Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Anlaşılamayan Olmak

Pazar, Ocak 29, 2012

İletişim konusunda en sıkıntılı dönemim lise yıllarım olmuştu. Aslında çevrem ile iletişim kurmamda hiç sıkıntı yaşamadım. Bahsettiğim konu daha çok anlaşılmak. Evet anlaşılmak herkes gibi benim de en büyük problemim olmuştu o yıllarda. Lise yılları deyince o yaş aralığının kritik döneme rastladığını ve bu yüzden böyle hissetmiş olabileceğimi düşünebilirsiniz ama değil. Yani "kimse beni anlamıyoooorrr" , "çook yanlızımmmm" gibi şeyler söylemiyordum içimden de olsa. Tam olarak sorun şuydu ; arkadaşlarım beni anlamıyor ve anlamak istemiyordu. Kendimi ifade etmekte yetersiz değildim. En az diğer arkadaşlarım kadar başarılıydım. Ama bütün lise hayatı boyunca toplamda yarım saat sesini duymadığım arkadaşlarıma benzemiyor, çekinmeden konuşuyor tartışıyor fikrimi söylüyordum. Bu da beni bazen şakayla bazen de ciddi olarak hedef haline getiriyordu. Birşeyi olabileceği en basit şekilde anlattığınızda bile insanlar sizi anlamıyorsa ya sizinle dalga geçiyorlardır, ya konu onların düzeylerine uygun değildir ya da aptal bir toplulukla karşı karşıyasınızdır. Yok hayır arkadaşlarım aptal değildi. Konularda çetrefilli olmuyordu genellikle. Biraz dalga geçme ama daha çok beni sinir etme eylemiydi onların yaptığı. Bundan zevk alıyorlardı. Beni sinir eden anlaşılmamak değil, söyleyecek tek bir sözü olmayan insanların ilgilendikleri tek şeyin benim anlaşılmazlığım (!) olmasıydı.

Liseye kadar hep sınıf başkanı olmuştum. Okulun en sevilen ve tanınan öğrencisiydim. Okulun en yaramaz, en başarısız ama en değerli en candan insanlarıyla aynı sınıfı paylaşıyordum. İçeri zili çaldıktan sonra okuldaki tüm öğretmenlerin ve müdürün dilinde olan sınıfımızın "ölüm sessizliğini" sağlamaya çalışırdım. Baskıcı bir insan değildim oysa. Kimsenin de ismini öğretmene vermezdim. Daha o yaşlarda insanların konuşa konuşa anlaşabileceğini kavramıştım. Ben konuşurdum sınıf dinlerdi. Öğretmen masasına oturur adeta sınıfı hipnotize ederdim. Öğretmenin sınıfa girmesiyle birlikte bir kıpırdanma bir uğultu başlardı, teneffüste bu gürültüye dönüşürdü ve içeri ziliyle birlikte bir sonraki terapi başlardı. Sınıfın en başarısız öğrencilerini cesaretlendirmek, en yaramaz öğrencisine onun ne kadar zeki olduğunu anlatmak, en sessiz ve içine kapanık arkadaşlarımızın dilini çözmek gibi şeylerdi yaptığım. Bu beni de mutlu ediyordu sınıfı da. Belki de bu yüzden öğretmen olmak istedim. Belki de bu yüzden blog yazıyorum. İnsanlarla konuşmak. Konuşarak anlaşmak güzel.

Lise ve üniversitede "anlaşılamaz" sıfatı yapıştı üzerime. Anlaşılmamak beni rahatsız ediyordu. Benim rahatsız oluşum da insanları eğlendiriyordu. Zamanla alıştım tabi. Ben alışınca farkettim ki artık beni anlamadığını söylemek sınıfta "komiklik" olmaktan çıkıp "salaklık" olarak algılanmaya başlamış. İşin ilginç yanı bana sürekli "kitap okumam" tembihleniyordu. Evet bir dönem kendimi ifade edemez hale geldim. Nedenini de biliyorum. Kendimi ifade edemez hal geldim çünkü " anlaşılamadığımı" düşünmek beni geriyordu. Basit bir formülle anlatabilirim bunun nedenini. 3 kelimeden meydana gelen bir cümle düşünün. Her kelimenin 2 alternatifi daha olsun. Yani ilk kelime için toplamda 3 farklı seçenek. İkinci ve üçüncü kelimeler için de 3'er seçenek. Birinci ikinci ve üçüncü kelimelerin yerleri değişmediği halde 3x3x3= 27 farklı seçenek var aynı şeyi anlatmak için. Üstelik kelimelerin sırasını değiştirmedik daha. Bir de onu deneyelim. Özellikle basit bir kelime seçiyorum. "Ali ata bak" mesela. Burada "Bak Ali ata" , " Ata bak Ali" cümlelerinde olduğu gibi kelimelerin yerlerini değiştirsek toplamda 6x27 = 162 farklı ifade etme seçeneği çıkar ortaya. Basit bir cümlede bile. Basit ve 3 kelimeden oluşan bir cümle ve ifade etmek için 162 farklı seçenek. Eğer konuşurken anlaşılamayacağınızı düşünürseniz bu bir kaosa neden olur kafanızda. Çevremdeki çoğu insanın bir şeyi ifade etmek için tek bir cümle dahi kuramadığı bir dönemde onlara en basit ve anlaşılır şekilde anlatabilmek için onlarca cümle kurup birini seçmek durumunda kaldığım için gerçekten "anlaşılamaz" hale geldim ve bana kitap okumamı isteyen öğretmenlerimden bile daha çok kitap okuduğumu bile bile içime attım bu durumu ve zamanla alıştım. Ayrıca belirtmek isterim ki okumak, konuşmayı geliştirmez. Yazmak geliştirir. Yazmayı geliştirmenin yolu ise okumaktır. O yüzden rica ediyorum ifade güçlüğü çeken çocuklara "kitap oku" ya ek olarak "blog yaz" , "günlük tut" gibi öneriler sunun.

Geçenlerde Okan'ın programını izliyordum yine. İzlediğim ender progamlardan biridir Okan'ın haftanın 5 günü farklı isimlerle yaptığı programlar. Genelde herkes uyumuş olur o vakitte ve genelde uyku tutmaz beni gece geç vakitlere kadar. Ayrıca işlediği konular ve davet ettiği konuklar ile gerçekten faydalı ve farklı programlar yapmakta kendisi. Ve benim gibi milyonlarca gencin o anda benimle aynı şeyi izlediğini bilmek de güzel. Twitter'ın en aktif kullanıldığı ve seyircinin en fazla dahil edildiği televizyon programı olması da neden farklı olduğunun cevaplarından sadece biri. Sabahları denk gelirsem trt de Okay Karacan'ın sunduğu Spor Manşet'i izliyorum bazen de twitter'dan soru ve görüşlerimi gönderiyorum. Tek kanallı siyah beyaz dönemleri de görmüş insanlar olarak bir tv programında konukların sorduğunuz sorulara cevap vermesi ve orda kısa süreli bir beyin fırtınası estirmiş olmanız ilginç bir deneyim gerçekten. Bazen de Okan'ı izlerken yapıyorum bunu. Geçen günlerde "Alışveriş Çılgınlığı" konusu tartışılıyordu. Buna benzer bir konuyu geçen yıl üniversitede sınıfta tartışmıştık. Sınıfın tamamı paranın herşey olduğunda ve insanı mutlu etmek için tek başına yeterli olabileceğinde hemfikirdi. Hatta hoca da onlara katılıyordu. Sonra dedim ki ben de " Tamam para önemsizdir diyemeyiz ama dediğiniz gibi herşey de değildir. Para yaşam standardını yükseltir ama yaşam kalitesinde başka faktörler de söz konusudur. Yaşam kalitesi ile yaşam standardını birbirine karıştırmayalım." Tabi bazıları katıldı bana ama çoğu örnek ver deyince ; Mesela Ali Ağaoğlu kadar zengin olsanız onun gibi mi yaşamak ister misiniz ? Onun kafasında yaşamak karşılığında size onun ki kadar para verilse kabul eder misiniz? Sizce Stephen Hawking kaliteli bir yaşama sahip mi? Ben cevap vereyim. Türkiye'nin en zengin adamı olma imkanı verilse bile bir başkası gibi yaşamak istemiyorsunuz. Siz o kadar zengin olsanız daha farklı şeylerin peşinden gidersiniz, daha farklı hayalleriniz var. Siz bu hayalleriniz için zengin olmak istiyorsunuz. Neden bir deli zengin olmak istemiyor. Çünkü hayalleri yok. Kimse zengin olmak karşılığında hayallerini vermez. Daha faydalı işler için harcarsınız o serveti, farklı hizmet alanlarında iş yaparsınız, dünya turu belki, belki okullar, yoksullara yardım, sokak hayvanları için projeler, kendi eğitiminiz.. uzar gider.. Kimse " onun kadar zengin olsam" dediği insanın kafasında yaşamak istemiyor haksız mıyım ? Çünkü para, yaşam standardını yükseltir sadece. Daha iyi imkanlar verir. Oysa yaşam kalitesi için para; sevgi gibi, aşk gibi, evlat gibi, eğitim gibi, kültür gibi, doğruluk, mutluluk, arkadaşlık, dostluk gibi sadece bir faktördür. Herşey değildir. Sadece sağlık bile kalite için yeterli değildir. Stephen Hawking bir dakika konuşabilmek için saatlerce hazırlık yapıyor. O kadar hasta ama mutsuz mu ? Ayrıca paraya ihtiyacı olmadığı halde para onun için bir şey ifade etmiyor. Mutlu çünkü başarılı. Çünkü dünya ona saygı duyuyor " dedim. İkna olmuştu herkes. Ve geçen gün programı izlerken bu konuşmayı hatırlatan bir atmosfer oluştu birden. Ben de yazdım. " Hayat kalitesi ile hayat standardını birbirine mi karıştırıyoruz acaba?" diye. Bu bir eleştiri değildi. Suçlama felan da değildi. Genel olarak konuşmuştum ama Okan sürekli eleştirilmekten olacak paranoyak bir tavır sergiledi. Olayı eleştirilmek olarak algıladığı için basite indirgeyemedi ve azıcık devreleri yandı gibi. Allah'tan konuğu yetişti imdadına. Kendimi uzun zaman sonra yeniden anlaşılmaz biri olarak hissettim. Ve ilk kez bu kadar insan önünde "anlaşılamaz" damgası yedim :) Hayır kasma bu kadar Okan. Sakin ol. Eleştirmek istesem "adama bak burnunu karıştırdı" derdim. Değil mi ama ?







Sakin olaydı iyiydi.
Read On 23 Yorum

Ali Farka Touré

Cuma, Ocak 27, 2012


Müzik dinlemeyi severim. Özellikle uzun yol seyahatlerinde ve bisiklet sürerken ve uyurken ve ders çalışırken ve insanları duymamak istediğimde. Ama müzik kültürüm yok denecek kadar azdır. Bakmayın burda bildiğim, sevdiğim, dinlediğim bir kaç grup ve sanatçıdan bahsetmiş olduğuma. Başından sonuna ezbere bildiğim şarkıların sayısı 3 ü geçmez. Ama iyi dinleyiciyimdir. Keşke bir müzik aleti de kullanabilsem. Gitar çalmak istiyorum mesela, ama zaman ayırmam gerek ona ve bunun için biraz beklemeliyim. Özellikle zaman ayırmam gerekmeyen bir müzik aleti ile deniyorum arada bişeyler ama galiba onun için de iyi bir eğitim almam lazım. Mızıkadan bahsediyorum.



Neyse müzik dinleme konusuna dönelim şimdi yine. Dinlediğim müzikler de garip benim. Huzur veren seslerin peşindeyim daha çok. Cem Adrian'ı görmezden gelirsek bu dediğim tamamen doğru. Mesela o kadar müzik dinleyen biri olmama rağmen "Fatih bilgisayarında bi sürü müzik var bana bi cd yapar mısın , ya da şu flash belleğe iyilerinden atar mısın ?" dediklerinde onların dinleyebilecekleri 5 parça bulamıyorum. Zaten "iyilerinden atar mısın ?" nasıl bir istektir anlamam. Neye göre iyi ? Kime göre ? Herkesin müzik zevki farklıdır. Anladım ki benim ki daha bir farklı. Mesela şu Ayna programında Afrika ülkeleri tanıtılırken arkada çalan müzikler beni benden alır. Bugün de size en sevdiğim ve en çok dinlediğim Afrikalı bir sanatçıdan bahsetmek istiyorum. Farklı şeyler dinlemek lazım cancağızım.



Ali Farka Toure'yi ne zamandan beri dinliyor olduğumu tam olarak bilmiyorum. Uzun zamandır bıkmadan usanmadan tekrar tekrar dinleyebildiğim ender sanatçılardan. Nice parçalar bilirim sevip sonra aşırı dozda dinlediğim için bıktığım ve şimdi duyduğumda mide bulantısına sebep olan. Ama Ali Farka Toure'de farklı bişeyler var. Size hayat hikayesini anlatacak değilim. Bir kaç küçük ayrıntı vermek dışında sadece "bi dinleyin bakalım" demek için yazıyorum bu yazıyı. Bi deneyin bi ayağınızda görün diyen satış elemanı gibi "bi dinleyin. Bi kulağınızda görün" diyorum.




Avrupa'nın eskiden olduğu gibi hala Afrika'ya olan hastalıklı bakışı yüzünden Afrikalı sanatçıların Avrupa'da başarılı olması eskiden olduğu gibi hala çok zor. Ali Farka Toure bu ön yargıyı bir nebze olsun yumuşatmıştı. Ondan sonra insanlar Afrika'da da sanatçı var orda da sanat var demeye başladı. Dikkatleri kara kıtaya çekmeyi başardı kısacası.


On çocuklu bir ailenin sonuncusu ve bebekken ölmemeyi başarmış tek çocuğu. Zor şartlara rağmen inatla hayata tutunmuş olması ailesinin ona gücü ve inatçılığı simgeleyen "eşşek" anlamına gelen "Farka" lakabını takmasına neden olmuş. Asıl adı Ali İbrahim Toure. Anlaşıldığı üzere Müslüman. Ve bu yüzden hak ettiği kadar ünlü değil. Mesela Türkiye'de bile çok bilinmez. Ailesi geleneklere çok bağlıymış ve geleneklere göre bir kişinin müzikle uğraşması için mutlaka müzisyen çocuğu olması gerekiyormuş. Ama o dışlanması pahasına müzikle uğraşmış. Önce ülkesinde sonra Batı Afrika'da ve nihayet Avrupa'da keşfedilmiş. Ama Avrupa'da müziği sanat değil sadece eğlence olarak gören ve sömürgeci davranışlar sergileyen insanlar yüzünden ülkesine dönmüş ve müziğe "çiftçi" kimliğinin gerisinde devam etme kararı almış.




Onun hakkında bildiğim bir kaç şeyi daha paylaşırdım aslında ama o bilgileri de içine alan harika bir tanıtım yazısını paylaşmak istiyorum sizinle. Bunun için tam buraya tıklayın . Ve çok severek dinlediğim bir sanatçıyı ve harika parçalarını en az benim kadar tanımış olun.
Read On 12 Yorum

Restoration Hardware

Salı, Ocak 24, 2012

Sağ tarafta kategoriler arasında tasarım da yer alıyor olmasına rağmen uzun bir zamandır ilk başlardaki sıklıkta paylaşımlar yapamıyorum bu konuda. Paylaşmıyorum dediysem arada bir merak edip araştırmıyorum da demedim. İlginç birşeyler bulmak istiyorsanız ilginç şekillerde aramanızı öneririm size. Ben hep öyle yaparım. Google tabiki en önemli aracımız bu aramada. Ama kalkıp google'a "tasarım" veya "design" gibi klasik arama sözcükleri yazasanız muhtemelen daha önce gördüğünüz veya birilerinin bulup ortaya çıkardığı şeyleri bulabilirsiniz. Ama bu kelimelerin eş anlamlılarını farklı dillerdeki karşılıklarını kullanırsanız , kullandığınız kelimenin farklılığı dereceisinde farklı sonuçlara ulaşırsınız. Mesela "tasarım" diyeceğinize italyanca "progettazione" , Hırvatça "dizajn" , Portekizce "projeto" , Baskça "diseinua", Felemenkçe "ontwerp" deyin ve arayın. Bu başlangıçla daldan dala atlayın ve "evreka" diyene kadar gezinin. İşte böyle yaptım yine geçen gün. Baskça'dan yola çıktım ve nasıl geldiğimi bilmiyorum bu mobilya mağazasını buldum. O aralar paylaşmaya vakit bulamamıştım ama Kediler ve Kitaplar blogundan veya Pek Güzel Şeyler blogundan tanıyor olabileceğiniz Çavlan'a söyledim burayı. Biraz morali bozuldu tabi :) Benim hiç böyle çalışmam olamayacak Fatih dedi durdu. Kendini zor toparladı. Burada bahsetti kendi blogunda. Ama ben de paylaşmak istedim. Aslında söylenecek çok şey var ama benim şimdi çıkmam lazım. Verdiğim linkten iyice inceleyin. Depresyona girmenize gerek yok. Eğer yeterince uslu durursanız cennette bunları görebilirsiniz.













Daha fazlasını isteyin.
Read On 10 Yorum

Savaş Sanatı | Sun Tzu

Cumartesi, Ocak 21, 2012

"Savaş kötü bir şey . Bu yüzden sanatla yanyana kullanılması bile kulak tırmalıyor. Bu da yetmiyormuş gibi sanat olarak ifade edilmesi kabul edilemez" diyebilirsiniz. Savaş kötü birşey evet. Bu yüzden kulak tırmaladığı da doğru ikisi yanyana kullanılınca. Ama savaşmak kötü müdür tartışırız. Mesele ne için savaştığın çünkü. Onurun , şerefin, özgürlüğün , geleceğin, vatanın için mi savaşıyorsun yoksa petrol, sömürge toprakları veya değerli madenler vs için mi ? Demokrasi götürmek bahanesiyle mi savaşıyorsun, bağımsızlığını kazanmak için mi? Savaşın kendisi savaşmaktan daha kötüdür bence. Ayrıca savaş dünyanın en eski geleneği. En çarpıcı gerçeği. Çağlar kapatıp açan, ülkeler yıkıp kuran uluslararası bir töre. Resmi bir cinayet.

"Okumak Aptallıktır" diye bir kitap olabilir mi ? Okumanın yerden yere vurulduğu, okuyanlara hakaretler edildiği bir kitap ? Sonuçta kendisi de bir kitap olduğu için ve kendi okuyucularını da "aptallıkla" itham ettiği için.. Bu kitap öyle bir kitap işte. Evet Savaş kötüdür ama böyle böyle savaşılır diyen bir kitap. Savaşmayı bir sanat olarak ele alırsanız daha az insan kaybedersiniz demek istiyor aslında. Kısaca mecbur kalındığında nasıl daha az kayıpla savaşın kazanılacağını anlatıyor.

Peki ben neden okudum ? Sonuçta savaşmıyorum. Savaş kararları alacak pozisyonlarda olmayacağım da ortada. Savaşmak platonik bir hobim de değil. Neden okudum peki ? Öncelikle bu kitap her ne kadar savaş stratejilerini anlatıyor olsa da iş dünyasının da bu stratejilerden çıkaracağı dersler var. Hatta futbol, siyaset, ekonomi ve daha bir çok alanı etkilemiş ve etkileyebilecek bir kitap "Savaş Sanatı" . Ama şu an için tüm bu saydıklarım da bu kitabı okumam için sebep olamaz. Ne futbolcuyum ne teknik direktör. Futbol hakemliğine de devam etmeme kararı aldım zaten. Arada bir halı saha maçları ve La Liga dışında futbol ile alakam yok. Sonra iş adamı olmak gibi hayallerim de yok, iş dünyası da uzak bana. Siyaset desen benden uzak olsun. Peki Fatih neden okudun? Çünkü merak ettim. Çünkü bu kitap binlerce yıllık bir kitap. Çünkü bu kitap eskiden sadece generaller ve devlet yöneticilerinin ulaşabildiği bir kitapmış. Bu yüzden ilgimi çekti ve okudum.

Kitabın yazılış tarihi tam oalrak bilinmemekle birlikte yaklaşık 2500 yıl öncesine ait olduğu düşünülüyor. Sun Tzu dünyanın ilk köşe yazarı değil elbette. Adam tecrübelerini payşamış bir general bir devlet adamı ve aynı zamanda filozof. Bu kitap şimdilerde çok satılıyor olabilir, herkesin ulaşabileceği bir kitap olabilir ama eskiden öyle değilmiş işte. Kitap ve içindeki stratejiler binlerce yıl sıkı şekilde korunmaktaymış. Yani zannedilmesin ki bu başyapıt dünyanın ilk bestseller kitabı. Ama şimdi öyle mi ? Hala dünyanın bir çok ülkesinde askeri okulların temel kitabı olarak okutuluyor, üniversitelerde ders olarak işleniyor , bir çok iş alanında çalışanlara verilen eğitimlerde kaynak olarak gösteriliyor ve eskide olduğu gibi devlet adamlarının başvurduğu bir eser olma özelliğini koruyor. Her yıl askeri akademilerde bu kitapla alakalı seminerler düzenleniyor.

Okurken 2500 yıl önceki öğretilerin nasıl hala geçerliliğini korumakta olduğunu gördüm ve günümüzdeki karşılıklarını düşündüm bu taktiklerin. Basit ama geçerliliğini koruyan bu öğretiler aslında hayatın her alanına uyarlanabilir. Çin'in en çalkantılı ve zor zamanlarında generalliğini yapmış ve statejileri sayesinde ( Türklere karşı) önemli, zaferler kazanmış Sun Tzu'nun tecrübelerini aktardığı bu kitap her ne kadar savaşa yönelik öğretiler gibi dursa da bilim, sanat, ticaret, spor, siyaset gibi pek çok alanı doğrudan etkilemiş. Bir çok ünlü şirketin Ceo'sunun başucu kitabı olmuş. Sezar'dan Napolyona, Hitler'den Mao'ya bir çok lidere yol göstermiştir.

Kitapta zafere ulaşmak isteyen komutanın sırasıyla izlemesi gereken ve birbiriyle bağlantılı olan 13 durumdan bahsediliyor. Bunlar ; Savaş İçin Planlama, Maliyet, Savaşta Strateji ve Kuşatma, Taktik, Kuvvet, Gücün Kullanımı, Savaşta Manevra, Taktiksel Değişim, Orduların Yönetimi, Arazi Faktörü, Arazide Dokuz Zemin, Yangın Çıkartma ve Casusluk/İstihbarat.




Şimdi kitaptan altını çizdiğim bir kaç maddeyi paylaşmak istiyorum sizinle ;

- Askeri harekatlarda şekilsizlik önem taşır. Büyük komutanlardan biri bir zamanlar "En iyi harekat beklenmeyen; en iyi plan bilinmeyendir" demiştir.

- Çok önceleri Hunlarla savaşırken pek çok askerin parmakları donarak koptu, yine pek çok asker güneyli kabilelerle savaşırken vebadan öldü. Çünkü bu harekatlar kış ve yaz mevsiminde yapılmıştı.

- Düşmanın hazırlıksız ise seni beklemiyorken saldır kazanırsın. Savaş sanatlarının esası budur. Gizli tut açığa vurma.

- Yerli rehberler esir alınabilir ya da orduya katılabilir, fakat en doğru olanı belirli bir bölgeden olmayan profesyonel izcilere sahip olmaktır.

- Düşmanları rahat olduklarında onları yormak, iyi beslendikleri zaman aç bırakmak ve dinlendikleri zaman da harekete geçirmek mümkündür.

- Düşmanını ne kadar çok savunma yapmaya sevkedersen onu o kadar zayıflatmış olursun.

- Savaşta bir gücü bir kere yakaladığın zaman, korkak bile cesurlaşır. Adamlarını yeteneklerine göre seçmeli ve onlara uygun sorumluluklar vermelisin. Cesur savaşır, dikkatli nöbet tutar, zeki haberleşir. Kimse yararsız değildir.

-Hükümet galeyana gelip orduyu seferber etmemelidir, askeri liderler öfkeye kapılıp savaşa yol açmamalıdırlar. Kızgınlık sevince, öfke neşeye dönüşebilir, fakat yıkılmış bir ulus varedilemez ve ölüler yaşama döndürülemez

-Savaşta başarı, önceden hesaplama ve planlama yapan, düşmanını ve araziyi tanıyan, kendi yeteneklerini ve sınırlarını bilen, birliklerinde üstün moral sağlayan, düşmanını aldatabilen, çatışmada gereken yerde yoğunlaşan ve hızlı hareket eden tarafın olacaktır.

-Savaşmaksızın başkalarının ordularını altetmek, hünerlerin en iyisidir


Bu kitabın bana ne faydası olacak ki demeyin bile. Alın okuyun ve sonra size ne faydası olduğunu düşünün.

Bir söz de ben söylemiş olayım. Fd 'nin öğretisi olsun bu da :)

- Savaş bir sanattır ve bu sanatı bilmezseniz savaşmak mecburiyetinde kalırsınız.

Read On 7 Yorum

Anne- Çocuk - Banyo

Pazar, Ocak 15, 2012

Geçen gece İrma'nın Zaman Tüneli başlıklı yazıma yaptığı yoruma uzuuunca bir cevap vermek istemiştim ama cepten binbir zahmetle yazdığım onca şeyin avea'nın yine çekmiyor oluşu sebebiyle heba olmak üzere olduğunu görünce yazdıklarımı bir post-it'e geçirdim daha sonra yazmak için. Çünkü aynı şeyleri yazmak zor oluyor çoğu zaman. Neyse işte baktım cevap harbiden uzunmuş ve üstelik ben bunlardan bahsetmek istiyordum ilerde ; dedim yorum değil post olsun bari. Eklemeler düzeltmeler yaptım size bir post çıkarttım.

Önce mevzuyu hatırlayalım.



Şimdi bu küçük çocukların banyo olayı çok mühim. Herkes bir zamanlar çocuktu, hatta hala çocuk olan 2 buçuk milyar insan var. Yani bir şekilde bu dünyaya gelmiş her insan az sonra söyleyeceklerimden bihaber olamaz. Keşke annesinin karnında dünyaya gelmek için sabırsızlanan Fetuscanlar hatta yıllar sonra bir araya gelip bir insan olacak vitaminler, mineraller, tüm organik ve inorganik maddeler de beni duyabilse de nasıl bir annenin kucağına doğacaklarını öğrenseler.

Dünyanın dörtte üçü su bildiğimiz gibi. Mantıken bir canlının sudan korkacak bir fıtratla yaratılmış olamayacağı aşikar. Zaten bebeklerin yetişkin insanlar gibi yüzebildiği de Mavi Göl filminden beri herkesin bildiği birşey. Yani nasıl olur da bir çocuk kısa bir süre içerisinde kuduz belirtileri gösterir şekilde sudan korkabilir. İşte şimdi size hidrofobinin nedenlerini anlatıyorum iyi dinleyin.

Çocuk suyun rahatlatıcı özelliğini, yumuşaklığını daha doğmadan önce öğrenmiştir ve dünyada da ilk görüşte aşık olur suya. Eğlencelidir bir kere, sıçratılır, kafaya boca edilebilir, temizdir, sesi de güzeldir. Ama bişey olmuştur, garip bir durum söz konusudur, suya bişey olmuştur, üstünden buharlar yükselmektedir. "WwaaW !" der çocuk içinden. "Çok egzantriiiiiik...Çok mistik laaaağnnn" der. Birazdan olacaklardan habersiz. Ya arkadaşlar ben o birazdan olacak şeyleri geçmek istiyorum. Yüreğim el vermiyor. Büyüsün biraz hadi. Bi anda büyüsün. Filmlerdeki gibi. Yazık :(

Çocuk neredeyse okul çağına gelmiştir. Kirlenmek reklamlardaki gibi güzel olamamıştır onun için. Çünkü kirlenirsen annen sana temizlenmek cezası verir. Temizlik su olmadan olmamaktadır. Su sıcak olmadan temizlememektedir. Pazar günü Allah'ın kadınların çamaşır ve çocuklarını yıkaması için özel olarak yarattığı bir gündür çocuklar için. Pazara yaklaştıkça tedirginlik artar. İştahsızlık baş gösterir. Son gün titremelere yol açar. Kalp atışları hızlanır. Terleme başlar. Genellikle saati bellidir banyonun. Çocuk önceden bilir. Zaman daralır. Son saate girilir. Çocuk kimysal olarak banyodan önce pozisyonunu almaktadır. Birazdan başkalaşım geçireceğini sanmaktadır. Banyodan önce ve banyodan sonra şeklinde hayat iki bölüme ayrılır. Tükürük bezleri iflas eder. Ağız kuruluğu ve yutkunamama problemi yaşanır. Vücuttan sıvı bir şekilde atılacaktır ama. Bu dengeyi sık sık tuvalete gitme ile sağlar.

Kaçış yoktur. Banyonun çocuk açısından nasıl geçeceği annenin kazağı çocuğun başından nasıl çıkardığından anlaşılır. Annenin psikolojisi bu süreçte çok önemlidir. Çocuk sızlanıp annenin kafasının tasını attırmak istemez. Çünkü çocuk birazdan kendi kafasının, annesinin elindeki tasın altında olacağını bilir. Kazak kulaklarını koparacak kadar acıtır ama acı içine atılır. İçine ağlanır. Dudaklar büzüşür. Gözler dolar. Ama ses çıkarılmaz.

Anneden önce koşulup gidilse de hiçbir zaman şartları lehine çevirmeye yetecek kadar yalnız kalamaz çocuk banyoda. Kürsüye oturur ve bekler. Göz bebekleri büyümüştür. Bir musluktan sıcak bir musluktan soğuk su dolar kovaya. Ama neden sıcak daha çok açılmıştır. Bu noktadan sonra susmanın bir anlamı yoktur. Çirkefliğe başvurulur. Sıcak musluğuna el uzatılıp kısmaya çalışılır ancak kafaya geniş metal tas yenilince geri çekilir o el. Çocuk zaten en savunmasız haliyle annenin elleri arasındadır. O yaştaki çocuk kime nasıl yalvaracağını henüz bilmediği için kısık sesle "nooolur çok sıcak olmasııın!" der. Ama olur. Sıcağın alası olur hem de. Öyle ki çay demlesen demlenir. Zaten anne için bir bulaşıktan kir nasıl çıkarılıyorsa bir çamaşırdan bir yağ lekesi nasıl sökülebilirse çocuktan da kir öyle çıkarılır öyle sökülebilir. Anne, "banyo yaptırmak" adı altında bir haftalık stresini atmaktadır orada.

Anneleri o suyun sıcak olduğuna inandırmak için banyoda geçen sürenin yüzde 87'sinde ağlamak , zırlamak, ve yalvarmak gerekir. Kalan sürede ılık suyla yapılan banyo "çevireyim yanmasın" düşüncesi ile yapılmıştır. Yüz göz sabunlandıktan sonra kovaya sucak su ilave edilmesi ihtimalidir çocukları ileriki hayatlarında paranoyak yapan. Ayrıca anneler için çocuğun yüzü gözü ağzı burnu ile kıçı arasında hiçbir fark yoktur. Aynı kuvvetle, aynı basınçla aynı saldırgan tavırla yapılır bu iş. Sabunun beyne doğru ilerlediğini acıyla hisseden çocuk, yer yer kaybetmiş olduğu derisine dökülen kaynar suyla tüm diğer acılarla birlikte burnundaki sızıyı da unutur. Suyun sıcaklığı ile çıkan kir arasında doğru orantı olduğuna inanan annenin saç kökleri ile de bir alıp veremediği vardır. Son durulama da atlatılırsa yaşam devam edecektir. Fakat hala hayati tehlike geçmiş değildir.O su öyle bir sıklıkla ve tazyikle çarpılır ki surata; önündeki bir kaç dakika boyunca nefes alamayacağını anlayan çocuk bir miktar sabunlu suyla birlikte ciğerlerini havayla doldurur.

Ama biter. Ve kimse ölmez. Çocuk bir kaç saat kendine gelemez. Ailenin üvey çocuğu olduğunu düşündüğü bir kaç saatten sonra hayat normale döner. Bu döngü yıllarca devam eder. Bence bir çocuğun tek başına banyo erişkinliğine gelmiş olması kutlanacak bişeydir. Hatta tek başına banyo yaptığı ilk gün, her yıl coşkuyla kutlanmalıdır da.


Ve size ŞUNU izletme güzelliğini de yaparak gidiyorum buralardan. Güzel bir nostalji oldu diye düşünüyorum. Hoşçakalın.
Read On 21 Yorum

Zaman Tüneli

Cuma, Ocak 13, 2012

"Annesi tarafından kazağı çıkarılırken kulakları ağrımış ve tırnakları hep haddinden kısa kesilmiş tüm çocukların da yeni yıllarını kutlamayı unutmayalım"

Pazar, Ocak 02, 2011

Her zaman kabustan uyanılmaz.Bazen kabusa uyanırsın.

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Ve yalancı kime denir bilir misin ? Dün aşık olduğunu söylediği birini bugün daha fazla sevebilene.
Cuma, Ocak 07, 2011

Uykusu gelmeden yatağa gönderilmiş ve uyumaya zorlanmış bir çocuk gibiyim her güneş battığında.

Pazartesi, Ocak 17, 2011

'Yalın'ız. Yalnızca 'yalnız' değil.

Salı, Ocak 25, 2011

Hayat her ne kadar berbat olsa da şöyle bir gerçek var ki kaldırımdaki tüm çizgilere basarak yürümek, hiçbirine basmadan yürümekten daha kolay.evet.

Pazar, Ocak 30, 2011

Sevdiğimi bil diye konuşmuştum.Sevmeyi bildiğin için susuyorum.

Pazar, Şubat 06, 2011

Bazen bazı şeylerin değerini kaybedince anlarsın bazen de değerini anlayınca kaybedersin.

Cumartesi, Şubat 12, 2011

Hızla geçip giden bir arabanın arkasından sürüklenen boş teneke kola kutusu gibi mi görünüyorum hızla giderken arkana baktığında.

Pazartesi, Şubat 21, 2011

Titrek sessizliğin çınlatır kulaklarımı.Bilmem iyi mi susarsın kötü mü susarsın hakkımda?

Cuma, Şubat 25, 2011

Birisine bir şeyi kırk kez anlattığın halde anlamıyorsa o kişi ya aptaldır yada aşık

Perşembe, Mart 17, 2011

Sussam dinler misin beni ?

Perşembe, Nisan 07, 2011

Bazen bu dünyanın cehenneme gitmeden önce çıkan bir tür "kelime doğrulama" olduğunu düşünüyorum. Resimdeki ifadeleri kutucuğa doğru yazanlar direk cehenneme !

Cuma, Mayıs 20, 2011
Read On 13 Yorum

Beyin Göçüğü

Çarşamba, Ocak 11, 2012

Size de oluyor mu bazen bilmiyorum. Şimşek çakar gibi bir fikir gelir aklınıza ama aynı anda yok olup gider. Söner ya da kaçar herneyse. O fikri düşünmeye bile fırsat bulamamışsınızdır. Avuçlarınızın arasından kayıp gitmiş gibidir. Neydi bu şimdi dersiniz. Emin olduğunuz tek şey az önce yanıp sönen şeyin "harika" olduğudur. Öyle hissedersiniz. Milisaniyeler içinde gerçekleşmiş bir " doğuş-batış" olayına şahit olursunuz. Ne hakkında olduğunu bile tahmin edemediğiniz bir buluştur. Zorlarsınız zihninizi, o fikrin geri gelmesi için ama olmaz . Artık gitmiştir. Bir süre aklınızı meşgul eder bu "kayıp parlak buluş" ama bakarsınız ki olmuyor,; boşverirsiniz.

Aslında bence o parlak fikir hiç gitmiyor. Belki de karşımıza dikilip "Hadi ama az önce buldun beni. Bak işte tam karşındayım. Görmüyormusun ? Duymuyor musun beni ?" diye bağırarak söyleniyor bize. Ama artık göremiyor duyamıyoruz onu. O fikir ile biz farklı boyutlardayız. Aynı ortamda daha önce çekilmiş bir video oynatılıyor sanki plazmada. Ve biz o anda orda olmayıp plazmada gördüğümüz insanlara sesleniyoruz. Tıpkı o fikrin bizim karşımızda bize seslenmesi gibi. Duyamadıkları gibi duyamıyoruz. Göremedikleri gibi göremiyoruz. Peki o bir an parlayan, şimşek gibi çakan buluş nasıl görünüyor bize? İşte o da benimle farklı boyutlarda olan bir cevap. O sorunun cevabı da benim karşımda çırpınıyor belki ama ben göremiyorum.

Aklımız almıyor bir çok şeyi. Aklımızın aldığı ancak açıklamak için yeterli dil becerisine sahip olmadığımızdan çöpe giden şeyleri de hesaba katarsak çok çok az şeyle duygularımızı ifade ediyor, konuşuyor, para kazanıyor veya bilgiçlik taslıyoruz. Oysa neredeyse hiçbirşey bilmiyoruz. Oysa bize öğretilenler, öğrendiklerimiz, söylediklerimiz... hepsi toplamda beş para etmeyecek kadar az , eksik ve yanlış.

Kelimelerimiz kadar geniş düşünebiliyoruz değil mi ? Paramız kadar harcama yaptığımız gibi. Mesela çok az ingilizce bilen birinden ingilizce birşeyler söylemesini istesek muhtemelen aklından geçenleri bile yüzde doksan bilebiliriz. " My name is falan filan" . Dikkat edin ne söyleyeceğini değil ne düşüneceğini bildik. Çünkü hangi kelimeleri bildiğini de tahmin edebiliyorduk. Günlük hayatta da konuşabileceğimiz şeyleri düşünüyoruz, ifade edebileceğimiz şeyleri hayal ediyoruz. Elimizde bir torba var. İçinde de kelimeler. Ve biz elimizdeki torbadan çıkarabileceğimiz cümleler düşünüyoruz sadece. Hangimiz hiç anlamadığımız cümleler kurarız kendi kendimize. Mesela günde kaç defa hatta haftada kaç defa birşeyleri anlatmak için kelimeler bulamadığımız olur. Çok az değil mi ? Kelimeler düşüncelerini aktarmakta, kuru fasulyelerden resim yapmak istediğindeki kadar özgürlük tanır insana. Peki bizim beynimiz çoğu saçma sapan anlamlara sahip bir kaç yüz kelimeyi uygun şekilde yanyana getirmekten fazlasını yapamayacak kadar basit mi ? Elbette değil ama malesef kelimelerimizi zorlayacak kadar zorlamıyoruz beynimizi. Başımız ağrıyor çoğu zaman. Yorgun hissediyoruz veya bizi bu şekilde yoran insanlara kızıyor onlardan uzaklaşıyoruz. Nefesimizin yettiği kadar derinine dalabildiğimiz bir deniz ve kelime dağarcığımız kadar geniş ciğerlerimiz var bizim. İfade özgürlüğü sadece başkalarının düşüncelerimiz üzerindeki baskısının kaldırılması değil aynı zamanda kafamızın içinde ifade edemediğimiz şeylerin bileklerine bağladığımız zincirlerin de kırılmasıdır.

Şimdi en başa dönelim. Bir anda parlayıp kaybolan fikir demiştik. Neden kaçıyor neden kayıp gidiyor avuçlarımızdan ? Ve neden geri getiremiyoruz. ? Çünkü yeterli kelime bulamayınca zihin fikri "yok" sayıyor. Sigortası atıyor zihnimizin ifade yetersizliğinden. Error veriyor bir anlamda. Kelime yetersizliğinden atıl kalmış ne çok buluş var zihnimizde kimbilir. Ve açıklanmayı bekleyen ne fantastik hayaller. O yüzden diyorum ki gelişen, büyüyen ve üreten bir toplum olmak istiyorsak önce "konuşmayı" öğretmemiz lazım çocuklarımıza. Okumayı sevdirmemiz. Kendilerini daha iyi ifade edebilmelerini sağlamamız lazım. Özgürce düşünebilmelerine imkan vermeliyiz. Beş şık arasındaki doğruyu bulmayı değil kimsenin bilmediği için şıklara koyamadığı doğruları ortaya çıkarabilmeyi öğretmesi lazım eğitim sistemimizin.

Ohoooo kime diyorum ben.
Read On 4 Yorum

Travma | Steve Hamilton

Cumartesi, Ocak 07, 2012

Bu kitabı İstanbul' da tramvayda yaşlı bir kadının elinde gördüm. Merak ettim. Çünkü benim çevremde o yaşta toplu taşıma araçlarında kitap okuyan kimse yok. Evet hiç rastlamadım böyle bir tabloyla. Hoşuma gitti. Üstelik ismi de kapağı da ilgi çekiciydi. Memlekete trenle dönmeyi daha önceden planlamış olduğum ve uzuuuun süreceğini bildiğim için kitap ve kitaplar almayı da düşünüyordum. Tren biletini alışım ile tren saatim arasındaki iki saatlik zaman diliminde kendimi bir koşu kitapçıya yolladım. İki güzel kitap aldım. Biri daha önce bahsettiğim "Matt Haig'in Ölü Babalar Kulübü" biri de bugün bahsediyor olduğum "Travma". Tren yolculuğum 28 saat sürmüş, bu sayede okumaya başladığım ilk kitap olan "Ölü Babalar Kulübü" nü bitirebilmiş hatta "Travma" dan da 80 sayfa okuyabilmiştim.

Travma geçen yıl (2011 de geçen yıl oldu hey gidi) ödül almış bir kitap. Gizem dalında verilen bir ödül olan Edgar Ödülüne layık görülmüş. Kitabın yazarı Steve Hamilton ve orjinal adı ; The Lock Artist. İsminin böyle değiştirilmiş olması bence Türkiye'deki satışları olumlu etkilemiş olmalı. Kitabın kapağına gelince ben çok beğendim. İlknur tasarladı diye demiyorum gerçekten güzel olmuş. Sil Baştan, Zaman Çarkı, Saplantı , Kızıl Gerdan , Pusu , Öfke Tuzağı , Aklından Bir Sayı Tut ... ve daha bir çok Bestseller kitabın kapak tasarımını da yapmış ve kitapların başarısına büyük katkı sağlamıştır kendisi. Sil Baştan kitabı için ; "Bu kitabın kapağı bana ait :) afişleri eleştirdiğin gibi bunu da eleştirme" şeklindeki tehditlerinin bu kitabın kapak tasarımını çok beğenmiş olmamla hiç alakası yok hayır. Orjinalinden daha orjinal bir kapak olmuş tebrikler.

Kitabın içeriğine gelince... İsmine bakınca psikolojik, kapağına bakınca gerilim-polisiye-macera kokuyor. Ama kimin aklına bu kitabın çok güzel bir aşk hikayesini de barındırdığını düşünebilir ilk bakışta. Anlatım şekli, kitabın akıcılığı, kurgu ve ayrıntılar çok iyi.. Kesinlikle farklı bir tarzı var bu yazarın ve kitap özgün bir konuya sahip. Eleştirilerim ise sonunun daha güçlü ve etkili olabileceğiyle sınırlı. Film olur mu ? Olabilir ama sinemaya uyarlanması en zor kısmı kitapta geçen güzel aşk olacaktır. orayı iyi yansıtabilirlerse muhteşem bir film olur.


Yaşadığı bir travma sonucu on yıl boyunca tek bir kelime konuşamayan bir çocuğun genç olma hikayesi aslında bu. Üstelik öyle bir zaman ki bu sessiz dönem başına gelenlerin en temizi ve basiti "aşk". Konuşmaya en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde sadece susan bir kilit sanatçısı. Hani Einstein'ın bilime ilgisi 5 yaşında hasta yatağında yatarken babasının kendisine verdiği basit bir pusula ile başlıyordu ya işte Mike'ın da her türlü kapının veya kasanın kilidini tereyağından kıl çeker gibi bir çırpıda açma yeteneği, küçük yaşta amcasının bozuldu diye değiştirdiği bir kapı kilidini Mike'a vermesi ile başlıyor. Bu kilidin içini açıp sorunu buluyor ve tamir ediyor dahası aslında ne kadar basit bir mekanizmaya sahip olduğunu farkediyor. Böylece Mike'ın kilitlere olan merakı artıyor ve çok daha zor kilitler üzerinde çalışıyor. Bu yeteneği farkedilince başı beladan kurtulmuyor tabi. Gerçekte asla bir hırsızlık yapmıyor . Sadece farklı farklı insanların, grupların, mafyaların kendine gösterdikleri kilitleri açması karşılığında bir miktar para alan dilsiz bir çocuk olarak görüyor kendini. Ama bir gün içerdeyken yakalanıyor. Her gün malikanenin sahibinin verdiği görevleri yerine getirmesi karşılığında cezası affedilecek olan Mike, ev sahibinin kızına aşık olunca işler karışıyor. Kız onu korkunç bir hırsız olarak görürken... ve ona herşeyi açıklayabilecek cümlelerin tek bir kelimesini ağzından çıkaramazken..


Devamını merak ettiyseniz okuyun. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bakalım başkaları ne demiş ;

“Sözcüklerle tarif edilemeyecek kadar derin.”
New York Times

“Müptelası olacaksınız.”
Booklist

“Bu kitap insanı içine çekiyor.”
San Francisco Book Review

“Uzun zamandır bu denli büyüleyici bir kitap okumamıştım. TRAVMA cesur, gerçekçi ve dolambaçsız okunacak, hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman.”
Michael Connelly
Read On 15 Yorum

Zat-ı Zıt

Perşembe, Ocak 05, 2012

Sizi her daim destekleyecek size her daim hak verecek ve fikirleri sizinkiyle aynı olup sizi hiç eleştirmeyecek arkadaşlarınızı çok sevin ama onlarla bir işe girişmeyin. Komşu olun hatta ev arkadaşı olun ama beraber çalışmayın. Birşeyler öğrenmek, kendinizi geliştirmek dahası bir iş yapmak , çalışmak istiyorsanız eğer " dinlemesini bilen, saygılı, medeni, tartışmasını bilen ama size zıt" birini bulun. Teoride ikincisinin doğruluğunu kabullenebilirsiniz ama pratikte ilkini daha makul bulacaksınız. Eğer ilkini, yani sizi hep takdir eden, hiç eleştirmeyen ve destekleyip arkanızda duracak birini arıyorsanız sadece "yanlış yapmakta" size cesaret verecek birini bulursunuz. Oysa sizden farklı düşünen biri ile çalışırsanız, konuşursanız fikirlerinizin eksiklerini, gediklerini en başından keşfederek onları giderip geliştirir ve fikrinizi mükemmelleştirirsiniz. Eşit kollu teraziye benzetebiliriz bunu. Karşıda ne kadar ağırlık yer alırsa kefeye o kadar çok şey koyabilirsiniz. Ama bu zıtlığı abartırsanız teraziyi kırarsınız. O kadar aç gözlü olmayın. Cümlelerimin sonunda "-siz" kullandığıma bakmayın. Kendime de ssöylüyorum bunları.

Bu düşünceme en uygun örnek sanırım "Google" . Kurucuları Sergey Brin ve Larry Page başlarda birbirlerini hiç sevememiş, fikirleri tamamen zıt ; ama heyecanlı, ama saygılı iki doktora öğrencisi. Düşünceleri de karakterleri de neredeyse simetrik bu adamların. Ama sonuç ortada. Sade, hızlı, kullanışlı ve işini en iyi yapan bir site. Büyümeye ve gelişmeye devam eden dev gibi bir şirket. Dünyanın en genç zenginleri. Çağın neredeyse en büyük buluşu.


Son söz Şeyh Said Şirazi'den : Olgun bir adamı dost edinmek isterseniz, eleştirin; basit bir adamı dost edinmek isterseniz methedin.
Read On 7 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    8 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar