bir de baktım ne göreyim. Bizim kasabaya giden otobüs tam önümden geçiyor. Daha önce bahsettiğim nedenlerden yine geç kaldım diye düşünüp birkaç hızlı adımdan sonra yavaşlayıp durdum. Arkamdan kulakları sağır eden bir ıslık ve 100 metre ilerde duran otobüs. Dönüp Müzeyyen Ablaya baktım. Bana “ Hadi koş bin “ dedi. Kendimi çantası sırtında servise binen anaokulu öğrencisi gibi hissettim. O gün karar verdim boynuma düdük asmaya. Ama onu da yapmadım.


Hergün dershaneye ve kursa gitmek için otobüse binmek zorunda olan bir erkek için ıslık çalamamak sorun olmaktan çıkıp “herkesin gözleri önünde otobüsü kılpayı denilecek zamanlama ile kaçırma fobisine" dönüşmektedir. Hiç koşmasaydım keşke dersin. O gitseydi sonra ben gelseydim dersin. Keşke biraz daha hızlı koşsaydım dersin. Keşke daha erken çıksaydım dersin. Keşke şimdi herkes bana bakmasa dersin. En azından dükkanın önünde oturan bakkal, manav, berber ve diğerleri görmeseydi bu halimi dersin. Bu işkence bir sonraki araba gelene kadar devam eder.

Aslında çalsam çalarım ( Bkz :If I Want to Whistle i Whistle ) ama deneyip çalamamak korkusu var. O yüzden hiç denemiyorum. Deneyip çalamamaktan ne kastettiğimi alttaki Kuzey-Güney dizisinden bir sahne çok güzel anlatıyor. Kıvanç’a katılıyorum ve ıslık çalamayanlar adına tüm otobüs şoförlerine sesleniyorum. “ Burdayım ben görmüyor musun ?”
Islık çalamayanlar birleşip Taksimde "Biz burdayız görmüyor musunuz ?" şeklinde pankartlarla yürüyüş mü yapsak ?


Read On 12 Yorum

Sil Baştan | Ken Grimwood

Cuma, Kasım 11, 2011

Oynadığınız bilgisayar oyunlarını hatta eskilere gidip atari oyunlarını düşünün. Mutlaka “Ben daha önce burayı geçmiştim” dediğiniz ama bir türlü daha önce ilerlediğiniz yere kadar gidemiyor olduğunuz bir kısım gelecektir aklınıza. Evet bazen ince bir ayrıntıdır, bazen dikkat çekmeyen bir geçit, bir anahtar, bir yoldur sizi bir level üste taşıyan ve saatlerdir uğraşıp durduğunuz kısır döngüden çıkarıp yepyeni dünyalara yolcu eden. İşte bu kitap benim hayal dünyamda, yepyeni dünyalara açılan üzerinde dolaşıp farkına varamadığım kapıların ve geçitlerin anahtarı özelliğindedir. Tamam kısır döngüye henüz dönüşmemişti hayalgücüm ama düşünce dünyamızda böyle gizli geçitlerin olduğu fikri bile mutlu etti beni. Demek ki bi gün hiç ummadığımız bişey bize dünyayı veya dünyamızı (ikisi çok ayrı şeyler. Benim için özellikle) daha eğlenceli hissettirebilir dedim.

Bir kitap için fazla şaşaalı övgü olduğunu düşünebilirsiniz ama şimdi kitabın ayaklarının yere basması için eleştirilerimi sıralayınca dengeli bir kitap yorumu yaptığımı göreceksiniz. Şunu kitabı okumakta olan herkes hissedecektir ki (yani umarım) okurun hayalgücü kitabın yazarının hayalgücünden daha ileride. Kitap bir kıvılcım için fazlasıyla yeterli ama tek başına yangınlar çıkarmaya gücü yetmez. Bu başlangıç ile çok daha fantastik bir roman yazılabilecek olduğunu kitabın son 100 sayfasına girerken anlıyorsunuz. Çok fazla tekrar var. Bu sıkıyor haliyle. Aslında bu benim yorumum. Kitabı beğendim. Sırf özgün konusu için bile olsa bu kitap okunur. Okuyucunun düşünce ufkunu genişletecek eğlenceli bir bilim-kurgu romanı diye düşünüyorum. Yazar sanki bu kitabın konusunu kulak misafiri olduğu bir grup dâhiden çalmış gibi. Eksik bir şeyler var ama fikir süper. İlk paragraf ile ikincisi arasında dağlar kadar fark olduğu doğru ama sanırım kitabın sevdiğim yanını ne kadar sevdiğimi anlatırken abartılı konuşmadım.

Çok özet bir şekilde konusu şöyle; Jeff Winston 43 yaşında evli bir adam. Karısıyla yaptığı bir münakaşa sonrası kalp krizinden ölüveriyor. Ölüyor demeyip ölüveriyor dememin bir nedeni var çünkü bu adam için “ölmek “ gidivermek, gelivermek, bir koşu alıp gelmek gibi bir vaziyete dönüşmüş durumda. “İnsan öldükten sonra öldüğünü düşünür mü ?” diye soruyor öldükten hemen sonra Jeff Winston. Açıyor gözlerini. Neyse ki rüyaymış diye düşünüyor. Ama 18 yaşındaki bedeninde, üniversite yatakhanesinde yeniden doğduğunu anlaması fazla zamanını almıyor. Şaşkınlığı üzerinden atması çok uzun sürse de geleceği avucunun içi gibi bilmesi onu heyecanlandırıyor. Futbol maçlarını, at yarışlarını, modayı, efsane filmleri… hatırlayabildiği herşeyi herkesten önce biliyor olması onu kısa sürede çok zengin bir iş adamı yapabiliyor. Ancak bir sorun var. 43 yaşına geldiğinde tüm birikimi, tüm tanıdıkları, tüm hayatı yeniden sıfırlıyor. Hayatını tekrar tekrar yaşamak sanıldığı kadar kolay olmuyor. Sevdiği herşeyi ve herkesi defalarca kaybetmeye mahkum bir adamın hikayesi.

Acaba siz hayatınızı kaç defa tekrarlasaydınız daha önceki hatalarınızın hiçbirini yapmıyor olurdunuz ?

Not : Geçmişte yazdığım şu yazıda da bu kitaba değinmiştim.
Read On 16 Yorum

Yarasalar

Pazartesi, Kasım 07, 2011

Geçmişin, acı tecrübelerin ve hataların volume denen şeyi azaltır. Bi gün bakarsın film olmuş sessiz film. Kısılır sesin, kırılır cesaretin. Yürümeye yeni başlamış bir çocuğun bir müddet sonra eskisinden daha şapsal yürümesi gibi biraz. Düştüğü için korkmuş olmaktır onu olması gerekenden daha geride yapan. Tecrübelerin, ağız boşluğunu karanlık bir mağara olarak kullanan yarasalara dönüşür birer birer. Harflerle beslenirler bu yarasalar. İçinden geçenleri ne zaman kelimelere dökmek istesen, söylemeye çalışsan yarasalar duygu kervanını talan eder ve kelimelerindeki harfleri yerler. Kervandan pek az harf kurtulup sese dönüşür ama ne fayda ? Eciş bücüş, saçma sapan kelimeler yığını olmuşlardır hepsi çoktan. Anlayamazlar seni. Anlatamazsın zira kendini. Kötü hatıralarından acı tecrübelerinden meydana gelip çoğalan bu yarasaları yok etmenin yolu aç bırakmaktır onları. Ve onları aç bırakmanın tek yolu susmaktır. Susuyorum çünkü artık kendimi anlatamıyorum. Bundan böyle beni anlamak istersen sözlerime değil gözlerime bak. Orada yarasalara yem olmaktan korkan kelimeler bulacaksın. Hiç yola çıkmayacak bir duygu kervanı göreceksin.

Read On 4 Yorum

Senin Adın Kim ?

Perşembe, Kasım 03, 2011

Dershane başlayalı dört hafta oldu ve ben ilk haftadan beri en samimi olduğum arkadaşımın adını bilmediğimi kendisine çaktırmamaya çalışıyorum. Evet utanç verici bir durum ama bana adını iki kez söylediğinden başka o tanışma safhasına ait hatırlayabildiğim hiçbir şey yok. Belki de her teneffüs kantine gidip karşılıklı çay kahve içip konudan konuya atlayarak sohbet edeceğimizi öngöremedim. Haftalardır yaptığımız bunca muhabbetten, şakalaşmadan sonra ona “Pardon ama senin adın neydi ?” demem normal olur mu sizce ? Olmaz biliyorum. Üstelik dershaneye sonradan yazılan akrabasını benimle tanıştırmışken ve artık üçümüz birlikte takılıyorken bunu asla yapamam. Zaten bu işi iyice çıkmaza sokan da o akrabasının aramıza katılması değil mi ? Mesela akrabasını yalnız gördüğümde ona “Şey nerde ?” diye mi sormalıyım ? Ya da “şey” günün birinde gelmediğinde “şey neden gelmedi?” seklinde mi ?Peki sordum diyelim. Çocuk dönüp bana “Kim ? Ne ?” diye sorsa ben ne yapacam ?“Şey ya işte. O senin akraban varya. O.” Ayıp. Yeminlen çok ayıp. Adam haftalardır senin etrafında pervane olsun, tutsun seni sınıf sınıf dolaştırıp arkadaşlarıyla tanıştırsın, aynı sınıftaki akrabasına seni tanıtsın, her teneffüs beraber takılın ama sen adamın adını dahi bilme. Ayıp.




Ne yapmalıyım ben şimdi ? Adını bilmediğimi ona çaktırmadan nasıl öğrenmeliyim? Sahte yoklama kağıdı numarası çok riskli. İnsanlar neyin peşinde olduğumu merak edeceklerdir; çünkü sınıfta hiç yoklama alınmadı şimdiye kadar. “Hadi herkes şu kağıtlara kendi adını yazsın ‘bom’ oynayacaz” demek için de müsait bir ortam olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir dizi eğitim görmüş ufku açık genç öğretmen adaylarıyız hepimiz. Akıl sağlığından şüphe edinilen öğretmenlere kim evlatlarını gönül rahatlığıyla teslim eder ki? Gerçi öğrencilik hayatım boyunca akıl sağlığından hiç şüphe duymadığım bazı öğretmenlerim olmadı değil. Ama yok “bom” da olmaz. Siz ne dersiniz ? Ne yapmalıyım ? Siz olsanız ne yapardınız ?

Bu ne başlık diyeceksiniz şimdi ? Video boşuna değil. İzleyiniz. Çavuşça olduğu için tam olrak anlayamayacaksınız. Ama Türkiye Türkçe'si karşılığı altta. Hadi kendinize iyi bakın. Terliksiz dolaşmayın.




gel derim gelmez gelme derim gelir
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
tıngır mıngır ayaklı seksen sekiz toynaklı
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
olsa gündüz olur olmazsa gece olur
annem elbise dikti babam dombra çaldı
seviyorum seviyorum seviyorum çabuk seç
Read On 16 Yorum

Brienz Rothorn Bahn

Çarşamba, Kasım 02, 2011

Dünya turu yapma hayali kurmamış olan var mı aranızda ? Alıp başımı gitsem uzaklara dediğiniz de mi olmadı hiç ? Kışın ortasında, vize-final arefesinde bir anda sıcacık ve hiç dilinden anlamadığın aynı zamanda dilinden anlayan kimsenin olmadığı bir ülkeye ışınlansan mesela. Ders çalışırken dirseğinde oluşmuş acı ve kızarıklık geçmeden tüm sıkıntılarını, streslerini savursan bi tarafa. Ben hep hayal ederim bunları mesela. Ölmeden önce yapmak istediğin 100 şeyin ilk 3 ü içinde sayarım hatta. Bir yıl ömrün kalmış deseler çantamı hazırlar yola çıkarım bile. Yaparım bi şekilde. Acun'u, Ayna'nın sunucusu Saim Orhan'ı, Gülhan Şen'i ve eskilere gidersek Barış Manço'yu çok şanslı bulurum bu yüzden. Bi de üstüne para kazanıyor olmaları beni deliii ediiiyoooorrrr Pınaaarrrrr ! (Sözüm cennetten dışarı Barış Abi)




Peki küçüklüğünde Heidi'yi izleyip onun köylüsü olmayı, onun arkadaşı olmayı ne bileyim Peter ile taso, gazoz kapağı, çelik çomak oynamayı, dağlardan son sürat aşşağlara koşmayı(nedense bunun çıkışını hayal etmeyiz), Heidi'yi müslüman yapıp dedesinden isteyip evlenmeyi(kızlar için Peter), çocuklarını alp dağlarının nefis havasını soluyup, sularını içip,yaylalarında otlayan ineklerinden sağılan sütlerinden içirmeyi... öHmmm öhm neyse. Tamam hayal ettiniz işte..Etmişsinizdir. Edin. İşte oralara bir tur düzenlemek nasıl güzel olurdu dedim "tatil dediğin nasıl olmalı?" sorusunu kendime sorduğum bi gün. Nasıl bi yer olmalı, nereye gitmeli. Sonra Heidi geldi aklıma başladım araştırmaya. Tam da istediğim gibi turlar düzenleniyormuş Isviçre'de. Hem de hayal ettiğimden bi kaç kat daha mükemmel bir şekilde. Buharlı trenle. Tarihi buharlı trenle daha doğrusu.

O tren yolu - dağlardan göllerden,köylerden, nehirlerden, zirvelerden geçen - çoooookkk eskiden beri faaliyetteymiş. Seferler sanırım 2. dünya savaşı sonrasında bi kaç yıl durmuş. Bunları geçen yılın bize en uzak tarihlerinde okuduğum için tam olarak hatırlamıyor ve yeniden araştırmaya üşendiğim için de sizden özür diliyorum. Oraya gitmek kalmak ne kadar tutar bilgim yok ama buharlı trenle şehir şehir dolaşmak (bi kaç gün sürüyo yolculuk) çok pahalı değilmiş. Çocuklardan da para alınmıyor zaten. Bence düşünülmesi gereken bir alternatif. Sonuçta tren güzel şey. Güzel şey tren.






http://www.brienz-rothorn-bahn.ch/en.html Buradan daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Hadi size iyi " hiiiç öyle oturuyorum" lar.

Özlemiş olabileceğiniz introyu izledikten sonra altta linkini verdiğim "arabic" versiyonunu da mutlaka izleyin.
Boşuna link vermiyoruz burda.
Lütfen !




Buradan -> Tık <- Buradan
Read On 3 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    10 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar